Suskunlar meclisinde bir gül yaprağı

Otuz kişiydiler. Çok düşünür, az yazar ve gerektiği kadar konuşurlardı. Bir araya geldiklerinde dudaklarını kilitleyip saatlerce tefekküre daldıklarından “Suskunlar Meclisi” denmişti onlara. Aralarına katılmak isteyenlere kapıyı açmaları ancak aralarından birinin dünyayı terkiyle mümkün olduğundan, düşünce ehli suskunlar meclisinin toplandığı evin önünden geçerken mırıldanırdı: “Keşke ben de o mecliste olsaydım!” Hele onlardan biri vardı ki suskunluğu kurtuluşun sermayesi olarak görür, “Bu nilüfer renkli kubbede ululuk narası atanın ululuğu ve ünü suskunluğundandır…”, “Ağzını açtığın zaman aklın rehini ol, olamazsan bari dilini içeri çek de sus!” der, “Ey Câmî! Boş laf etmek ne zamana kadar sürecek! Aklını başına al ve dilini tut da, bu korkunç kürede göğün zirvesinden yere çakılmayasın!” diye kendini azarlardı.
Horasan’ın Câm şehri bir Câmî çıkarmıştı ki daha beş yaşındayken ilim âleminin dikkatini çekmiş, bir İslâm âlimi olan babası Nizameddin Ahmed’den yola çıkıp, Herat, Semerkant, Merv, Farap, Taşkent, Hemedan, Bağdat, Kerbela, Necef, Medine, Mekke, Şam, Halep, Tebriz, Nişabur, Sebzvar ve Damgan’da mesafe katetmişti. Dokuz yılını verdiği Semerkant’taki Uluğ Bey Medresesi onu Bursalı Kadızâde-i Rûmî ve Fethullah-ı Tebrîzî’yle tanıştırmış, bu ehil ellerden aldığı ilimle ünlü astronomi ve matematik bilgini Ali Kuşçu’yu hayretler içerisinde bırakmıştı. Ancak 15. yüzyılın bütün ilimlerinde derinleşen genç Câmî’nin susuzluğu bir türlü dinmek bilmiyordu. Hayatında bir şey eksikti ve sahip olduğu bütün bilgiler sırf bu yüzden uçuşuyordu. Öyle bir öze ihtiyaç vardı ki her şeyi kendine çeksin ve mezcetsin. Öyle bir tutkal gerekiyordu ki bütün parçalar birleşsin. Çok geçmeden Câmî bu özü buldu: Aşk! Bir kadında buldu önce ve yandı. Sonra “Niyetin kıblesi birden fazla değil!”, “Sadece bir sarayın mazgalında görün, sadece bir sarayın duvarında öt! Birliğe dön, çünkü kutluluktur. İkiliği terk et, çünkü perişanlıktır.” diyerek kıblesini Kâbe’ye çevirdi. Zira ona göre insanı ebedi mutluluğa götürecek şey “gerçek aşk”tı. Varlık âleminde hükmeden tek şey “Aşk Sultanı”ydı. Mutlak aşktı parlayan her varlıkta. Ve Câmî bir gün Ehl-i Aşk’ın kapısını çaldı. Kapıyı gülümseyerek açan Şeyh Sadedîn-i Kaşgarî’ydi. Bir gün canı kadar sevdiği kızını kendisine eş olarak verecek Şeyh Kaşgarî!

Nasıl aşktan aşka fark varsa sûfîlikten sûfîliğe de fark vardı. Câmi, sahte aşktan kaçtığı gibi sahte dervişlikten de kaçtı. Heft Evreng’de “Sûfî kılığındaki cahillerden ateşten kaçar gibi kaç!” tavsiyesinde bulunuyor, peşinden gerçek tasavvufun ve hakiki sûfînin özelliklerini sayıyordu. Hacca giderken yolu Bağdat’tan geçmiş, Iraklı Şeyh Pir Cemal ve müritleri tarafından karşılanmıştı. Kendisini karşılayan bu grubun tamamının üzerinde deve tüyünden elbiseler vardı. Pir Cemal, Câmî’yi görünce iltifat etmek için “Allah’ın Cemali’ni gördük!” diye haddi aşan bir söz sarf etmiş, buna canı sıkılan Câmî ise, “Biz de Allah’ın Cimâli’ni(Develerini) gördük.” diye karşılık vermişti. Doğrusu Câmî, Allah’tan başka kimseden korkmazdı. Sultanlarla olan arkadaşlığı onu sözü doğru biri olmaktan alıkoymamış, en keskin ve acıtıcı öğütlerini onlara ayırmıştı: “Belindeki süslü kuşağın, yılana ve yılanın pulcuklarına benziyor! Sana bir ev yapılacak diye bir şehir yağmalanıyor! Bir elma yiyeceksin diye bir bahçe yok oluyor! Böyle çoban kuzuyu koyunun memesinden ayırır kurt onu parçalasın diye. Ama adaletin halka huzur verirse, kurt sürülere çobanlık eder!”

İşte bu tavır onu kalplerin sultanı yaptı. Fatih Sultan Mehmet, hac dönüşü onu İstanbul’a davet etmek için Hoca Ataullah Kirmânî’yi 5000 altın hediyeyle Halep’e göndermiş, ancak Kirmânî gecikince bu davet gerçekleşememişti. Sonraları Fatih, Câmî’ye bir kez daha elçi göndermiş ve ondan kelamcılar, felsefeciler ve mutasavvıfların görüşlerini mukayese eden bir eser yazmasını talep etmiş, Câmî’nin bunun üzerine kaleme alıp gönderdiği “Câmî ed-Dürretü’l-Fâhire” ne yazık ki yerine ulaşmadan Fatih Sultan Mehmet hayata veda etmişti. Kimilerine göre bizzat kendisi yollara düşmüştü Câmî’nin de Konya’ya vardığında padişahın ölüm haberini alıp geri dönmüştü.

Suskunlar Meclisi’ne gelince; Câmî, meclisten birinin vefat ettiğini duyup soluğu meclisin kapısında almış, ismini yazdığı kağıdı kapıcıya vererek içeriye götürmesini istemişti. Cevap kapıcının elindeki bir bardak suydu. Bardak tek bir damla alamayacak kadar doluydu. Demek kendisinden önce koşan biri olmuştu Suskunlar Meclisi’ne. Câmî bunun üzerine bahçede gördüğü bir güle yöneldi ve ondan bir yaprak kopardı. Sonra bu gül yaprağını bardağın içine koyup tekrar kapıcıyla içeri yolladı. Suskunlar Meclisi suda yüzen gül yaprağını görünce konuştu: Açın kapıları!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir