Soyut” Medeniyetler Çatışmaz

ABD`de Osmanlı-Türk tarihi üzerine sayılı uzman isimlerden biri olarak kabul edilen Profesör Kemal Karpat ile,Levent Elpen`in yaptığı ilginç bir röportaj.

Tarihimize ve kültürümüze şabloncu aydın kimliğinden uzak bakabilen sayılı entellektüellerimizden biri Karpat.

Yurtdışındaki kariyerine uzun yıllar ve yorucu çalışmaların sonunda ulaşmış bu değerli bilim adamımıza, Huntington`ın teorileri ile gündeme gelen medeniyetler perspektifinden, sorular yönelttik. İslâm medeniyetinin bugünkü durumunu Osmanlı mirasını da hesaba katarak yorumlayan Karpat, cevaplarını e-mail yolu ile gönderdi.

ABD`ye 11 Eylül 2001`de yapılan intihar saldırılarından sonra, dünyanın “yeniden şekilleneceği” kesin bir dille öngörülmeye başlandı. Bu bağlamda, Samuel P. Huntington`ın bilhassa 1996`dan beri tartışılmakta olan “Medeniyetler Çatışması” tezi yeniden sıcak bir şekilde gündeme geldi. ABD`nin Tâliban`a karşı yürüttüğü kampanyanın başlangıcında, “Haçlı Seferleri” ve “Batı, İslâm medeniyetinden üstündür” söylemleriyle alevlenen bu tartışma, Batı medeniyetinin karşısına iki güçlü “rakip” olarak İslâm ve Çin medeniyetlerini çıkartıyor.

Sizce şu anda dünyanın şahit olduğu olaylar dizisi, ne kadar bu çatışma ve medeniyetler arasındaki “fay hatları” teorisinin bir uygulaması?

Antik devirlerden beri medeniyet havzalarının gelişimine bakacak olursak, bilhassa İslâm`ın Batı medeniyetinin kaynağı sayılan Yunan ve Roma medeniyetlerini önemli ölçüde dönüştürdüğü (hatta sünnet ettiği) ve içselleştirdiği görülecektir. Dolayısıyla İslâm olmadan bugünkü Batı medeniyetinin açıklanamayacağı ortadadır. Bu ilişki, Çin ile Batı`nın ilişkisinden çok daha yoğun ve anlamlıdır.

Oysa bugün medeniyet çatışmaları teorilerinde İslâm, tarihî sürecinden soyutlanmış “demografik” bir unsur olarak ele alınıyor. Bu yaklaşıma karşı İslâm medeniyetinin öne süreceği argümanlar ne olmalıdır?

-ABD`deki 11 Eylül 2001 intihar saldırılarının ardından dünyanın yeniden şekilleneceğini beklemek doğru değildir. Çünkü dünyanın evvelden tayin edilmiş şekillere bürünmesi imkansızdır. Kendi iç dinamiklerine göre hareket eden dünyayi bir tek bütün olarak değil, birbirinden çok farklı siyasi, ekonomik, sosyal ve bilhassa kültürel birimler olarak görmek gerek. Her ne kadar globalleşme (küreselleşme) sonucu, iletişim ve ekonomik güçler bir bütünleşme hareketi oluşturmuşsa da bu bütünleşmenin milli devletler aracılığı ve onların siyasi, kültürel ve sosyal kimliklerini hesaba katarak oluştuğunu vurgulamak gerekir. Ulus (milli) devlet belirli ekonomik ve sosyal yapıların icabı olarak siyasileşmiş dil ve kültür kimliklerinin etrafında oluşmuştur. İkiyüz yıldan beri oluşan ve İslâm dünyasını da 56 devlet şeklinde örgütlenmeye zorlayan ana güçler, sosyal yapı değişiklikleri, pazar ekonomisinin yaygınlaşması, kültürel ve siyasi kimliklerin kişisel ve kollektif alanda yeni ve dinamik bir şekile bürünerek çeşitli yeni elitler (ki bunlar sosyal, dini, bürokratik vs. olabilirler ve akılcı, yani çıkarcı-pragmatik ideolojilere sahiptirler) tarafından temsil edilmelidirler. Huntington`ın Medeniyetler Çatışması tezini yukarıda ifade ettiğimiz görüş açısından ele alırsak köklü bir dayanağı olmadığı kolayca anlaşılabilir.

Batı, “üstün” mü?

Medeniyetler hiçbir zaman tek bir bütün olarak meydana çıkmadıkları gibi tek bütün olarak da hareket etmemişlerdir. Bilakis, her medeniyet kendi içinde birçok çelişki ve ihtilafa maruz kalarak siyasi ayrılıklara yer vermiştir. Helen medeniyeti Atina, Sparta, Tebai gibi kent-devletlerin çarpışmaları ile sarsılmıştır. Medeniyetlerin bazılarını oluşturan birimler ki bunun en güzel örneği Batı Avrupa`dır; kısa ve geçici olarak din nedeni ile birleşebilmişlerse de bu birleşme kısa ömürlü olmuştur. Bunun en güzel örneği 1095`te başlayan ve sözde İslâm dünyasına yönelmiş Haçlı Seferleri`dir. Derhal şunu belirtmeliyim ki Haçlı Seferleri kilisenin yani Papalığın Roma İmparatorluğu`nun yıkılmasiyla miras olarak aldığı devlet sayesinde, yani siyasi bir örgüte sahip çıkmasıyla gerçekleşmiştir. Aslında Haçlı Seferleri`nin amacı dini değil siyasi idi. Papalık kendi siyasi otoritesini sorgulayan ve belirli toprak parçaları üzerinde özgür olarak kendi hâkimiyetini korumak isteyen krallar, kontlar ve baronlara ve başka laik güç sahiplerine yeni siyasi ve ekonomik hedefler ve çıkarlar vaad ederek kendini siyasi tehlikeye karşı sigorta etmek istemiştir. Aynı şekilde, Batı`yı 16. yüzyılda Türk-İslâm korkusu sarmışken, Osmanlı`nın baş rakibi İran Safevileri ve sonra kendilerini halife ilan eden Hindistan Baburi sultanları Müslüman idiler ve de Osmanlı`yla çatışmışlardır. Bir ara Osmanlı ve Baburi (Moğol) sultanlar bir ittifak kurmayı görüşme konusu yapmışlarsa da bu ittifak Avrupa`ya veya Hristiyanlığa karşı değil, diğer Müslümanları yani İran Şiilerini hedef almıştır. Batı Haçlı Seferleri`nin sonuncusu olan dördüncü (1202-1204) sefer ise Katoliklerin (daha doğrusu Venediğin ve onun ekonomik çıkarlarının temsilcisi olan Enrico Dandolo`nun) İstanbul`u almaları ile sonuçlanmıştır. Haçlılar Ortodoks Hristiyanlara “gerçek dine” dönmelerini yani Roma`nın temsil ettiği Hristiyanlığı-Katolikliği- kabul ettirme çabasına girişmişlerdir. Müslüman hükümdarlar ise Kur`an`daki Tevhid (birleşme) emrine rağmen birbirlerinin baş düşmanı olarak hareket etmişlerdir. Esasen medeniyet kavramı, yani dinden ayrı bir örgütleşme, düşünüş ve davranış biçimi olarak 18. yüzyılda Avrupa`da ortaya çıkmıştır. İslâm medeniyeti fikri ise ancak 19. yüzyıl sonlarına doğru ortaya çıkmıştır ki bazı okumuşlar Batı medeniyetini, hiç olmazsa şekil bakımından, model olarak görmüşlerdir. Ancak şu noktayı bilhassa vurgulamak isterim. Bugün Batı`da arada sırada söz edilen “Batı medeniyeti üstünlüğü” fikri öteden beri mevcuttur. İlk kez Hristiyanlığın üstünlüğünü iddia etmekle ortaya atılan bu fikir sonra Fransız devrimi ile dünyevileşerek medeniyet fikrine dönüştürülmüş ve Batı emperyalizminin ve sömürgeciliğinin manevi-kültürel gerekçesi ve meşruiyeti haline sokulmuştur. Ancak bu medeniyet kavramının insan eşitliği maddi varlığına ve hürriyet gibi fikirleri de kapsadığını unutmamak gerek. Rönesans etkilerini bir yana bırakıyorum. Bu Batı kökenli fikirler anti-kolonyalizm haraketlerinin temelinde vardır. Medeniyetten söz etmek tarihsel ve kültürel bir olaydan söz etmek demektir. Bir medeniyetin üstünlüğünü dile getirmek ise subjektif¥tutumdur. Batı medeniyeti üstünlüğü düşüncesini Müslüman ülkelerde birçok kimse şu veya bu şekilde kabullenmiştir (İslâm dünyası ile Çin`den korktuklarını iddia eden bazı Batı aydın çevreleri ürküten ana neden İslâm ülkelerinde kitlelerin siyasi bilinçlenmesi ve sosyo-ekonomik durumlarının perişanlığından şikâyet etmeleridir). Ayrıca medeniyet farklarını dile getirenler globalleşme adına gelişen ekonomik sömürüye karşı koyma ve kitlelerin öz kimlik ve kültürlerini yok edecek etkilere direnmelerini kınamaktadırlar. Başka bir deyimle halk kitleleri bir yerde globalleşmenin getireceği ekonomik ve sosyal kolaylıkların kendi hayatlarını iyi yönden etkilemelerini derinden arzu etmekte, diğer yandan bu globalleşmenin kendi tarihi, kültürel ve bölgesel kimlikleri ve varlıklarını yok etmemesini istemektedirler. İşte birbiriyle çatışma halinde görülen bu istekleri (ki aslında çatışma olmaması gerekir) bağdaştırarak bir arada yaşatacak liderlere sahip olmayan Müslüman halklar, yeni liderler aramak yolunu tutmuştur. Bugün eski dünyanın alt-üst anlayışını, doğru-yanlış yargılarını temsil eden liderler ve kuruluşlar itibardan çok düşmüşlerdir. Hatta Mısır`ın meşhur el-Ezher`i bile genç kuşaklara sözünü geçirememektedir.

Medeniyetler çatışması yok

Kısaca, söylediklerimizi şu şekilde sıralayabiliriz: Medeniyetler çatışması yoktur. Medeniyet kavramı esasında soyut bir kavramdır. Asıl olan medeniyetleri oluşturan siyasi ve sosyal birimlerdir. Ve bunlar durmadan temas halinde olup sürekli olarak birbiri ile etkileşirler. Batı medeniyetine Eflâtun`u, Aristo`yu tanıtan İslâm birimi İspanya (Endülüs) olmuştur. Eflâtun`u ve Aristo`nun siyasi fikirlerini İslâm toplumlarına Abbasi halifeliği zamanında mal eden Farabi (ölümü: 950) ve İbn Sina (980-1037) olmuştur. Orta Asya kökenli -hâlâ orada bu kimseler milli sima olarak görülürler- olan bu kimselerin entellektüel hayatı Bağdat`ta geçmiştir. Daha sonra Farabi ve İbn Sina`nın (başlıcalarını dile getiriyoruz) fikirlerini yeni koşullara göre yorumlayan al-Tusi, Celaleddin Dawwani gibi İslâm bilginlerinin siyasi fikirlerini öğrenmek için Osmanlı sultanları (örnek II. Bayezid) Bağdat`a öğrenci göndermişlerdir. Bu şekilde elde edilen bilgileri sonradan Kınalızade Ali (17. yüzyıl) Ahlâk-ı Ali adı altında bir risale olarak yayınlanmış ve bu eseri Osmanlı devlet adamlarının 19. yüzyılda bile ders kitabı olarak kullanmışlardır. Ondan sonra 19. yüzyıl ve bilhassa 20. yüzyılda Müslüman elitleri -bu arada Osmanlı-Türk elitleri- J.J. Rousseau, John Locke v.s. Batılı düşünürlerin fikirleriyle tanışmışlardır. Bunların da her yerde Eflâtun ve Aristo`dan ve onların fikirlerini yorumlayan Farabi ve İbn Sina`dan etkilendikleri âşikârdır. Böylece medeniyetlerin çatışmasından değil nasıl etkileştiklerinden söz etmek daha doğru olur. Yeter ki bir medeniyet diğerini yok etmek veya köle olarak kullanmak istemesin.

Müslüman “millî devlet”leri ve Batı

Tekrar milli devlet fikrine dönmek istiyorum. Bugün dünyada mevcut 1 milyardan fazla Müslüman`ın 56 milli devlet şeklinde örgütleşmesini dile getirmiştim. Bu devlet tipi Batı`da kurulmuş ulusal devlet tipinin benzeridir. Bugün Müslüman devletler o ülkede yaşayan insanların dinine göre değil dillerini esas tutarak isim almaktadırlar. Arap ülkeleri de Suriye, Irak, Mısır v.s. gibi tarihi devletlerin ismini taşımaktadırlar, bazen de devlet isminin başına Arap terimini getirerek kullanmaktadırlar. Yalnız Suudi Arabistan hanedanın ismini taşımaktadır. Bu ülke de aslında milli bir devlettir ve Wahhabilik (Vehhâbilik) bu devletin “milliliğini” oluşturmaktadır. “Milliliğin” bir yerde kısmen de olsa İslâmiyet`ten etkilendiğini ileri sürmek mümkünse de dinin Müslüman milli devletler arasında beliren birçok farkları gideremediğini de vurgulamak gerek. Hatta ezici çoğunluğu Sünni Müslüman olan ve aynı dili konuşan Arap devletleri de “milli” devlet oluşları nedeniyle birbirinden çok farklıdırlar. Nitekim 1958`de Suriye ve Mısır`ın oluşturduğu Arap Birleşik Cumhuriyeti 1961 senesinde dağılmıştır. Biz burada İslâm devletlerinin özelliklerini ve bu devletleri Batı ulusal devletlerinden ayıran farkları, hatta gelecekte alacakları şekilleri tartışmak niyetinde değiliz. Dile getirmek istediğim ana konu medeniyetlerin nasıl birbirini etkilediğini belirtmektir. Müslüman “milli” devletleri şekil itibarıyla Batı ulusal devletini model almakla beraber kurdukları devlete hem İslâm medeniyetinin genel bazı özelliklerini hem de kendi bölgelerinin tarihi tecrübesini, yerel kültürünü, dilini ve değerlerini katarak yeni bir etnik kimlik meydana getirmektedirler. Etnik kimlik ise ırk anlamında kullanılmamak şartıyla soy, dil, yerel gelenek, tarihi tecrübe v.s. unsurlardan oluşmaktadır. Böylece ikinci sorunuza da cevap vermiş oldum.

İslâm medeniyetini son yüzyıllara taşıyan Osmanlı`nın mirasçısı olan bizler, şu anda bu antik mirasın ne kadarını taşıyoruz veya kendimizi şu anda ne kadar “İslâm medeniyetine ait” hissediyoruz?

-Üçüncü sorunuza çok uzun bir yanıt vermek isterim çünkü bu Türk toplumunu çok yakından ilgilendiren bir konudur. Bu toplumun ana kökeni Osmanlı`dır. Osmanlı ise İslâm medeniyeti içindeki üç veya dört (Arap, Fars-Moğol) ana birimden biridir. Doğu Roma toprakları üzerine kurulmus ve ilk devrelerde çoğunluğu Müslüman olmayan tebaaya hükmetmek zorunda kalmış olan Osmanlı, kendine mahsus bir devlet ve medeniyet tipi oluşturmuştur. Osmanlı Devleti Rumeli`de ve Anadolu`da yaşayan insanların her yönünü göz önünde tutarak ve onlara en geniş anlamıyla kültürel özgürlük tanıyarak eşine hiçbir yerde rastlanmayan bir idare ve devlet şekli meydana getirmiştir. Bugünkü Türkiye bu Osmanlı devletinin hukuk, tarih ve kültürünün mirasçısıdır. Siyasi rejimler değişir fakat toplum ve kültür yaşamaya devam eder. Türkiye aydınlarının, fantezi ideolojik tarih yazmaktan vazgeçerek bu gerçeği bir an evvel görmeleri hem kendileri için hem de yaşadıkları toplumun psikolojik sıhhati ve birliği için elzemdir. Osmanlı, kültürel ve dinsel çeşitlilik içinde siyasi birlik oluşturmuştur. Altıyüz yıl içinde kendi medeniyetini ve yaşam şeklini oluşturarak varlığını sürdüregelmiştir. Osmanlı devleti Birinci Dünya Savaşı sonunda Batı`nın askeri gücü ile dağıtılmış fakat Osmanlı`nın toplum ve kültürü birçok değişikliklere uğramasına rağmen özü itibarıyla yaşamaya devam etmiştir. Bugün Türkiye Cumhuriyeti gücünü sağlam ve tarihi devamlılığını sürdüren bir topluma ve bu toplum içinde yaşayan Osmanlı`nın mirası dayanışma, hoşgörü, insanlık ve kardeşlik kültürüne borçludur. Siyasi birliği devlet sağlamaktadır. Türkiye`nin temel sorunu toplum kültürü ile devlet kültürünü birbirine bağdaştırmaktır.

Eminönü, sosyal ayna

Bir ay evvel İstanbul`da bulunduğum süre içinde sık sık Eminönü`ne gittim. Uzun süre orada dolaşan binlerce insanın davranışlarını, dillerini, kıyafetlerini yakından izledim. Eminönü, eski Osmanlı ve bugünku Türkiye toplumunun çesitliliğini gösteren ve modern koşullar içinde bize has tarihsel kültürümüzün ve davranışlarımızın varlıklarını nasıl koruduğunu yansıtan bir aynadır. Osmanlı, İslâm kültürü ve siyasi gelenekleri çerçevesi içinde aslında bölgemizin insanlarını, tarihlerini ve değerlerini esas tutan dünyevi bir medeniyet ve kültür oluşturmuştur.

Her Müslüman halk İslâm öncesi kültürüne bağlı kalmıştır. Mısır halkının yüzde 90`ı Müslüman yüzde 10`u Hristiyan olmasına rağmen bu halkın tümü Hristiyanlık ve İslâmla ilgisi olmayan eski Mısır medeniyetini, piramidler dahil kendi kültürel ve tarihi kimliğinin ve benliğinin ayrılmaz bir parçası saymaktadır. Aynı durum Irak, Suriye ve Ürdün için de geçerlidir. Türkiye`yi ise Ayasofya`sız, Göreme`siz (Kapadokya`nın ismini değiştirmekle onun Hristiyan kökenini saklayamayız) ve Akdeniz şehirleri olmadan düşünemezsiniz. Türk folkloru olarak saydığımız birçok halk oyunu aslında Anadolu`da (bu ismin de Helen kökenli olduğu âşikârdır) yaşamış bir çok medeniyetin müzik ve sanat kalıntılarından oluşmaktadır. Ve kökeni İslâmla ilişkili olmayan bir müziği ve sanatı yaşatan yine Müslümanlığına toz kondurmayan yerli halktır. Hatta müziğe ve sanat ifadelerine karşı gelen Wahhabiler`de bile Cahiliye Devri`nin ötelerinde kökleri bulunan bir Arap halk kültürü vardır. Eski medeniyetlerin şehirleri ve eserlerini, birçok ülke turistlere kendi halkının eseri olarak göstermektedir. Türkiye`ye turist çekmek için yapılan reklamlarda eski Helen, Hitit, Roma ve Bizans eserlerine büyük yer ayrılmaktadır. Bu arada Süleymaniye ve Sultan Ahmet camileri de lütuf kabilinden dile getirilmekle beraber Türkiye geçmişini ve sanatını ifade eden Edirne, Bursa, Konya, hatta Osmanlı ile Bizans arasında köprü sayılan İznik bile çok kez turistik gezilerin dışında kalmaktadır.

Osmanlı mirasını istemesek de yaşatıyoruz

Osmanlı, değişen dünya koşullarına uymak, hanedan devletini ulus-devlet esaslarına göre ayarlamak ve bu arada İslâm`ın ruhsal ve ilahi taraflarını koruyarak onun temel akılcılık ve dünyevilik yönlerini canlandırmak için yüz elli sene çaba göstermiştir. Osmanlı`yı ve bugünkü Türk (bu terimin ırka degil, kültüre, tarihe ve ortak devlet siyasi tecrübesine dayandığını tekrar vurgulamak istiyorum) toplumunu anlamak için herşeyden evvel şimdiye kadar Batı ve yerli yazarların olduğu kadar devlet sözcülerinin yazdıkları yanlış bilgileri bir yana koyarak Osmanlı`yı ve kendimizi yeni objektif ölçüler içinde ele almamız gerek. Bazı aydın kişilerin, kendilerini dışarıya “ilmi”, “bitaraf”, “objektif” hareket ettiklerini göstermek için Osmanlı ile ilgili herşeyi kötü olarak tasvir etmek alışkanlığından vazgeçmeleri gerek. Zaten son on yıl içinde Batı`da Osmanlı Devleti hakkındaki eski olumsuz görüşlerin yerini daha dengeli ve gerçeğe daha yakın görüşler almaktadır. Osmanlı`yı kötüleyen tek grup, Gazi Türk aydınları (!) ve Balkan devletleri şovenistleridir. Yukarıda söylediklerimi kendi ölçülerime göre üzerinde on sene çalıştığım ve altı ay evvel yayınlanan kitabımda belirtmeye çalıştım. Cevabımı kısaca özetleyeyim: Biz ters iddialarımıza ve zorlanmış davranışlarımıza rağmen Osmanlı mirasını hem ruhumuzda hem de beynimizde yaşatmakta devam etmekteyiz. Biz hem İslâm hem de Batı medeniyeti içinde yaşamaktayız ve onun için de Türkiye`yi bu iki medeniyetin bir sentezi olarak görmemiz gerek. Birini red edersek diğerini de red etmiş oluruz. Biz bu iki medeniyeti birleştirerek fakat özümüze sadık kalarak yaşamak zorundayız. Özümüz tarihimizde ve kültürümüzdedir. İlerisi için çaba özümüze dönüş olmalıdır. Çünkü orada bizim aradığımız sentez yaşamaktadır. Kısaca size monolit bir İslâm medeniyetinin olmadığını anlatmaya çalışacağım (Aynı şeyi Batı için de söyleyebilirim. Hatta bugün ABD`nin Batı medeniyeti içinde sayılmasına rağmen yeni tipte -hatta eski Batı prototipiyle çarpışan bir medeniyet oluşturmakta olduğunu iddia edebilirim).

Emevilerin Şam`da, Abbasilerin Bağdat`ta, Kuzey Afrikalıların ve Arapların İspanya`da, Orta Asya kökenli Selçukluların ve Osmanlıların Anadolu`da, Rumeli`de ve kısmen Suriye, Irak ve Mısır`da oluşturdukları medeniyet İslâm olmakla beraber her birinin kendine mahsus özellikleri vardır. Her ne kadar Abbasilere (750-1258) İslâm medeniyetinin nüvesi olarak bakmak eğilimi varsa da aslında İslâm medeniyetini entellektüel ve sanat bakımından doruk noktaya çıkaran İspanya Emevi kökenli Kurtuba (bugünkü Cordoba) halifeliğidir. Halifenin tek bir makam olduğu görüşüne rağmen Kurtuba, Abbasilere karşı idi. Bugün birçok Arap ülkesi -bilhassa Wahhabiler Türkleri laiklik nedeniyle Müslümanlık`tan çıkmış görüyorlar. Birçok yerde Türkiye`de laikliğin çok yanlış tanıtıldığını yazdım ve söyledim. Aslında laiklik adı altında uygulanan siyaset -bir çok yanlış ve aşırı yanları hesaba alınmazsa- Türkiye`de yeni ve canlı, temeli halka dayanan demokratik, akılcı ve insancıl bir İslâm`ın doğmasına yol açmıştır. Bugün biz kendimizi, modern, Müslüman, Türk olarak tanıtabiliriz. Türk ise Osmanlı`nın modern şeklini ifade eder.

Huntington teorisine göre dünyayı dokuz bölgeye ayıran medeniyetlerin hangileri kendi kültürel normlarını koruyabilmiş durumdalar? Batı kültürünün ve geçmişteki sömürgeci baskının izleri, bu medeniyetlerin bugünkü durumunun ortaya çıkmasında ne kadar etkili?

-Batı sömürgeciliği sürecinde medeniyetlerin hepsi değişikliğe uğramıştır. Bunların arasında her bakımdan medeniyet niteliğinde olanlar Osmanlı, Çin, Hindu vs. gibileri yalnız varlıklarını korumakla kalmamış, Batı`nın (endüstrileşme, kapitalizm, ulus-devlet vs.) gibi silahlarını kendilerine mal ederek yeni şekil altında eskiye nazaran çok daha güçlü olarak ortaya çıkmışlardır. Bugün mevcut uluslararası tanınmış Müslüman devletler, İslâm medeniyetinin yeni şekil altındaki devamını ifade ederler. Tüm İslâm devletlerinin, Türkiye dahil, en büyük eksiklikleri gerçek mânâda milleti ile özdeşleşen kabiliyetli, gerçek demokratik görüşe sahip ve bilinçli bir idareci elitten mahrum oluşlarıdır. İslâm ülkelerinin idareci elitleri bir yandan Batı devletlerinin etkisinde ve hizmetinde calışmakta, diğer yandan asırı şekilci ve duygusal bir milliyetçilik taslayarak oportünist hareket etmektedirler. Türkiye bu konuda diğer İslâm devletlerinden demokrasi sayesinde bir hayli farklı olarak ileriye dönük yol almakla beraber yine de potansiyelinin çok altında kalmıştır. Potansiyelini gerçekleştirememesinin bir diğer ana sebebi tüm koşulları ile uygulanmayan demokrasidir. Tamamiyle çıkarını savunan politikacı, başka ülkede küçük bir kooperatifi dahi idare edemeyecek kadar zavallı parti liderleri (bir-iki kişi istisna) parti içi demokrasinin yokluğu, Kemalizmi putlaşmış bir ideoloji haline getirip sömürenler Türk demokrasisinin başlıca engelleridir (Sizinle yaptığım bu konuşmada söylediklerimin Atatürk`ün milli devlet vizyonu ile çok iyi bağdaştığını kolayca ispatlayabilirim).
İslâm medeniyetinin temsilcileri, Huntington`ın “Medeniyetler Çatışması” tezine karşı bir argüman geliştirme yetisine sahip olabilirler mi? Meselâ; “Medeniyetler Barışı” gibi¥

-Şu noktayı da belirterek cevaplarımı noktalamak istiyorum. Huntington`ın fikirlerini daha yakından incelerseniz onun medeniyetler savaşı kavramını sanıldığından çok daha değişik şekilde anladığı görülebilir. Aslında o medeniyetlerin yakınlaşarak, birbirini daha yakından tanıyarak barış içinde yaşayabileceğini de dile getirmiştir. Huntington`ın fikirlerini eleştirenlerin çoğunluğu yine Batılı bilginlerdir. Batı`da İslâm bilgini olarak geçinenlerin önemli bir kısmı defansiv, yani savunmayı esas alan bir davranış içindedirler. Onun için de ileriye dönük yapıcı bir fikir ileri sürmektense daha fazla İslâm`ın gecmişte yaptıklarını dile getirmekle yetinmektedirler. 11 Eylül olaylarından sonra Amerika`da İslâm`ın, daha doğrusu milliyetlerine göre ayrılmış 1.200 camiye sahip, toplam sayıları 6 milyonu geçen Müslümanların durumunu düşünmek önemli bir konudur. Halen, İslâmiyete karşı bazı Amerikalılar olumsuz tepki göstermektedirler. Buna karşı İslâm`ın felsefesine, amaçlarına, örgütlenmesine karşı inanılmayacak kadar büyük bir merak uyanmıştır. Üniversitelerde orta ve daha yüksek okullarda İslâm hakkında yapılan konferanslar, toplantılar vs. eskiye göre İslâm`a karşı ilginin on, hatta onbeş misli artmış olduğunu göstermektedir. Hatta ben de önümüzdeki sömestrde vereceğim Osmanlı tarihi dersinde Osmanlı`da İslâm adındaki bölümü genişletmek zorunda kaldım. Belki de tüm bu olayların sonunda diğer İslâm ülkelerine ışık tutacak çağımızın koşullarına uygun bir Amerika İslâm`ı doğacaktır. Başka bir deyimle Amerika`da yaşayan Müslümanlar adeta toplum dışında yaşayan yabancılar olmaktan çıkarak Müslüman Amerikalı olabileceklerdir. Amerika`da yaşayan Müslümanların yüzde 42`sini, yüzyıllardan beri burada yaşayan siyah Müslümanların oluşturduğu göz önünde tutulursa Müslümanlığın Amerika`ya hiç de yabancı olmadığı görülür. Yabancı olan, aşiret, kavim, hanedan gibi çağdışı kültürü Amerika adına İslâm`a mâl etmek isteyenlerdir.

ABD`deki tarihimiz: Karpat

ABD`de Wisconsin Madison Üniversitesi`nin Orta Doğu Çalışmaları Fakültesi`nde Tarih Profesörü olan Kemal Karpat, üniversitede Avrupa, ABD ve Türk tarihi üzerine çalışmalar yapıyor. Şu sıralardaki araştırma konusunu “Osmanlı Devleti`nin Son Zamanlarında Devletin Yeniden Yapılanması, Ulus ve Din” başlığıyla belirleyen Karpat, 1951-1953`de Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal Konseyi`nde çalıştı, 1957-1962`de Montana Eyalet Üniversitesi`nde, 1962-1967`de New York Üniversitesi`nde bilimsel kariyerini ilerleten Karpat, 1967`den beri Wisconsin Madison Üniversitesi`nde profesör. Prof. Karpat`ın bilimsel çalışmaları arasında 1993`de yayınlanan makaleleri “Orta Doğu`da Milliyet ve Milliyetçilik” ile 1994`de yayınlanan “Balkanlar`daki Müslümanların Sivil Hakları” yer alıyor. Karpat`ın özellikle Türkiye`nin sosyal yapısı ve tarihi üzerine kaleme aldığı şu kitapları da ABD`de ve Türkiye`de (İngilizce ağınlıklı ve Türkçe) yayınlanmış: Political and Social Thought in the Contemporary Middle East (Modern Orta Doğu`da Sosyal Düşünce, Editör); The Politicization of Islam: Reconstructing Identity, State, Faith, and Community in the Late Ottoman State (İslam`ın Siyasallaşması: Osmanlı Devleti`nin Son Zamanlarında Kimliğin, Devletin, İnancın ve Toplumun Yeniden Yapılanması, Studies in Middle Eastern History); Social Change and Politics in Turkey: A Structural-Historical Analysis (Türkiye`de Sosyal Değişme ve Siyaset: Yapısal-Tarihsel Analiz; Social, Economic and Political Studies of the Middle East and Asia , No 7); Turkish Foreign Policy: Recent Developments (Türk Dış Politikası: Son Gelişmeler, Editör), The gecekondu: Rural migration and urbanization (Gecekondu: Köyden Kente Göç ve Şehiryeşme); Ottoman Past and Today`s Turkey (Osmanlı Geçmişi ve Bugünün Türkiye`si; Social, Economic, and Political Studies of the Middle East and Asia, Vol 76; Editör), Ottoman Population, 1830-1914: Demographic and Social Characteristics (Osmanlı Nüfusu, 1830-1914: Demografik ve Sosyal Özellikler); Türk Demokrasi Tarihi, The Turks of Bulgaria: The History, Culture, and Political Fate of a Minority (Bulgaristan`da Türkler: Bir Azınlığın Tarihsel, Kültürel ve Siyasal Kaderi, Editör).

Bu röportaj: Levent Elpen`e ait olan
http://www.dunyadanbihaber.netfirms.com/kemal_karpat.html adresinden alınmıştır.

Röportaj 2001`de, 11 Eylül saldırılarından hemen sonra yapılmıştır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir