SU DA SUSUZLARI ARAR

Yeter ki yan. Dumanın bulut oluverir. Yeter ki yak. Denizler kazan. Nerede ateş orada su. Ne tuhaf kimya! Suyun terkibinde ateş, ateşin terkibinde su. Bir ayna getirin ateşe, suyu görmek istiyor; bir ayna getirin suya, ateşi görmek…
Ellerini alınlarına dayayıp uzakları gözlüyorlar. Hem bîhaberler, hem birbirinden haberdar. Bu nasıl sır, adım atanın semaya yükseliyor dumanı. Bu nasıl gömlek, kim giyse deli oluyor.

“Sadece susayanlar suyu aramaz/ Su da susuzları arar durur,” diyor görklü Mevlâna. İyi de gözlerimiz seçemiyor dumandan. Hangisi ateş bunların hangisi su? Ateşin mi kadehinde su var, suyun mu kadehinde ateş? Bu sarhoşlar kim, kıvılcımlar çıkan dudaklarından. Ya kim şu ailesi ve talebeleriyle Belh’ten göç eden adam: Bahaeddin Veled, Sultanu’l-Ulema. Peki yanındaki çocuk: Celaleddin, küçük Mevlâna. Peki sohbet ettikleri kim Şam’da: İbnü’l Arabî, Şeyh-i Ekber. Ne diyor uğurlarken Sultanü’l-Ulema’yla oğlu Celaleddin’i Anadolu’ya: “Sübhanallah! Bir umman bir gölün peşinden gidiyor!” Ne tuhaf, baba göl, oğul okyanus. Ne tuhaf, Konya’ya deniz geliyor. Ve gün geliyor buharlaşıyor göl postunu okyanusa bırakıp. Daha yirmi dört yaşında Mevlâna. Beş sene dolup taşıyor ders verdiği medreseler. Beş sene ilmini kulluğuna katıyor, sözünü keşfine. Ününün dalgaları arzın bütün kıyılarını dövüyor. Fakat unutmuyor karşısına çıkan meçhul kişiyi gençliğinde. Şam’a gönderdiğinde ilim öğrensin diye babası Sultanü’l-Ulema. Kimdi o, bir an görünüp kaybolan saklayarak yüzünü? Bir anahtar bırakıp avcuna bütün kilitleri saklayan: “Ey dünya sarrafı, beni ara!”

Şems, yani güneş, kabına sığmıyor dehrin. Dizginlerini tutmakta zorlanıyor mana âleminin seyisleri. “Bende olanı şeyhim göremiyor!” diye hayıflandığını sezip, bırakıyorlar dizginlerini. İşte “sohbetine dayanacak bir dost”u aramaya başladığı o günden beri, kâh şarktan doğuyor, kâh garptan; kıyamet alâmeti. Kara keçeler giyiyor, karartıyor yüzünü sırrını soranlara. “Ben sırrı kendimi onda göreceğim kimseye söylerim ancak,” diye fısıldıyor ürpertici bir sesle. Kimden incinse ölümcül yaralar açıyor ruhunda. Şehirden şehre, handan hana varıyor. Bağdat’ta ayı leğendeki suda seyreden Şeyh Evhadüddîn Kirmânî’ye rastladığında, “Boynunda çıban mı var, başını kaldırıp göğe bakmıyorsun? Hem neye bakarsan bakılmaya değer olana orda rastlarsın!” diyor. Kirmânî eline sarılıyor Şems’in, dost olmak istiyor ona. Şems, “O halde birlikte şarap içelim Bağdat çarşısının tam ortasında!” diye gülümsüyor Kirmânî’ye. “Yapamam!” kelimesi daha çıkar çıkmaz ağzından, lav püskürtüyor: “Uzak ol erlerin huzurundan! Demedim mi, gücün yetmez dostluğa, diye. Halbuki bütün müritlerini satmalıydın bir kadeh şaraba. Hem bil ki, ben mürit değil şeyh arıyorum!”

Güneş, bir nehirle yer değiştirdi. Nehir, bulutların koynunda gizlenirken, güneş nehrin yatağını altüst etti külleriyle. Ve ateşten bir ırmak, kıvılcımlar saçarak geldi Konya’ya: Şekerciler Hanı’nda bir kızıl şurup. Elini kalbine koyup, zamanın adımlarını ölçüyor. “Değirmen taşı neden durmadan döndüğünü nereden bilsin!/ Bedenimiz taş ve düşüncelerimiz su / Taş der ki: ‘Evet su biliyor devranı!’/ Fakat su der ki: ‘Hayır değirmenciye sor / Suyu vadiye, aşağı indiren odur’” kelimelerini taşıyan kadehin, kırılıp okyanusa dönüşeceği ânı bekliyor. Kılıcını kınından sıyırıyor aşk. Şehidinin omzuna vuruyor vakit tamam, diye. Şems, Şekerciler Hanı’ndan çıkıp, Altın Aba Medresesi’ne doğru yürümeye başlıyor. Ne yürüme!

Mevlâna bir binek üstünde ilerliyordu. Hürmetle yürüyordu talebeleri yanında. Şems adımlarıyla dağlarken Konya’nın toprağını, O bineğinin üstünde nur saçıyordu. İki deniz bir deniz olmak için yükseliyor, iki güneş bir güneş olmak için çekiliyordu. Met ve cezir böyle sürüp gitti her adımda. Ta ki “Marace’l-Bahreyn” denilen vuslat yerine varıldığında, dizginleri bırakılmış güneş, tuttu suyun dizginlerini. Ve o tehlikeli soruyu sordu: “Ey, dünya sarrafı! Muhammed Mustafa mı büyük, yoksa Bayezid-i Bistâmî mi!” “Bu nasıl sorudur!” dedi Hüdâvendigâr. Fakat itham etmeyip dinledi onu. “Hz. Muhammed, ‘Ya Rabbi seni tenzih ederim. Biz seni layıkıyla bilemedik,’ derken, Bistâmî, ‘Kendimi noksan sıfatlardan tenzih ederim. Cübbemin içinde Hak’tan gayrı varlık yok’ demişti.” Belli ki bir sınav sorusuydu bu. “Elbette Muhammed Mustafa büyüktür” dedi Mevlâna. “Zira Hak tecellisine mazhar olan Bistâmî kabının darlığından taştı, bu sözü söylerken. Halbuki Muhammed Mustafa, hangi mertebeye varsa önceki makamlardan istiğfar ediyor, ‘Ey, idrakimizin kuşatamadığı Rabbimiz! Seni layıkıyla bilemedik, diyordu.” Bir çığlık! Konya’dan kopup dalga dalga sarstı evreni. Bir uğultu; kalabalıkların içinden yükselen kara duman. Ve bir soru: “Bu çığlığı kim attı?”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir