Sürüldüler, Ezildiler, Dağıtıldılar

Ahıska! İşgal, çile, sürgün, gözyaşı ve yeniden yeşeren umudun adı.Stalin tarafından katledilen ve sürülen bu soydaşlarımızın suçu neydi? Neden bir gecede topraklarından atıldılar?

Binlerce yıllık büyük bir medeniyetin sahibi olan Türk Milleti, şan dolu tarihinde pek çok da hüzünlü olay yaşadı. Milattan önce ve sonra kendini sürekli mücadelelerin içinde bulan milletimiz, kurduğu birbirinden büyük devletlerle dünya tarihine damgasını vurdu. Ancak elde edilen zaferler ve başarılar, Türk düşmanlığını da peşinde sürükledi. Gittiği her yerde adaletiyle huzur ve barış ortamı sağlayan Türk devletlerinin zayıflaması, bölgedeki insanlar açısından felaket getirmiştir. Osmanlı’nın son dönemlerini hatırlayın. Batı Rumeli’den çekilen Cihan Devleti’nin ardından sergilenen mezalim, Müslüman-Türk insanın üzerinde kara bulut gibi dolaşmadı mı? Hatta günümüzde bile o kin ve nefret sürmektedir. Tabii yaşanan olayları sadece kin ve nefretle açıklayamayız, bunların ekonomik ve sosyal amaçları da vardır.

Geçen haftalarda Suud yönetimi, 4 asır kutsal topraklara gözü gibi bakan ve Mekke’nin ‘hizmetçiliğini’, evet yanlış okumadınız hizmetçiliğini yapan atalarımızın Ecyad Kalesi’ni yıktı. Bosna’da, Kosova’da, Makedonya’da, Filistin’de ve daha pek çok eski imparatorluk topraklarında kaos, gözyaşı ve kin hüküm sürdü ya da sürüyor.

19. yüzyılda Rus işgalinin ardından Osmanlı toprakları dışında kalan Ahıska bölgesindeki Türkler de, kin ve zulümden çok çeken toplumların başında yer aldı. Öyle bir zulüm ki, sürgünle palazlandı, baskı ve dışlanmayla daha da büyüdü, etkisi günümüze kadar ulaştı.

Bağımsız Devletle Topluluğu’na bağlı 7 cumhuriyette, 27 vilayette 8 ayrı özerk devlette ve 4 bin 200 yerleşim birimine dağılan bu soydaşlarımız, artık ezilmişliğin üstesinden gelerek başta Türkiye olmak üzere sesini tüm dünyaya duyurmaya çalışıyor. Peki ya Ahıska neresidir, Ahıskalı kimdir, nasıl bir zulme maruz kalmıştır?.. Dünyada eşi benzeri olmayan olaylar yaşayan Ahıskalı soydaşlarımızın tarihini, başından geçenlerini, sürgün yıllarını, günümüzdeki durumlarını ve geleceğe bakış açılarını değerli okuyucularımız için kaleme alıyoruz.

Savaşla gelen yıkım

SSCB döneminde yerinden, yurdundan, evinden, toprağından kısacası öz vatanından sürgün edildikten sonra geniş bir coğrafyaya dağıtılan Ahıskalar’ın makus talihi Rus işgaliyle başladı
Ahıska bölgesinde yaşayan Türkler’in tarihi, Balkanlar, Kuzey Irak ve Doğu Türkistan’daki soydaşları gibi soykırım, zulüm ve şiddet olaylarıyla doludur. Ayrı bir Türk boyu olmayan Ahıskalılar, öz ve öz Anadolu Türküdür. Türkiye’nin kuzeydoğusunda Kura Nehri şeridinden Kars, Batum, Tiflis üçgeni ortasında bulunan Ahıska’nın anavatana uzaklığı sadece 15 kilometredir. Türkiye’nin kuzeydoğu komşusu Gürcistan toprakları içinde kalan bu bölgeye “Mesketya” da denir. Bölge, 5. yüzyılda Oğuzlar, 8. yüzyılda Hazarlar ve 11. yüzyılda Büyük Selçuklular döneminde Türkler’in vatanı oldu. 1267 yılında bölgeye hakim olan Kıpçak Türkleri’nden Atabekler, 1 asır kadar Timur İmparatorluğu’na bağlansa da 310 yıl bu toprakların hakimi oldular.

Osmanlı dönemi

1578 yılında ise Sultan III. Murat, Gürcistan’ı fethetti. Bu yılda Sultan 3. Murat tarafından Osmanlı topraklarına katılan Ahıska’ya Anadolu’nun başta Tokat, Yozgat olmak üzere diğer İç Anadolu şehirlerinden seçilen Türkler gönderildi. Bütün Türk boyları gibi burada yerleşik olan soydaşlarımız da kendi istekleriyle Müslüman oldu. Bölge yayılmacılık politikasını Avrupa ve Asya’da sürdüren Çarlık Rusya’sı tarafından 1828 yılında işgal edilerek, anavatanından kopartıldı. Tam 250 yıl Osmanlı eyaleti olan kilit noktamız, Ruslar’ın eline düştü. O yıllarda Osmanlı donanması yok edilmiş, Yeniçeri Ocağı kaldırılmış, isyanlar yayılmıştı. Bütün bu olumsuzlukların yanında halkın kadın-erkek onurlu direnişine rağmen Ahıska 29 Eylül 1829’da düştü. O dönemi bir halk şairi, duygularıyla şu şekilde özetliyor:

Ahıska gül idi gitti

Bir ehli dil idi gitti

Söyleyin Sultan Mahmut’a

İstanbul’un kilidi gitti

1853–1856 ve 1877–1978 (93 Harbi) dönemlerinde Rus baskısı yüzünden bölge halkının bir kısmı Anadolu’ya göç etmişti. Eylül 1829’de Ruslar’la imzalanan Edirne Antlaşması gereğince -savaş tazminatı yerine Ahıska ve Ahılkelek, Ruslara verilmiş; Kars ve Ardahan`dan itibaren diğer topraklar Osmanlılar’a bırakılmıştı. Böylece Ahıska`nın karanlık devri de başlamış oluyordu. 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı`ndan sonra imzalanan Ayastefanos (Yeşilköy) Antlaşması`yla, Kars, Ardahan ve Batum, Çarlık Rusya’sına bırakılınca, Ahıska da Türkiye’den iyice uzaklaştı.
Ahıska ve çevresinin Rusya`nın elinde geçen doksan yıllık hayatı, çile, kan ve gözyaşıyla doludur. Halkın bir kısmı Anadolu’ya göç etmiş, Ağrı, Muş, Çorum, Hatay ve Bursa’ya yerleşmiştir. Onların yerlerine ise Rus, Gürcü, Ermeni ve Yahudiler iskân edilmiştir. Orada kalan Türkler Rus baskısı ve zulmü altında hayatta kalmaya çalıştı. Türk halkı dışlandı ve pek çok haktan mahrum bırakıldı.

Bu zaman zarfında Ahıska’da Ermeni nüfusunda büyük artışlar gözlenmektedir. Bütün Türk tarihi için çok talihsiz bir dönem olan Birinci Dünya Savaşı’nda (1914-1918) Ahıskalılar, Gürcü ve Ermeniler’in zulmüne uğradı. Bölgeden Türk varlığının izini kaldırmak için işbirliği yapan Hıristiyanlar, çok sayıda masum insanın kanını döktü.

Türkiye’den koparılmanın ezikliğini yaşayan halk, zalim komünist diktatör Stalin tarafından İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarında yani 1944’de toplu olarak, yük ve hayvan vagonlarıyla 48 saat içinde sürgüne gönderildi. Sürgün ama ne sürgün… Dile kolay Ahıskalı soydaşlarımız, sürgünün ardından yaklaşık 4 bin 200 yerleşim birine dağıtıldılar.

Ahıskalılar bizden biri

Bugün anavatanda ve Batı Avrupa’da kullandığımız, Türkçe’nin Anadolu lehçesini en iyi konuşan toplulukların başında Ahıskalılar gelir. Daha önce dediğimiz gibi, zaten yöre halkının bir kısmı bölgeye Anadolu’nun ortasından göç etti, bir kısmı da Kıpçak Türkleri döneminde bölgeye yerleşti. Bugün dağılan Sovyetler Birliği içindeki Kazakistan’a, Azerbaycan’a ya da Kırım’a gitseniz karşılaşacağınız her hangi bir Ahıskalı’nın size yakın bir aksanla Türkçe konuştuğunu görürsünüz. Aradan geçen bunca yıla, sürgüne, zulme ve baskılara rağmen Türk dilini ve kimliğini unutmayan bu soydaşlarımız, Türkiye’den daha fazla ilgi ve yardım bekliyor. Gazetemiz yazarlarından Mustafa Necati Özfatura, İstanbul’a 3 ayda bir yayımlanan Ahıskalılar Vakfı Tarih ve Kültür Bülteni’ne verdiği demecinde bölge insanını şu cümlelerle anlatıyor:

“Ahıskalılar dağılan Sovyetler Birliği’nin 13 ülkesine, diğer bir ifadeyle 4 bin 264 bölgesine dağılmış durumdalar. En az yarım milyona yaklaşık olan bu halk akraba ve kültür irtibatı bakımından kendilerini zorluyor. Bu olumsuz dağılıma rağmen Türk toplulukları içerisinde milli kültürlerine en fazla bağlı olan Türk toplumudur. Fakat, bu bağlılık nereye kadar devam edecektir? Çünkü zaman nankördür, zamanın seyri içerisinde tedbir alınmazsa asimilasyon hız kazanır. Örneği, bugün Polonya’daki Türkler Altınordu Devleti’nden baki kalan Türklerdir. Bunlar İslamiyet’i unutmamışlar, ama Türk kültürünü unuttukları gibi Türk dilini bile unutmuşlardır. Sadece İslam oldukları için Türklüğü’nü muhafaza etmişlerdir. Onun için çeşitli kültürler içinde asimilasyonu önlemek zordur. Bu bakımdan, Ahıskalılar mili kültürlerini muhafaza etmek için en kısa zamanda, başta Ahıska olmak üzere bir yerde toparlanmaları gerekir. Devamlı Anadolu’ya göç kurtuluş değildir. Balkanlar ve Kafkasya’dan geri çekilmemeliyiz. Ben şahsen Ahıskalıların Ahıska’da toplanmalarından yanayım. Bütün zorluklara göğüs gererek, ideallerinden taviz vermemeleri kanısındayım.”

Ve sürgün başladı

Stalin döneminde ani bir kararla sürgüne gönderilen Ahıskalılardan hayatta kalanlar için çok zor bir dönem başladı. Peki yerinden, yurdundan edilen bu masum inanların suçu neydi?

Dünkü yazımızda söylemiştik; Ahıskalıların ıstırabı, öz vatanlarının Rus işgaliyle anavatandan kopartılmasıyla başladı. 1828’de Cihan Devleti’nden elinden çıkan bölge, Hıristiyan grupların oluşturduğu ittifakın ve Rus baskının etkisiyle sarsıldı. Bölgede baskılar ve katliamlar sürerken, işgal ile çarlığın tarihe karıştığı güne kadar kısmi göçler cereyan etti. Azeri şair Ahmet Cevat’ın şu şiiriyle o yılları anlatıyor:

Karların üstünde mazlumlar kanı

Ölenler çok, fakat mezarlar hanı

Ayaklar altında şefkati, şanı

Kalanları görüp feryada geldim

Tüm baskılara rağmen ve içinde anavatandan ayrılmanın acısıyla hayatta kalma mücadelesi veren Ahıskalı soydaşlarımızın ıstırabı 1917 Bolşevik ihtilalinden sonra daha da katlandı. Hele ki sürgün yılarında…

Baskı yılları

Bolşevik ihtilalinin lideri Lenin’in ardından Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği, dünya sahnesinde daha büyük roller üstlenmeye başladı. Toplum olarak kapalı kutu olan SSCB, diğer taraftan askeri gücü ve yayılmacılıkla dünya siyasetine yön vermeye başladı.

O yılların sosyal ve siyasal durumunu da incelemekte yarar var. Temelinde zulüm yatan devletin baskısı had safhadadır. Camiler kapatılmış, mukaddes Kur’an-ı Kerim ve dini kitaplar toplatılmış, itiraz eden gençler Sibirya’ya ölüme gönderilmiştir. Anneler ve babalar gözyaşları içinde yas tutarken, yine de dilinden, dininden ve Türk kimliğinden vazgeçmemiştir. Nazilere karşı Rus ordusunda yer alan 20 bine aşkın Ahıskalı Türk de hayatını kaybetmiştir.

Diktatörden tehcir emri

Hasımı Nazi lideri Adolf Hitler’in müttefik kuvvetlere yenilmesinin ardından, II. Dünya Savaşı’ndan ‘kârlı’ çıkan eli kanlı diktatör Stalin, 1944 yılında Ahıskalılar’ın hayatını daha da çekilmez hale getirecek ve binlercesinin yaşamına son verecek bir karar aldı: Sürgün…

1944’ün 15 Kasımı’nda Stalin tarafından bir gecede hayvan vagonlarına doldurulup sürgüne gönderilen Ahıskalılar parça parça dağıldı. Bir kısmı daha önce Kars ve Ardahan’ın ilçelerine bilhassa Posof’a yerleşmişti. Geride kalanlar ise, hiç bilmedikleri, tanımadıkları topraklarda ‘yaşamak’ zorunda bırakıldı. Komünist devletin etkin makamlarından biri elinde bulunduran Halk İşçileri Komiseri Lavrentiy Beriya, Stalin’e bir mektup göndererek Ahıska’daki Türklerin resmen sürgün edilmesini teklif etti. Mektupta, tek gayesi huzur içinde yaşamak olan bölgedeki Türklerin, sık sık Türkiye’ye giriş ve çıkış yaptığı, kaçakçılığa karıştığı, Türk istihbaratçılarıyla işbirliği yaptığı ve eşkıyalığa zemin hazırladığı iddia edildi. Stalin, mektupta sunulan sürgün teklifini aynen kabul etti ve yaklaşık 90 bin Türk nüfusunun Orta Asya’ya sürgün edilmesi, akabinde Ahıska’ya Gürcülerin ve Ermenilerin yerleştirilmesi emrini verdi. Gizli bir kararla planın yürürlüğe girmesini emreden Stalin, ne kadar zalim olduğunu bir kez daha ortaya koydu. Sürgün de belgeleri gibi büyük bir gizlilik içinde hazırlandı. Zaten dünyaya karşı kapalı bir görünüm sergileyen komünist devlet, Ahıskalılara karşı uyguladığı insanlık bu insanlık dışı davranışın yıllarca öğrenilmesini engelledi.

Paramparça oldular

Ahıska başta olmak üzere Aspinza, Adıgen, Ahılkelek ve Bagdanovka kazalarındaki 17 bin kadar aile, 1944’de gruplar halinde Orta Asya’nın değişik mekanlarına sürgün edildi. Dağıtımdaki ilk istatistikler şöyle: 40 bin kişi Kazakistan, 30 bin kişi Özbekistan, 16 bin Kırgızistan ve Sibirya…

Diktatöre sunulan resmi-gizli raporlara göre 90 bin kadar Türk yerinden, yurdundan sürüldü, yerlerine 6 bin Gürcü ve Ermeni ailesi yerleştirildi. Aynı kaderi paylaşan Çeçen, İnguş, Karaçay, Çerkez, Kırım Tatarları gibi milletler de paylaşmıştır. Ancak daha sonraki yıllarda bu topluluklar vatanlarına dönecek, Ahıskalılar ise çektikleri çilenin yanında memleket hasretiyle de yanıp tutuşacaktır.

Çilelerden bir örnek

Vagonlara doldurulan insanlar, neden böyle bir muameleye maruz kaldıklarını anlamadan, nereye gittiklerini bilmeden bu uğursuz yolcuğunun tamamlanmasını beklediler. Yanlarına en gerekli eşyalarını bile alamamışlardı. O günleri Dr. Balabek Feyullayev bir yazısında şöyle anlatıyor:

“Kasım ayında insanları yük vagonlarına doldurdular. Gerekli eşyalarımızı alamadan yola koyulduk. Kışın en soğuğunda Asya içlerine doğru ilerlerken açlıktan, soğuktan yüzlerce insan vagonlarda hayatını kaybetti. Onları için dinimizin gereği dua bile yapamadık. Dua bir yana doğru dürüst gömemedik. Bir aylık yolculuktan sonra Kazakistan’a ulaştık. Bizleri Kazak ailelerine paylaştırdılar. Fakat iki taraf da birbirine karşı temkinli davranmaktadır. Aslında korkmaktadır, devir Stalin’in kasırga gibi estiği yıllardır. İnsanların zihninde aynı sorular: Bir arada yaşamak zorunda olduğu bu insanlar kimdir; kimin nesidir? Ne derece güvenilebilir? Bu güvensizlik ortamında epey sıkıntılar yaşanır. Fakat zamanla iki taraf birbirini tanıyınca asıl yüzlerini gösterdiler: Dostluk ve misafirperverlik… Zaten onlar aç, biz aç, paylaşacak da fazla bir şey yok. O kişi açlıkla savaşarak geçirdik. Elbirliğiyle çalıştık, cana geldik; ama korku canımızdaydı, bir daha sürebilirler diye korkuyorduk. Tren kornasının sesini duydukça insanlar kargış ederdiler. Bizi geri götür diye trene yalvarıyorlardı. Ne yazık ki, onları duyan kimse yok idi.”

Sinsi planlar

Peki on binlerce aileyi parçalayan ve yok olma aşamasına getiren sürgünün SSCB’ye getirisi ne olabilirdi? Bu konuda Batılı kaynakların bir kısmı tek bir fikirde birleşiyor. Tarihçiler, Stalin’in tehciri, Türkiye’nin doğu illerinden Kars ve Ardahan’ı almak için gerçekleştirdiği görüşünde. Sovyetler’in Türkiye’ye saldırması durumunda Ahıska bölgesinin önem kazanacağını vurgulayan Avrupalı tarihçiler, bu nedenle Türk nüfusun bölgeden temizlendiğini savunuyorlar. Bu tezi destekleyen bir gelişmeye imza atan Stalin, sürgünün hemen ardından bir nota vererek Kars ve Ardahan’ı Türkiye’den istemişti. Aslen Gürcü olan komünist diktatör, bu iki güzide ilimizin Gürcistan’a teslim edilmesini talep etti, ama bir netice elde edemedi.

Sürüldükleri topraklarda diğer Türk ve Müslüman topluluklara karışarak erimesi beklenen Ahıskalılar, kendi yöresel kültürlerini ve lehçelerini kaybetmediler. SSCB’nin bu açıdan planları tam tutmadı. Soydaşlarımız, aradan yaklaşık 57 sene geçmesine rağmen adeta Ahıska’nın kokusunu hâlâ üzerlerinde taşıyor.

Kardeş kardeşe düştü

Fergana olayları Ahıskalıların bitmek bilmez çilesini daha da depreştirmiştir. İnsanlık tarihinin utanç sayfalarından biri olan, ancak dünya kamuoyunun pek bilmediği bu olayın iç yüzü neydi?

Özel bir idari teşkilatı bulunan Özbekistan’daki Fergana ilinin 3 milyon 150 binlik nüfusunun 15 binini Ahıskalı Türkler oluşturuyordu. 1989 verilerine göre ise Özbekistan’daki toplam Ahıskalıların nüfusu 160 bini geçmekteydi. SSCB’nin parçalanmaya yüz tuttuğu Gorbaçov döneminde Özbekistan’da bağımsızlık ve milliyetçilik rüzgarları esmeye başladı. Böyle bir ortamda 3 Haziran 1989’da sesini duyurmak isteyen “Birlik” adlı bir çete Ahıskalılara saldırdı. Özbek olmayanlara adeta savaş açan “Birlik”, köy ve kasabadaki Ahıskalı sivillere saldırdı ve çocuk, yaşlı, kadın demeden bir kısmının kanını döktü. Oysa Özbek halkı ve Ahıskalılar 45 yıl bir arada huzur içinde yaşamış ve kardeşlik ilişkileri içinde münasebetlerini sürdürmüştü. Fergana civarında Ahıskalıların yoğun olduğu Kuvasay, Margilan ve Taşlak bölgelerindeki saldırılar şiddetlendi. 700 kadar Ahıskalının evi ateşe verildi. Açıkçası gizli bir güç, kaos ortamı oluşturup Ahıskalıların Özbekistan’ı terk etmesi için zemin hazırlamıştı. Zira 3 Haziran’dan önce yaşanan küçük çaplı bir kavga, yerel gazetelerde milletler çatışması olarak ele alındı. Şiddet olayları yaşanırken devlet ve güvenlik güçleri adeta ortadan kayboldu. Dünden Bugüne Ahıska Türkleri’nin yazarı Yunus Zeyrek kitabında bu duruma dikkat çekiyor ve Sovyet Albayı Studenikin şu şeklideki itirafına yer veriyor:

“Bu saldırı önceden ayarlanmış olduğu için hükümetin mahalli makamları olay esnasında insanları kurtarmak için hiçbir şey yapmamıştır…”

Hiç de hak etmediği olaylara maruz kalan Ahıskalılar, sonuç da bu ülkeyi terk etmek zorunda kaldılar. Bir kısmı Azerbaycan gibi SSCB’ye bağlı diğer cumhuriyetlere yerleşirken, bir kısmı da anavatan Türkiye’ye göç etti. Özbekistan ileriki dönemlerde bağımsızlığına kavuşurken Ahıskalı Türkler, yıllarca yaşadıkları toprakları terk etmek zorunda kaldılar.

Vatana ağıt

Sürgün sırasında cephede savaşan Ahıskalı askerler, gazi olduktan sonra vatanlarına döndü. Ancak ne ailelerini ne de diğer soydaşlarını bulabilen gençleri kendi evlerinde, Ermeni ve Gürcüler bekliyordu

Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği içinde tehcire tabi tutulan insanları çile, gözyaşı, keder, hastalık ve ölüm bekliyordu. Seneler geçti bütün bu topluluklar anayurtlarına döndü. Ancak biri hariç. O da Ahıskalı kardeşlerimiz. Onlar neden böylesi kötü bir muameleye maruz kalıyordu? Bin yıla aşkın süredir mesken edindikleri topraklara dönemeyen Ahıskalı Türklerden her birinin keder, çile ve zulüm dolu hayatı vardır. Şimdi size bu hayatlardan iki kesit sunacağız.

Köyüne döndü

Türk bulamadı

Yerinden, yurdundan, evinden kısacası toprağından edilen Ahıskalılardan olan Ahmet Bayraktarov’un yaşadıkları sürgün yıllarını ve sonrasındaki durumu gözler önüne seriyor. Daha küçük yaşlardan komünist zulmüne ve baskısına maruz kalan Bayraktarov, o yılları şöyle anlatıyor:

“1937 yılında daha 13 yaşındayken Stalin rejimi, halkın önderi durumundaki hoca ve öğretmenleri hapse gönderiyor, bir kısmını Sibirya’ya sürgün ediyordu. Benim babamı da hoca olduğu için tutuklamışlardı. Ben, üç kız kardeşim ve annem aile reisinden yoksunduk. Geçimimizi sağlamak için ufak yaşta çalışmak zorunda kaldım. Hocalığı bırakıp ormancılığa başlayan babamı tutukladılar ve sonra Sibirya’ya gönderdiler. Sonra kendisinden hiçbir haber alınamadı. Mezarının dahi nerede olduğunu bilmiyorum.

Gazi oldum

1937’den itibaren okullarımızda Azerice, Gürcüce, Rusça eğitim verilmeye başlandı. Öğretmenlerimiz Gürcü, Azeri ve Ahıskalı kendi öğretmenlerimizdi. 13 Eylül’de beni askere aldılar. Gürcistan’ın Bakuryan bölgesinde askeri eğitim gördük. Sonra Gori şehrine gönderildik, buradan da cepheye sürüldük. 4.5 yıl cephede bulundum, 5 kere yaralandım. Gazi olunca da devrin hükümeti bana madalya ve çeşitli ödüller verdi. 1945 yılı Aralık ayında serbest kalınca kahraman edasıyla vatana dönerken, değil köyümüzde tüm Ahıska’da hiçbir yakınımı bulamadım. Köyümüze gittiğimizde bizim eve gittim. Evden Gürcü bir kadın çıkarak bahçede bağlı köpeğe yaklaşmamamı söyledi. Fakat köpek daha önce bizimdi. Kuyruğunu sallayarak ayaklarıma yayılıyor ve gözlerinden yaşlar damlıyordu. Çantamdan biraz ekmek çıkarıp verdim, ama köpek gözlerimin içine bakıyor ve onu geri çeviriyordu. Evin sahibi şaşırmıştı, çünkü eve kimseyi yaklaştırmayan köpek bana dokunmuyor ve inleyerek gözyaşı döküyordu. Bunu gören Gürcü kadın da dayanamayarak ağlamaya başladı. Beni içeri kendi evime davet etti.

Sanki felç oldum

Eve girmek için adımlarımı atamıyordum. Sanki felç olup, oraya çivilenmiştim. Yüzümü köpeğe dönerek, ‘Dünyada senden sadık hiçbir kimseye rastlamadım’ diyerek köyümden ayrıldım. Ben ve benim gibi savaştan sonra ailesini arayan 42 kişiyle birlikte Tiflis’e geldik. Burada bize, halkımızın Orta Asya’ya sürgün edildiğini söylediler. Sadece bizim değil Tatar, Çeçen ve Karaçay topluluklarının da sürgün edildiğini öğrendik. Boşalan yerlere Gürcü, Ermeni ve Ruslar yerleştirilmişti. Bunları duyunca kendi kendime şu soruyu sordum: ‘Madem bu topraklarda yaşayan insanlar tehlike oluşturuyorlardı, neden yerlerine kendi insanlarını yerleştirmişsin?’

Ailem dağılmıştı

Daha sonra haftalar süren Orta Asya yolculuğu başladı. Ailemi Taşkent’e bağlı Pisken rayonu Gülüstan kolhozunda bulabildim. İki kız kardeşim Özbekistan’da vefat etmişti. Hayatta sadece annem ve bir de kız kardeşim kalmıştı. Burada halkın yokluk ve sefalet içinde yaşadığını gördüm. Ayrıca sürgünden önce hakkımızda ‘yamyam’ söylentileri dolaşmış ve yerleştirildiğimiz bölgede olağanüstü hal ilan edilmişti. Her 10 günde bir kontrol eden devlet güçleri, herkesin yerinde olup olmadığı gözlüyordu. Dışarıya kimseyi bırakmıyor, yalnızca belli kişiler özel izinle çıkabiliyordu. Devlet bu siyasetini sürgün edilen halka kimsenin dokunmaması için kararlaştırmıştı. Özbekistan’da bulunduğumuz sürede geceleri çalışıyor, gündüz ise okula gidiyordum. Okulu bitirince de postanede çalışmaya başladım. O zamana kadar hakkımızda ne söylense de kısa sürede Özbeklerle yakınlaşmış, bize ellerinden geldiğince yardımcı ve destek olmaya çalışıyorlardı.

Vatanın hariç

istediğin yere git!

1952’den itibaren halkımız kendini toparlamaya başlamıştı. Özbeklerle beraber pamuk yetiştiriyor, ipek böceği besliyorduk. Bu durum 1956’da olağanüstü hal bölgesi uygulamasının kaldırılmasıyla son buldu. 1956’da sürgün edilen halklara, vatanları hariç istedikleri Sovyet toprağına gitme hakkı veriliyordu. Bu karardan hiç kimse memnun değildi. Çünkü herkes vatanına dönmek istiyordu. Eskilerimiz bu durumu şöyle dile getirdi:

Dilen gez, torba takıp dilen gez.

Gurbette beylik etme, vatanında dilen gez.

Bu karardan sonra vatan toprağına daha yakın olduğu için bir kısım soydaşımız Azerbaycan’a yerleşti. Bir kısmı Sovyetlerin çeşitli bölgelerine dağıldı. Şu anki durumumuz da içler acısı. Çünkü halk dağıldı. Yakınlarımızı ziyaret için eski Sovyetlerin bir ucundan diğer ucuna gitmek zorunda kalıyoruz. 1978 yılında tekrar Ahıska’daki evimize döndüm. Evde kalan Ermeni beni güler yüzle karşıladığı ve bana babamdan kalma Kur’an-ı Kerim’i verdi. Geri kalan bütün kitaplarımızı yakmışlar. Bu kitap hala yanımda. Bir gün dualarımız kabul olur da inşallah vatanımıza döneriz.”

Murtaza amcanın anlattıkları

Sürgünü bizzat küçükken yaşayan Murtaza İzzetoğlu, hayat öyküsünü 1997’de İstanbul’da kitaplaştırdı. İşte bu kitaptan ibretlik olaylar:

“Dana dün sayılır 1944 senesi, öyle değil mi?… O yılda doğanlar şimdi hep aramızdadır. Öyleyse fazla uzak değildir 1944 yılı.

– Eyvah! Bunlar Rus askerleri! Köyümüzü bastılar.

Çoluk çocuk korkuyla annelerinin eteklerine saklanmaya çalışırken, evin büyükleri de çaresizlik içindeydi. II. Dünya Savaşı ki Rusya’nın en sıkıntılı günleri. Ne kadar eli silah tutan genç varsa asker. Eli silah tutan kimse yok köyde, silahsız halk bir bölük askere ne yapabilir ki? Askerler bağırıyordu:

– Herkes dışarı! Komutanın emridir, herkes dışarı çıksın. Yarım saat içinde köy meydanında olun.

Herkes merak içinde, kiminin yaşlısı, kiminin hastası, kiminin de gencecik körpe kızları var. Rus askerine güven olur mu? Asacaklar mı bizi, kesecekler mi? Niçin Ruslar savaşın içindeyken bu köylülerle uğraşmak zorunda hissediyordu kendilerini? Sebebi gayet basit efendim. Korkuların var çünkü: ‘Türkiye’de kalan köylülerle, bu Ahıskalı köylüler fırsattan istifade edip birleşir de bize hücum ederse… O halde Rus topraklarında kalan Türk köyleri darmadağın edilmeli.’

Ama köy halkı Rusların bu fikirlerini nereden bilecek? Askerler kendilerine direnen genç kızlara, parmağı daha kınalı geline keyif içinde ileri geri konuşmaktan zevk almaktadırlar. Yaşlılar itile kakıla sürüklenmektedir köy meydanına. Ortalık ana baba gününe dönmüş, ağlayan ve feryat edenin haddi hesabi yok. Sahte tebessümler saçan bölük komutanının , “Ey ahali. Sizleri buraya toplamamızın sebebi, asla size kötülük yapmak değildir. Asla korkmayın” demesi tir tir titreyen köy halkının gönlüne nasıl su serper ki? Ara sıra birkaç kadın hıçkırığından başka kimseden çıt çıkmıyor. Komutanın tek eli tabancasının kabzası üzerinde bir müddet süzüyor köylüyü… Ve konuşuyor:

– Size hükümet tarafından verilen bir emri yerine getirmek için geldik. Derhal boşaltacaksınız köyü! Çünkü sizlerin hayatını tehlikede görüyor hükümet. Sizi tehlikeden kurtarmak için yapıyoruz bunu.

Bir ses yükseliyor kalabalığın arasından:

– Ne tehlikesi bu?

Cevap çok enteresandır ve köylüyle alay eder gibidir:

– İstihbaratlara göre Türklerin buraya saldırma ihtimali vardır. Eğer saldırırlarsa sizi öldürebilirler

Aynı ses tekrar soruyor

Peki ya Ermeni ve Gürcü köyleri.. Onları niçin köylerinden almıyorsunuz? Türkler, Hıristiyan Ermeni ve Gürcülere değil de Müslüman Türk köylerine mi saldıracak?

Bu ukalaca (!) soru komutanın canını sıkmış ve sahte kibarlığını bozarak:

– Biz sizi onlardan daha çok sevdiğimiz için önce size geldik. Biliyorsunuz asker çok konuşanı sevmez! Ne denildiyse onu yapmak zorundasınız. Bugün akşama kadar Özbekistan’a hareket edeceksiniz.

Artık emir çıkmıştır, boşaltılacaktır bu köy. Direnenlerin akıbeti herkesçe biliniyor, bir kurşunluk canı vardı hepsinin. Bir an için kendinizi o köylülerin yerine koyar mısınız? 418 seneden beri emek verip, kendinize vatan edindiğiniz bu köyden, evinizden, bağınızdan, bahçenizden alınacak bilmediğiniz bir istikamete doğru götürüleceksiniz. Onca köylüyü maden ocaklarında kömür çıkartmak için kullanılan kömür vagonlarına doldurdular balık istifi gibi. Meçhule giden yolculuk başlamıştır. Tam 1.5 ay süren yolculukla, vagon içinde yastıksız, yorgansız tangır tungur götürüldüler hepsini. Her ihtiyaç vagon içinde giderilmek zorundaydı. İlk mola 70 saat sonra verildi. Hayvanlara bile reva görülmeyecek bir durumdu.

Sonunda vardılar

Neticede Özbekistan’a varıldığında planın ikinci kısmı başlamıştır. Bu köyün insanları en fazla 5 aileyi geçmemek üzere gruplara ayrıldı. Her beş aile grubu bir köye yerleştirildi. Birbirlerinden tamamen uzaklaştırıldılar. Hiç olmazsa köyler arası da olsa birbirlerine gidip gelerek teselli bulmaya çalışsalar. Ama ne mümkün… Tam 12 sene köyden dışarı çıkmak yasaktır, bu beşer kişilik ailelere. Her Özbek köyünde Ahıska Türkü’nden 5 aile vardı. Köy içinde çocuklar büyümüş, gençler ihtiyarlamış, aile büyüklerinden çoğu zulme dayanamayıp terk-i dünya etmişlerdir.

Yaralar sarılmalı

Yılların birikimi olan yaraları, günümüz şartlarını değerlendirerek sarmak isteyen bu çilekeş insanlar, Ahıskalılar Vakfı çatısı altında, sesini başta Türkiye olmak üzere dünyaya duyurmaya çalışıyor

Hayvan ve yük vagonlarında başlayan yolculuğun (!) ardından paramparça olan Ahıskalı Türklerin bugünkü konumu da pek iç açıcı değil. Bağımsız Devletler Topluluğu toprakları içinde dağılan ve bir kısmı da Türkiye’ye yerleşen 400 bin kadar Ahıskalı soydaşımızın sıkıntıları diz boyu. Özellikle yakınlarıyla irtibat kuramayan veya hiçbir haber alamayan bu garip insanların anavatana dönüşleri de sürekli engellendi ve engellenmekte. Hemşehrilerini bir araya getirmek, seslerini tüm dünyaya duyurmak ve dertlerine ellerinden geldiğince derman olmak isteyen Ahıskalılar Vakfı, kurulduğu 1999 yılından beri çalışmalarını bütün hızıyla sürdürüyor. Orta Asya, Ukrayna, Rusya, Batı Avrupa, Türkiye demeden hedeflerini gerçekleştirmek için temaslarını sürdüren Vakıf Başkanı Mehmet Oğuz, BDT ülkelerinde yaşayan Ahıskalıların çok zor şartlar bulunduğunu söyledi. Sosyal haklardan yoksun olan, zaruri geçimlerini temin etmekte zorlanan bu insanların 13 devlet, 4 bin 200 yerleşim bölgesinde yaşadıklarını ve artık gurbetliğin canlarına tak ettiğini kaydeden Oğuz, “Bu sıkıntılar devlet büyüklerimizin her zaman olduğu gibi göstereceği babacan şefkatleriyle çözülebilir” diyor. Peki ama nasıl?.. İşte Mehmet Oğuz’un görüşleri:

“Türkiye’ye gelen soydaşlarımıza ivedilikle vatandaşlık haklarını vererek, onların ekonomiye katılmaların sağlanmalıdır. Türkiye dışında kalanların ise, bulundukları ülkelerin yönetimleriyle görüşmeler yapıp, oradaki durumlarını düzelterek geçimleri temin edilebilir. En mühimi ise, birlik ve beraberliğimizi koruyarak kendi kendimize yardımcı olacağız. Tarih boyunca çektiğimiz sıkıntıları ve vatan aşkımızı öncelikle Türk Milleti’ne ve dünyaya anlatmalıyız.”

Birlikten kuvvet doğar

Ahıska Türkleri Federasyonu ve diğer Ahıska dernekleriyle sıkı bir işbirliği içinde olduklarına dikkat çeken Mehmet Oğuz, “İmkanlar elverdiği müddetçe müşterek çalışmalara imza atacağı ve inşallah çok güzel şeyler yapacağız” şeklinde konuştu. Türkiye’ye göç etmeyi sürdüren Ahıskalıların kimlik, ikamet ve iş gibi önemli alanlarda büyük sıkıntılar çekiyor. Bu sorunların hiç de küçümsenemeyeceğini kaydeden Oğuz, vakıf olarak bu sorunlara çözüm bulmak için yılmadan yetkili mercilerin kapılarını aşındırdıklarını ve işin takipçisi olduklarını ifade etti. Vakıflarının en mühim işlerinin Ahıskalıların sorunlarını gündemde tutmak ve unutulan soydaşlarını yeniden kamuoyuna tanıtmak olduğunu vurgulayan Ahıskalılar Vakfı Başkanı Oğuz, tanıtım işinde devletin ve milletin sağduyusunu ve hoşgörüsünü arkalarına aldıklarını söyledi. Seslerini Türk basın-yayın organlarından duyurmaya çalıştıklarını ve tanıtım çalışmalarını hükümet düzeyinde sürdürdüklerini ifade eden Mehmet Oğuz, “Ankara’ya her gidişimizde bizimle ilgili bakanların yanında mecliste grubu bulunan bütün siyasi parti lider ve milletvekillerini ziyaret erek sorunlarımızı Türkiye’deki bütün derneklere birlikte anlatıp yardımlarını talep ettik. Dostluk ve kardeşlik her sene yapılmakta olan geniş platformlu Türk Devlet Toplulukları Kurultayları’na katılarak sorunlarımızı duyurmaya çalışıyoruz” açıklamasında bulundu.

‘Soy tespiti’

İstanbul Emniyeti Yabancılar Şube Müdürlüğü’nün vermiş olduğu yardım ve destek neticesinde titizlikle “soy tespiti” işlerini yaptıklarını vurgulayan Vakıf Başkanı, “Bu tespit sayesinde başka soydan olanlar, Ahıskalı diye belge alamayacak. Böylece gerçek Ahıskalı mağdurların ikamet alabilmeleri için tüm evraklar vakfımız tarafından doldurulmaktadır, hazırlanmaktadır. Soy tespitiyle ilgili evraklar vakfımızdan öğrenilebilir” dedi.

Hayır faaliyetleri

Sosyal yardım olarak, çaresiz hastaların tedavisi için bütün resmi ve özel hastaneleri devreye sokarak onlara yardımcı olduklarını dile getiren Oğuz, fakir ve yoksul ailelere de, hayırsever kişi ve kurumların katkılarıyla gıda yardımı yaptıklarını, bu çalışmaların özellikle Ramazan ayında ve bayramlarda yoğunlaştığını ifade etti. Kurban bayramında hayırsever vatandaşlardan vekalet yoluyla kurban alıp kestiklerini ve etleri muhtaç vatandaşlara dağıttıklarına dikkat çeken Ahıskalılar Vakfı Başkanı Mehmet Oğuz, “İhtiyaç sahibi ailelere ev eşyası ve mobilya vermekteyiz, hatta onlara giysiler dağıtmaktayız” diye konuştu. Gerek Orta Asya’daki soydaşlarına, gerekse Türkiye’dekilere imkanları dahilinde maddi ve manevi destek verdiklerini bildiren Oğuz, okul çağındaki miniklere yardımcı olduklarını, çok başarılı olanları özel kolejlerde okuttuklarını ifade etti. Üniversitelerde öğrenim gören Ahıskalı gençlere değişik kurumlardan burslar temin ettiklerini vurgulayan Oğuz, “Öğrencilerimizin bilhassa Ramazan boyunca bedava yemek yiyebileceklerini yerleri tespit ediyoruz. Devlet yurtlarına yerleştirilemeyenleri, özel yurtlara kayıt ettiriyoruz. Soydaşlarımızın ihtiyaç duyduğu genel kültür, tarih ve din konularındaki kitapları bedava temin ediyoruz. Böylece onları ilme, okumaya teşvik ediyoruz” şeklinde konuştu. Ahıskalılara Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına geçiş hakkı başta olmak üzere ikamet ve çalışma izinleri temin ettiklerini dile getiren Mehmet Oğuz, diğer sosyal problemlerin çözümü için de çalışmalar yürüttüklerini sözlerine ekleyerek, “Türkiye’deki Ahıskalı öğrencilere hayırseverler vasıtasıyla burs temin etmekteyiz. Çalışmalarımız hakkında bilgi almak isteyenler 0162 54 95 317 numaralı telefon üzerinde vakfımızla irtibata geçebilirler” dedi.

Anavatandan istekleri

Tarihin en çirkin sürgünlerinden birine maruz kalan Ahıskalı Türklerden bir kısmına kucak açan Türkiye’de bu mazlum insanların yaralarının bir nebze sarılması için bazı yasalar çıkarttı. Serbest ve iskanlı göçmen olmalarını sağlayan yasalardan, Ahıskalılara bulundukları şehirde ikamet hakkı almasını öngören genelgelere kadar birkaç resmi gelişmeler oldu. Sayıları 30 bine yaklaşan Ahıskalı Türler, 1992’de geldikleri anavatanda hala vatandaşlık alamadı. Kendileriyle ilgili yasaların ya da Bakanlar Kurulu kararlarının uygulanmasında bir takım sorunlar yaşayan Ahıskalılar, daha müreffeh olmak için devletten şunları talep ediyor:

*Vatandaşlığa başvuran Ahıskalı Türklere ivedilikle vatandaşlık hakkı verilmeli.

*Doktorluk, öğretmenlik, mühendislik gibi alanlardaki diplomalar için denklik işlemleri kolaylaştırılmalı.

*Göç etmiş olanlardan sigorta ve emeklilik haklarının ilgili devletlerden ülkemize transfer edilmeli.

*Rusya Federasyonu, Ukrayna ve bazı Türk cumhuriyetlerine ait pasaportları kaybedenler, süresini bitirenler, 18 yaşını dolduranlar için çözüm getirilmeli.

*İskanlı ve iskansız olarak Türkiye’nin muhtelif yerlerinde kalan Ahıskalıların yaşamlarını idame ettirebilecekleri iskana uygun yerlere yerleşmelerinde yardımcı olunmalı.

*Gürcistan sınırları içinde kalan Ahıska vilayetinin dağınık halde yaşayan Ahıska Türklerine geri verilmesi hususunda uluslararası platformda girişimlerde bulunmalı.

Osmanlı Dönemi, Rus işgali, Bolşevik devrimi, sürgün felaketi derken Ahıskalılar, 21. yüzyıla yığınla sorunla girdiler. Ancak yine de umutlarını kaybetmiyorlar. Artık onlar insan haklarının ışığında vatan edinmek, iş tutmak, üretici olmak, kendilerini göstermek istiyorlar. Ezilmiş toplumların başında gelen bu soydaşlarımız, başta Türkiye olmak üzere dünya kamuoyundan ilgi bekliyor.

Cihat.M.Yanık
[email protected]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir