Taht`tan Zindana Genç Osman

Osman oğulları içinde tek öldürülen Genç Osmanın dram yüklü ve bir okadar`da ibretlik hayatı.Nasıl oldu`da bir gece içinde padişah koltugundan Yedikule Zindanı`a düştü.İşte Gerçek Bir öykü.

Osmanlı sultanlarının on altıncısı ve İslâm halîfelerinin seksen birincisi. Babası Sultan Birinci Ahmed Han, annesi Mahfiruz Hadîce Sultandır. 1604 senesinde İstanbul`da doğdu. İyi bir eğitimle yetiştirildi. Arapça, Farsça, Latince, Yunanca, İtalyanca gibi doğu ve batı dillerini öğrendi. Kuvvetli bir edebiyât, târih, coğrafya ve matematik tahsili gördü. 26 Şubat 1618 günü babasının yerine tahta geçen amcası birinciMustafa`nın rahatsızlığı yüzünden tahtı bırakmaya mecbur olması üzerine Osmanlı sultânı oldu.
İkinci Osman`ın tahta çıkışının ilk aylarında İran ile barış antlaşması imzâlanarak harbe son verildi. 1620 yazında Halil Paşa kumandasındaki Osmanlı donanması İyonya Denizini kuzeye doğru geçerek Otranto Boğazında Adriyatik`e geldi. Dıraz üssünde iki İtalya gemisini ele geçirdi. Daha sonra batıdan doğuya doğru Adriyatik Denizine geçerek Manfredonia Körfezine girdi ve İtalya`ya asker çıkardı. Kısa sürede Manfredonia liman ve şehrini fethetti. Halil Paşa bu zaferini Pâdişâha ve husûsî bir mektupla da şeyhi Üsküdarlı Azîz Mahmûd Hüdâi hazretlerine bildirdi ve çok hayır duâ aldı.
Bu sırada Boğdan Voyvodası Gratiani Osmanlıya karşı cephe almıştı. İhâneti üzerine azledilen Gratiani Lehistan`a sığındı ve büyük destek gördü. Bu devletten aldığı 50-60 bin kişilik bir kuvvetle Osmanlı topraklarına saldırdı. Ancak Özi Beylerbeyi İskender Paşa, süratle harekete geçip bu kuvvetleri Turla Nehrini geçerken imhâ etti. Düşman ordusundan 120 top ile arabalar dolusu zahîre ganîmet olarak alındı.
Diğer taraftan Sultan Osman, Lehistan`ı ele geçirip, Baltık Denizine çıkmak, orada bir donanma kurarak, Atlas Okyanusuna geçip Avrupa Hıristiyanlığını, hem Akdeniz hem okyanus donanmalarıyla çember içine almak gâyesiyle 21 Mayıs 1621`de Cumâ namazını kıldıktan sonra sefere çıktı. 1 Eylül 1621`de Hotin önüne varıldı ve kale derhâl kuşatma altına alındı. 35 gün devâm eden muhârebelerde kale birkaç defâ düşmek durumuna geldiyse de yeniçerilerin itâatsizliği ve devlet adamlarının arasındaki geçimsizlikler, kesin netîcenin elde edilmesine mâni oldu. Ancak Nogay tatarlarının beyi Kantemir Mirzâ ile Kırım Hânının oğlu Nûreddîn, Lehistan içlerine kadar akınlarda bulunarak pekçok ganîmetle döndüler. Netîcede kış mevsiminin gelmesi üzerine Lehistan`la barış yapılarak geri dönüldü.
Lehistan Seferinde tam muvaffakiyet elde edemeyen Sultan, bunun sebebinin askerlerin gayretsizliği olduğuna inanıyor ve bâzı ıslâhâtlar yapmak istiyordu. Kapıkulu ocaklarını kaldırarak, yerine Anadolu, Sûriye ve Mısır Türklerinden müteşekkil, sâdece askerlikle uğraşan, pâdişâhın emirlerine itâat eden bir ordu kurmak istiyordu. Aynı zamanda saray, harem ve ilmiye teşkilâtlarında da esaslı değişiklikler düşünüyordu. Ancak onun bu ıslâhât fikirlerine kapıkulu ocakları açıkça karşı çıkıyor, ilmiye sınıfı da çok çekimser davranıyordu. Nitekim Osman Hanın hacca gitme arzusunu bahâne eden yeniçerilerle sipâhiler ayaklandılar. Öncelikle Osman Hanın hacca gitmekten vazgeçmesi isteğiyle başlatılan isyân, daha sonra bâzı devlet adamlarının kellesinin istenmesiyle büyüdü. Netîcede isyan Sultan Osman Hanın hal`i ve Sultan Mustafa`nın ikinci defâ tahta geçirilmesiyle son buldu.
İsyan sırasında Sultan Osman`ı ele geçiren câniler, revâ gördükleri ağır ve kötü sözlerle Orta Câmiye götürerek orada hapsettiler. Genç pâdişâhın mâruz kaldığı hakâretin haddi hesâbı yoktu. Yaptıkları ezâ ve cefâ onu boynu bükük ve perişan bir hâle koymuştu. İkinci Osman Han, kendisine eziyet eden ocak ağalarına karşı; “Dün sabah pâdişâh-ı cihân idim, şimdi uryân kaldım; merhamet edip hâlimden ibret alın; dünyâ size dahi kalmaz; hangi pâdişâhın kulları pâdişâhlarına bu ihâneti ettiler.” diyerek yalvardı ise de, bu sözlerin câniler üzerinde hiçbir tesiri olmadı.Orta Câmide Genç Osman`ın muhâfazasına Haseki Sarı Mehmed Ağa tâyin edildi. Yeniçeriler, Sultan İkinci Osman`ın hayâtına dokunulmayarak kafes hayâtı yaşamasını istiyorlardı. Nitekim, çok hâin bir kimse olan yeni Sadrâzam Dâvûd Paşa onu öldürtmek için cebeci başına emir verince, yeniçeri ağaları mâni oldular. Osman Han hayâtına kasd eden Dâvûd Paşaya; “Behey zâlim, ben sana neyledim? İki defâ mûcib-i katl cürmünü affedip öldürmedim, mansıb verdim, bana gadrin nedir?” diye bağırdı.
Buna rağmen, Dâvûd Paşa, cumâdan sonra en güvendiği adamları olan cebecibaşı ile kalender uğrusu denen zâbite, Sultan Osman`ı Yedikule`ye götürerek boğmalarını emretti. Eski sultanın Yedikule`ye götürülüşünü seyretmek üzere yollara biriken halk, o târihe kadar görülmemiş kalabalığı teşkil ediyordu.
Yedikule`ye gelindiği zaman vakit akşama yaklaşıyordu. Dâvûd Paşanın emriyle oraya kadar gelen binlerce asker dağıldı. Daha sonra Dâvûd Paşa, cebecibaşına ve kalender uğrusuna dönerek; “Yanınıza sekiz cellâd alıp, Osman`ın işini bitirin. Yarına kalmasın.” dedi.
Sultan Osman, günlerden beri perişân vaziyette, aç ve uykusuz olduğu hâlde kendisini son nefesine kadar müdâfaa etmeye karar vermişti. On cellâdın ilk hücûmu netîce vermedi. Bire on nisbet olmasına rağmen, cellâtlar, silâhsız pâdişâhla mücâdele edemeyeceklerini anladılar. Kementten başka silâh da kullanmak istemiyorlardı. Çünkü hânedândan olanın kanı akıtılamazdı. Buna rağmen, dışarıdan balta alan cellatlara genç sultan, büyük bir ustalıkla karşı koydu. Fakat arkasından gelen bir cellat, baltası ile omuzuna vurarak fenâ şekilde yaraladı. Bu durumu fırsat bilen cebecibaşı kemendi Osman Hanın boynuna geçirdi ve yere düşürdü. Diğer câniler de üzerine yüklenerek genç pâdişâhı şehit ettiler (20 Mayıs 1622). Şehit Sultanın cenâzesi o gece Topkapı Sarayına götürüldü. Ertesi gün yapılacak cenâze törenine hazırlandı. Öğle namazından sonra kılınan cenâze namazını müteâkip Sultanahmed Camiinde babasının türbesine defnedildi.Genç Osman`ın şehit edilmesi târihimizin en acıklı olaylarındandır. Genç Osman`ın öldürülmesi, Anadolu`da bâzı isyânların çıkmasına sebep oldu. Millet, pâdişâhın öldürülmesini hiçbir zaman hazmedemedi ve onun kâtillerini nefretle andı.
Sultan İkinci Osman Han güneş yüzlü, heybetli, yüksek himmet sâhibi, bahadır bir pâdişâhtı. Fevkalâde iyi bir binici, silâh ve harp âletlerini kullanmakta pek mâhirdi. Şecâat ve binicilikte akranı pek az olup, şirin çehreli ve güzel tavırlıydı. Gençliğinin en parlak günlerinde tahta çıkıp, tecrübeli, akıllı ve sâdık bir yardımcıya mâlik olmayışı, kendisine bu hâzin sonu hazırlamıştı. Yazmış olduğu şu beyt onun ıslâhat ve düşünceleri ile muhâliflerinin durumunu çok güzel ifâde etmektedir.
Niyyetim hidmet idi saltanat ü devletime
Çalışır hâsid ü bedhâh ecel nekbetime
Sultan Genç Osman dînî ve fennî ilimlerde âlimdi. İlk planı işe yaramayan Sultan Osman bu defa da hacca gitme bahanesini ortaya atar. Ancak bu da kimseyi tatmin etmez. O zamana kadar Hicaz fatihi Yavuz Sultan Selim de dahil olmak üzere hiçbir Osmanlı padişahı hacca gitmemiştir. Nedeni ise bir padişahın devlet işlerini bırakıp, aylarca süren bir seyahate
çıkmasının son derece sakıncalı görülmesidir. Zaten bu karar da, Vezir-i Azâm Dilâver Paşa ve Şeyhülislâm Es`ad Efendi gibi tecrübeli devlet adamları tarafından
muhalefet görmüş, sadece Hoca Ömer Efendi ile darü`s-saade ağası tarafından desteklenmiştir. Muhalefet edenleri dinlemeyen Sultan Osman, yapılan uyarılara kulak asmaz ve kaptan paşa ile defterdarı huzuruna çağırarak yüz kadırga hazırlanmasını emreder. Bilgiye ulaşan yol netpano.com Eksikliklerin giderilmesi için Kaptan-ı Derya Halil Paşa`ya seksen bin altın veren padişah, Tunus ve
Cezayir beylerbeyine de donanmaya katılmaları için haber gönderir. Erzak nakli için gemiler hazırlanır ve padişahın geçeceği eyaletlerin valileri erzak tedarikine memur edilir. Donanma gelecek nisanda denize açılacaktır. İstanbul,
Edirne ve Bursa, kaymakam tayin edilen eski sadrazam Hüseyin Paşa ile Vezir Gürcü Mehmed ve Recep Paşa tarafından korunacaktır. Sürüp giden sefer hazırlıklarından iyice huylanan ve huysuzlanan yeniçeriler, bu arada, saraydaki adamlarından, Sultan Osman`ın Anadolu, Suriye ve Mısır Türklerinden asker yazması için Halep beylerbeyine ve
ilgililere gizlice haber gönderdiğini öğrenirler. Gene padişahın âşikâr olan niyeti, gururu kırılmış ve gücenmiş yeniçerileri galeyana getirir. ılk defa askerin sert ihtarı ile karşılanan Sultan Osman, yine ilk defa olarak kararını tatbikte tereddüde düşer. işte bu sıralarda II. Osman, bir gece, tüyler ürpertici bir rüya görür: Kendisi, sırtında zırhı
olduğu halde, taht üzerinde Kur`ân okurken Hz. Muhammed gelip, elinden mushafını ve arkasından zırhını aldıktan sonra yanağına bir tokat vurarak onu tahtından aşağıya yuvarlar. Sultan Osman, ayağına kapanıp, yüz sürmek isterse de muvaffak olamaz. Batılı kaynaklar bu rüyayı, “Sultan Osman hacca giderken altındaki deve birdenbire gökyüzüne uçmuş Ve elinde yalnızca devenin yuları kalmıştır” şeklinde rivayet ederler. Ancak ilk rivayet daha doğru olmalıdır. Genç padişah, kendisini heyecana ve telâşa şevkeden bu rüyanın tabirini evvelâ, hocası Ömer Efendi`ye sorar. Ömer Efendi hacca gitmesi gerektiğini söyler. Bu konuda görüşlerini sorduğu vezirleri, Kur`ân-ı
Kerim`in şeriat, zırhın da dünya demek olduğunu açıklayarak kendisini tövbe ve istiğfara davet ederler. Tabirlerin farklılığından hoşnut kalmayan Sultan Osman, zamanın en büyük âlimlerinden Üsküdârî Şeyh Aziz Mahmud Hüdaî Efendi`ye başvurur. şeyh:”Kelâm-ı Kadim (Kur`an), hükm-i şer`î şeriftir (şeriatin hükmüdür) ve zırh, âlem-i vücuttur (dünyadır),
padişah-ı ıslâma lâzımdır ki tövbe inâbeti kendilerine hem-dem edeler” şeklinde rüyayı şerh eder.
Şeyh Efendinin tabirinden sonra ne yapacağını şaşıran genç padişah, kendisini istigfara yönelten peygamber ihtarına uymak için derhal İstanbul türbelerini
dolaşmaya başlar. Eyyüp Sultan`ı ziyaretinde ise padişahı halkın gözünde küçük düşüren bir hadise vukû bulur. II. Osman, burada gelenek üzere öküz ve koyun
kurban etmek ister. Ancak önceden hazır edilmediği için öküz bulunamaz. Dört bir tarafa dağılan bostancılar Şehir kapılarında ve Karagümrük`te rastladıkları arabaların öküzlerini alıp götürürler. Sahiplerinin Şikâyetine, feryadına bakmadan değerlerinin de dörtte biri kadar para verirler.
Yapılan bu haksızlık padişahın beddua almasına neden olur. Böylece Sultan Osman hayır yolunda dahi lanetlerden örülü uğursuz bir duvara çarpar. Halbuki zavallı Sultan Osman`ın bütün bu olanlardan haberi bile yoktur. Padişah, iki gün sonra, cuma günü, Sultan Selim Camii`ne namaz kılmaya gider. Burada halkın gözüne heybetli görünmek için oldukça gösterişli pamuklu bir kaba giymesi enteresandır. Evvelâ Aziz Mahmud Hüdâî`nin sözüne uyarak tövbe ve istiğfar için İstanbul`daki evliya türbelerini ziyaret eden Sultan Osman, daha sonra hocası Ömer Efendi`nin öğütlerine kulak vererek, on sekiz mayıs çarşamba günü hac yolculuğu için otağını ve tuğlarını Üsküdar`a
geçirtir. Şeyhülislâm Es`ad Efendi`nin kendisine “Padişahlara hac lâzım değildir; yerinde oturup adl eylemek evlâdir” demesi, Aziz Mahmud Hüdâî`nin ise birçok nasihatten sonra “Câiz ki bir fitne zuhur ede..” gibi bir ihtarda bulunması dahi onu kararından vazgeçiremez. Nitekim yapılan ihtarlar yerini bulur ve kazan kaldıran yeniçeriler ile sipahiler, 18 Mayıs 1622 tarihinde At Meydanı`nda toplanırlar. Bu topluluıun tek arzusu padiıahı hacca gitmekten alıkoymaktır. Deıil padiıahın katli, tahtan indirilmesi bile akıllarından geçmemektedir. Ancak asilerden hiç çekinmeyen Sultan Osman, onlara, bildiklerinden şaşmamalarını, çünkü hactan asla vazgeçmeyeceğini söyler. Bu cesurca meydan okuyusu, isyankârları çılgına çevirir. Bunun üzerine ihtiyar yeniçerilerden bir grup Şeyhülislâm Es`ad Efendi`ye giderek bir fetva alırlar. Fetva şöyledir:
“Sual: Padişah-ı cihânı azdırıp Beytü`l-mâl-ı
müslimîni telef ettirip buna fitne ve fesada bâis olan
kişiler hakkında şer`an ne lâzım gelir
El-cevap: Katilleri lâzım gelir.” Ulemâdan birkaç kişi, şeyhülislâmdan alınan bu fetvayı padişaha sunarlar. Sultan Osman fetvayı yırtıp,
parçalarını, getirenlerin yüzüne fırlatarak onları huzurundan kovar. Padişahın, dinî önem arzeden bu vesikaya karşı takındığı tavrı ve gösterdiği cüreti öğrenen asiler. “Bu padişah hocasından başkasının
aklının beğenmez!” diyerek hem nasihat etmesi hem de isteklerini bildirmesi için Ömer Efendi`nin evine giderler. Bu başıboş gürûhu gören hoca efendi, korkusundan, tebdil-i kıyafetle konağın arka
kapısından kaçar. Konak asiler tarafından yağmalanır. Bu arada, Beşiktaş`tan çıkan ve Yedikule önlerine demir atan donanmadaki yeniçeriler de isyanın çıktığını haber alırlar ve gemiyi terkederek, asilerle birleşirler. Yegâne amaçları çıkacak kargaşadan
menfaat sağlamaktır. Bir çığ gibi büyüyen ve cesaretleri daha da artan
asiler ordusu, Sadrazam Dilâver Paşa`nın konağına varırlar. Fakat burada paranın muhafızları tarafından ok yağmuruna tutulurlar; birkaçı ölür, birkaçı da yaralanır. Bu olay üzerine sipahiler çarşısını basıp silahlanmaya karar veren asiler, esnafın yalvarıp
yakarması, havanın da kararmaya başlaması yüzünden bu
fikirlerinden vazgeçerler. Bu gidişe dur demek isteyen yeniçeri ağalarından Çavuşbaşı Çalıcızâde, askere, silahlanmalarını yasaklayan ocak kararını hatırlatır ve bu cemiyetin,
ayaklanmak ya da yağmalamak amacıyla kurulmadığını söyler. Bu sözlere kızan yeniçeriler, ağalarını taşlayarak kaçırırlar. Çalıcızâde`nin imdadına, Yeniçeri Ağası Ali Ağa
yetişir. Nasihat etmek isterse de sözleri kâr etmez. Ocağın en büyük ağası dahi vaziyete hakim olamamış ve ihtilalin önüne geçilememiştir. Bir Osmanoğlu olmasına ve milletine hizmet etmekten başka bir niyetinin bulunmamasına güvenen Sultan Osman
hiçbir tedbir almamıştır. Ancak hocası Ömer Efendi ve veziri Dilâver Paşa`nın konaklarının yağmalandığını duyan padişah, akşama doğru, işin vehâmetini kavrar. Nihayet, daha fazla direnmenin tehlikeli olacağını anlayan Sultan Osman ulemâyı saraya çağırır ve
karışıklığın sebebi ile ne yapılabileceğini sorar. Durumu öğrenince de hacca gitmekten vazgeçtiğini; ancak darü`s-saade ağası ile hocayı, değil katletmek, azletmenin bile söz konusu olamayacağını bildirir. Sultan Osman`ın, iki müşavirini azletmeye dahi yanaşmaması buhranı arttırır. Her iki taraf için de gergin ve şâyialarla dolu geçen bir gecenin ardından, mayısın on dokuzuncu perşembe günü, Fatih`te toplanan yeniçeri ve sipahiler, ulemâyı davet ederler. Fatih Camii`nde sabah namazı kılındıktan sonra tekbir getirerek Sultan Ahmed Meydanı`na doğru ilerlemeye başlarlar. Asiler, ulemâ ile bu meydanda bir araya gelirler. Ulemâ, yeniçeri ağaları ile müzâkere ederek isteklerini yumuşatmaya, ihtilâli önlemeye çalışır. Asiler sonunda padişahtan altı kişinin başını istemeye karar verirler: Bunlar, Hoca Ömer Efendi, Vezir-i azâm Dilâver Paşa, Darü`s-saade Ağası Süleyman Ağa, kapıkullarından
nefret etmesiyle tanınan eski İstanbul kaymakamı Nişancı Ahmed Paşa, Defterdar Bâki Paşa ve yeniçeri ocağından Sekbanbaşı Nasuh Ağa`dır. Ulemâ, Hoca Ömer Efendi ile darü`s-saade ağası, padişahı hacca gitmeye teşvik ettikleri için suçludurlar; ancak diğer dört kişinin günahı nedir diye sorunca, yeniçerilerden: “Sadrazam dün silahsız asker üzerine ok yağdırmıştır; defterdar, askere ayarı bozuk akçe dağıtmıştır; kaymakam emekli zabitlerin maaşlarını kesmiştir; sekbanbaşı ise ocaığmızı müdafaa edeceğine, kaymakamın emirlerine körü körüne itaat etmiştir” cevabını alırlar.Şeyhülislâm Es`ad Efendi ile Yahya Efendi, katli istenen diğer dört kişinin canını kurtarmak için çok uğraşırlarsa da başarılı olamazlar. Ulemâ, asilerin isteklerini içeren arzuhali imzalamaya mecbur kalır. Bu arzuhalin altında on iki kişinin imzası vardır:
Sultan Ahmed Camii Vaizi Sivâsi Efendi, Cerrah Mehmed
Paşa Camii Vaizi ıbrahim Efendi, Müftü Zekeriya-zâde
Yahya Efendi, Azmi-zâde Hâletî Efendi, Kadı-zâde Feyzi
Efendi, Derviş Efendi, Kethuda Mustafa Efendi, Gubârî
Efendi, Ayasofya Vaizi Ömer Efendi, Kaf-zâde Efendi ve
Şeyhülislâm Es`ad Efendi. Arzuhal, ulemâ tarafından Sultan Osman`a sunulur. Ancak son derece cesur ve gözüpek bir delikanlı olan Osman, katli istenen kişileri asla teslim etmeyeceğini söyler. Ulemâ, durumun son derece kritik olduğunu,
istenenlerin yapılması gerektiğini yoksa asilerin daha da ileri gideceklerini anlatmaya çalıssa da, başsız askerin çabuk dağılacağına inanan padişah, kararından dönmez. Hatta ısrar karşısında hiddetlenir ve ulemâyı, asileri tahrik etmekle suçlar. II. Osman`ın öfkesi ve
tehditleri karşısında susmaya mecbur kalan efendilerin halini gören eski sadrazam Ohrili Hüseyin Paşa, padişahın ayaklarına kapanarak “Ben kulunu dahi
isteseler ver, yeter ki sen sağ ol!” cümleleri ile şiddetli bir ikazda bulunur. Ne yazık ki bu ikaza da kulak asmayan Sultan Osman, aksine kendisine bir, iki rica ve istirhamda daha bulunma cesaretini gösteren ulemânın hapsedilmesini emreder. Padişahlarının selâmeti için kendi hürriyetlerini, hatta canlarını bile gözden çıkaran bu efendiler dahi II. Osman`ı, onu bekleyen feci sondan kurtaramamışlardır. Uzun süre ulemânın dönmesini bekleyen asiler isteklerinin reddedildiğine hükmederek saraya yürümeye karar verirler. Bir ara, sarayda binlerce bostancının hazır beklediği şâyiası onları tereddüde düşürürse de,
“Dîdebân Ömer Bey`in” tavsiyesiyle Ayasofya Camii`nin
minarelerine adam çıkarıp, sarayı gözetleterek, korumasız olduğunu öğrenmeleri, cesaretlerine cesaret katar. On binlerce asi bir anda Sultan Ahmed meydanından sel gibi akarak sarayın dış kapısına dayanırlar. Kapılar açıktır; II. Osman`ın isyancılara karşı en
ufak bir tedbir dahi almaması hatta sarayın kapılarını bile kontrol ettirmemesi çok enteresandır. Padişah, sarayın savunma mekanizmasından korktuğu açıkca görülen asilere karşı neden hiçbir güvenlik önlemi almamıştır Halbuki küçük bir önlem, onun yürekleri
sızlatan feci sonuna ışık tutabilir; ıslahatlara gebe, cesur ve reformcu ruhu, imparatorluğun üzerinde gezinen kara bulutları, zafer neşesi ile silebilir iken… Hiçbir engelle karşılaşmayan asi askerler, sarayın birinci avlusuna kadar ilerler. Hâlâ bostancıların hücumundan korkan isyancılar, duvarlara birkaç yüz tüfekçi yerleştirirler. Silahsız cebeciler, topcular ve acemi oğlanları da odun anbarından birer odun kaparak silahlanırlar. Ayak takımının katılmasıyla sayıları daha da artan asiler, açık olan ikinci kapıdan da geçerek divan avlusuna doluşurlar. Burada, bir-iki saat “Darü`s-saade aıası ile Hoca Ömer Efendi`nin başlarını isteriz!” diye bağıran isyan ordusu, bostancılardan bir eser göremeyince daha da cesaretlenip üçüncü kapıya dayanır ve burada ulemâ tarafından karşılanırlar. Sultan Osman`ın tutuklattığı ilmiye sözcüsü Nâkibü`l-eırâf Gubârî Efendi onlara “Bizim sözümüz geçmedi; siz kendiniz girip söyleyin!” diyerek durumu izah eder. Bu cümlelerden, sarayın boş ve müdafasız olduğunu anlayan ihtilalciler üçüncü kapıdan da geçerler. Bu kapının ötesi “Enderun-ı Hümâyun” yani sarayın haremidir. Eşiğinden ise ancak padişahın ismen davet ettiği kişiler geçebilir; sadrazam bile kendi arzusuna bağlı olarak içeri giremez idi. Ancak bu kapıyı korumakta görevli muhafızlar, korkup kaçınca, asiler, bölük bölük hareme akmaya başlarlar.
Burada padişah “ayak divanı”na davet edilir. Asiler, maruzatlarını şifahen bildirmek istediklerini dile getirirler. Kapıkulları ile yüzyüze konuşmayı gururuna yediremeyen Sultan Osman, bu teklifi de reddederek hayatının son büyük hatasını yapar. ihtilâlcilerin, padişahtan ümidi tamamen kestikleri sırada içlerinden biri-ki bunun I. Mustafa`yı tekrar tahta geçirerek, hakimiyeti ele almak arzusunda olan Kösem Sultan`ın adamı olduğu tahmin edilir. Aslen Rus
olan bu kadın, Genç Osman gibi kudretli bir hükümdar zamanında saraya hakim olamayınca, damadı Kara Davud Paşa vasıtasıyla isyancıların birkaçını satın alarak hile ile tahtı ele geçirmeyi planlamıştır. -“şer ile Sultan Mustafa`yı isteriz!” diye bağırır. O zamana kadar padişahı tahtan indirmek gibi bir düşünceleri olmayan ihtilâlciler, hep bir ağızdan bu cümleyi tekrar ederler. Sultan Osman tahtını işte o an, “isteriz!” gürlemelerinin yankıları içinde kaybeder. Yeni bir amaç yakalayan asiler, ona sımsıkı sarılırlar
ve I. Mustafa`yı bulup tahta çıkarmak için sarayın altını üstüne getirirler. Rivayete göre üçüncü avluda bulunan ulemâdan birinin, parmağı ile harem dairesini göstermesi üzerine, isyancılar derhal işaret edilen binaya koşarlar. Ulemânın, deliden hükümdar
olmayacağını ve tahtın da I. Mustafa`nın değil, Şehzade Murad`ın hakkı olduğunu söyleyecekleri yerde bu cahillere, cahilâne yol göstermeleri tuhaftır. I. Mustafa`nın hapsedildiği dairenin dışarıya açılan bir kapısı olmadığı için, asiler, kurşun kubbeyi delerek içeri girerler. Eski bir minder üzerinde oturan I. Mustafa`ya “Padişahım, dışarıda asker sizi beklemektedir.” denildiği zaman, üç gün aç ve susuz bırakıldığı rivayet edilen zavallı, sadece “Su isterim” diyebilmiştir. Sultan Mustafa, yanında bulunan iki cariyesi ile birlikte dışarı çıkartılır ve çok halsiz ve dermansız olduğundan taht odasına
götürülür. Etrafta silahlı askerleri gördükçe korkusundan tir tir titreyen padişah güçlükle teskin edilir. Ev kıyafeti ile bulunan I. Mustafa`nın tahta oturabilmesi için üzerine en azından “Ferâce” denilen bir elbise giydirilmesi gerekmektedir. Asiler ulemâdan bir ferâce isterler; ancak I. Mustafa`nın padişahlığını istemeyen ulemâdan hiç kimse buna yanaşmaz. Arz odasında asiler ile ulemâ arasında şiddetli bir tartışma gerçekleşir. Ortada ahlâk, sadakat, kanun ve adet kalmadığını gören ve I. Mustafa`nın hapsedildiği yerden çıkartıldığını
öğrenen II. Osman, Aziz Mahmud Hüdaî`ye sığınmış olan
Sadrazam Dilâver Paşa`yı oradan aldırarak saraya getirtir ve Kızlarağası Süleyman Ağa ile birlikte askere teslim eder. Beceriksizlikleri ve acizlikleri yüzünden olayların bu boyuta gelmesine sebep olan bu iki şahıs, derhal asiler tarafından parça parça
edilirler. Sultan Osman, bu suretle askerlerin yumuşayacağını zannederse de yanılır. Artık iş işten geçmiştir. Asiler, bu kez de ulemânın I. Mustafa`ya biat etmesini isterler. Ulemâ, deli Mustafa`dan padişah olamayacağını, Sultan Osman`ın hal`i için ortada fetva bulunmadığını, ortada fetva verecek bir sebep olmadığını izah etmeye çalışırsa da, II. Osman`ın gazabından ödleri kopan ve cezalandırılmak istemeyen asiler, kılıç çekerek efendilerin üzerine yürürler. Rivayete göre ulemâdan Kaf-zâde, korkudan oracıkta kalp krizi geçirerek ölmüştür. Efendiler, kılıçların gölgesi altında I. Mustafa`ya biat etmeye mecbur olurlar. Böylece Sultan Osman`ın dört yıl, dört ay ve yedi gün süren hükümdarlığı sona erer ve daha
tahtından indirilmeden, tahtına tekrar amcası I. Mustafa sahip olur. ıhtilâlciler, I. Mustafa`nın hayatının Topkapı Sarayı`nda emniyette olmadığını düşünerek, annesiyle birlikte, yeniçeri ağasının konağının yanındaki Orta Cami`ye götürülmesini kararlaştırırlar. Hava kararmak üzeredir ve akşam zanı okunmaktadır. ultan Mustafa`nın Topkapı Sarayı`ndan çıkarıldığını ören bir grup asi, Tersane, Galata ve Baba Cafer indanlarını basar ve bütün suçluları serbest
bırakırlar. Bu gözü dönmüş aniler, Hoca Ömer
Efendi`nin oğu İtanbul Kadısı Abdullah Çelebi`nin,
Başefterdar Bâkî Paş`nın ve yeni Yeniçeri Ağsı Kara Ali Ağa`nın konaklarını yağmalarlar. I. Mustafa`nın tahta çıkarıldığını öğrenen II. Osman, son ana kadar asi yeniçerileri alt etmek fikrinden vazgeçmez. Vezirlerine ve maiyetindeki hizmetkârlarına
izin verir; yanında sadece Bostancıbaşı Sofu Mehmed Ağa ile eski sadrazamı Ohrili Hüseyin Paşa kalır.Hüseyin Paşa`ya mühr-i hümâyunu emanet eden ve kendisini hâlâ padişah addeden II. Osman`ın amacı Sarayburnu`ndan gemiyle Mudanya`ya geçmek, Bursa`da taht kurup asilerin hakkından gelmektir. Yapacağı ıslahatlar arasında payitahtı Anadolu`ya naklederek, İstanbul`un kozmopolit yapısından uzaklaşmak fikri de bulunan Sultan Osman, bu iş için
Bursa`yı seçer. Tamamen Türk olan bir muhitte, hanedanın daha emniyette olacağını ve daha güvenilir kuvvetlere dayanacağını düşünmüştür genç padişah.. Bir
kısım müelliflere göre, II. Osman, hükümet merkezi olarak şam`ı, Peçevi`nin kaydettiklerine bakılırsa da Kahire`yi belirlemiştir. Bu arada bir noktaya daha değinmek lâzım. Genç Osman bütün bu planları yaparken, o anda hepsi de elinin altında bulunan beş erkek kardeşini öldürtmeyi aklından bile geçirmez. Birkaç gün sonra I. Mustafa`nın deli olduğu anlaşılınca, kardeşlerin en büyüğü on yaşındaki Murad dururken askerin Bursa`daki Osman`ı davet etmeyeceği âşikârdır. Böylece, yeniçerilerin eline geçen Deli Mustafa, bilmeyerek beş masum yeğenini, Şehzade Mehmed`e kıyan ellerden kurtarmış olur. Planlarını uygulamaya koymak için havanın iyice kararmasını bekleyen Genç Osman, ne yazık ki denize açılmak için bir kayık bile bulamaz. Çünkü saray kapılarını açık bırakan karanlık el, bostancıların saraydan kaçmalarını temin ettiği gibi kayıkları da kaçırmıştır. Çaresizlik içinde kıvranan, ona özgürlük yolunu açacak, hayatta her şeyden fazla sevdiği tahtına tekrar davet edecek bir çıkar yol bulmaya çalışan II. Osman, nihayet Ohrili Hüseyin Paşa`nın yalvarmalarına dayanamayarak, yeniçeri ocağına sığınmaya karar verir. Yatsıdan sonra yanındakilerle birlikte Ağakapısına giden padişah, perşembeyi cumaya bağlayan geceyi orada geçirir. 20 Mayıs 1622 Cuma Günü, ihtilâlin üçüncü ve son günüdür. Yeniçeri Ağası Kara Ali Ağa, ihtilâlin nasıl durdurulacağını ve asilerin ne şekilde yatıştırılacağını konuşmak üzere erkenden, misafiri sayılan II. Osman`ın yanına gider. Sabah namazını kılmış ve henüz giyinmemiş olan genç padişahın üzerinde, beyaz bir gecelik entarisi, belinde ise bir kuşak vardır; başı açık, ayakları da çıplaktır. Ali Ağa, ocak namusuna son derece düşkün olan yeniçerilerin, kendilerine sığınmış bir padişaha asla zarar vermeyeceğini, onların gönlünü aldıktan sonra da, sipahiler, halk ve ulemânın bir ehemmiyeti olmadığını söyler. Bunun üzerine yeniçerilere ellişer altın ihsan, sipahilere de onar akçe zam yapılması, ocağın kıyafetlerinin değiştirilerek, en iyi kumaş olan ve “ıskerled” denilen kırmızı çuhadan elbise dikilmesi kararlaştırılır. Padişaha bağlılığından dolayı askerin düşman olduğu yeniçeri ağası, asilere bu kararı bildirmek için At Meydanı`ndaki kışlaya doğru yola çıkar. Yeniçeriler Orta Camii meydanında toplanmış, kendisini
beklemektedirler. Dua ile söze giren Kara Ali Ağa “Sultan Osman da Ağakapısı`na geldi..” deyip, padişahın vaadlerini sıralamaya başladığı esnada, askerin kanacağından korkan odacıbaşılar, onu eteğinden çekip aşağı düşürürler ve kılıçla parça parça ederler. Cesedi, ayağından sürüyüp Aksaray`da dört yol ağzına atarlar. Kışladan boşanan askerler, Ağakapısı`na II. Osman`ı almaya yönelirler. ıhtilâlin en korkunç saatleri yaşanmaktadır. Bu ihtilâl, II. Osman`ın hayat takviminin son yaprağına gebedir. Genç padişah ölümü, belki duyduğu pişmanlığın avcunda, belki de hayallerinin kucağında beklemiştir, bilemeyiz.
Ellerinde, padişahlarının ölüm fermanını taşıyan bu gözü dönmüş kalabalık, Osman`ı üzerinde o beyaz geceliği ile Ağakapısı`ndan çıkarırlar. Ohrili Hüseyin Paşa`yı da kaçarken yakalayıp öldürürler. Başına gelecek felâketi hisseden Sultan II. Osman asilere
karşı şu beyiti söyler: Niyyetim hizmet idi saltanata devlete
Çalışır hâsid-ü bed-hâh aceb nükbetime Bir padişahın başı açık, ayağı yalın sokaklarda sürüklenmesine acıyan bir sipahi, başından keçe külahını, ayağından kaba ve hafif asker potinlerini çıkarıp II. Osman`a giydirir. Aşağı tabakadan bir adamın çul eyerli atına bindirilen Osman, daha önce hiçbir Osmanoğlu`nun görmediği türlü hakaretler ve tecavüzler arasında Orta Cami`ye götürülür. Yolda Hüseyin Paşa`nın başsız cesedini gören padişah, “Bu mazlum günahsızdı. Her zaman kul hakkında bana iyilik söylerdi. Eğer onun sözüne gitseydim, başıma bu haller gelmezdi. Beni yoldan saptıran hoca ile darü`s-saade
ağası idi” diyerek pişmanlığını dile getirir. İhtilâlciler tarafından sadrazamlığa layık görülen Kara Davut Paşa da Orta Cami`dedir. Kaptan-ı deryalık ve dördüncü vezirlik yapmış olan bu Boşnak devşirmesi, I. Mustafa`nın ana baba bir kızkardeşiyle evlidir.
Kayınvalidesi Kösem Sultan`ın suç aleti olan Kara Davut Paşa, Deli Mustafa`nın tahta geçirilmesini planlayanların başında gelir. Halk tarafından sevilmeyen bu adam, Deli Mustafa ve Mahpeyker Kösem Sultan ile II. Osman`ın yolunu beklemektedir. Genç Osman`ın Orta Cami`de tutuklu bulunduğu sırada, cuma günü olması hasebiyle müezzinler salâ vermeye başlarlar. II. Osman`ın idam edildiğini sanan askerler, padişahın katline razı olmadıklarını şiddetle dile getirirler. Bunun üzerine camideki zabitler, Osman`ı pencereden askere göstermeye mecbur olurlar. Askerin galeyana geldiği sırada, gürültüden ürken I.
Mustafa iyice delirir ve garip garip hareketler yapmaya başlar. Etrafındakiler tarafından teskin edilemeyen amcasının halini gören Osman, başındaki keçe külâhı ve kirli tülbenti yere çalıp “Görün hey derdmendler (dertliler), padişah ettiğiniz âdemi! Be vallahi inkıta-ı nesle (neslin kesilmesine) sebeb olursunuz! Yalnız devleti berbâd etmekle kalmaz, kendi ocağınızı söndürürsünüz. Tez vakitte sizi yalnız pişmanlık bekler!” diyerek haykırır. Bu sözleri dinleyenlerin bir kısmı gözyaşlarını tutamaz. Kuvvet karşısında zillete düşen II. Osman`ın hali içler acısıdır. Hatta bu duruma yüreği dayanamayan Turnacıbaıı -ki yeniçeri ocağının büyük ağalarındandır- başlığını çıkarıp “Padişahım, temizcedir; mübarek başınız çıplak durmasın!” diyerek II. Osman`a uzatır. Biraz daha konuşursa, Sultan Osman`ın, askeri kazanacağını anlayan Kara Davud, hemen cebecibaşına işaret eder. Hiç kimsenin beklemediği ani bir hareketle padişahın boynuna kemendi geçiriverir. Genç Osman atik davranıp ibrişimi boynundan çıkarıp atar. ikinci defa atılan kemend ise delikanlının boynuna bile değmeden, ocak ağaları tarafından havada yakalanır. Bunu fırsat bilen Sultan Osman, askere hitap etmek
için izin ister. Caminin avluya bakan penceresi açılır. Yumuşak ve dokunaklı bir konuşma yapan delikanlı, hatalarından dolayı pişmanlık duyduğunu, ocak ağalarına sığındığını, kendisine bu şekilde hakaret edilmemesi gerektiğini, aksi takdirde ocaklarının şerefine leke sürüleceğini dile getirir. Konuşması, yapılan farklı yorumlarla sık sık bölünen II. Osman beklediği neticeyi elde edemez. Askerlerden bir kısım onu haklı bulurken, bir kısmı da padişahlığını reddeder. Duruma hâkim olamayacağını anlayan Osman, Yedikule`ye götürülmemek kaydıyla I. Mustafa`nın odasına hapsedilmeye bile razı olur. Buna rağmen kemend atığı, Kara Davud`un işaretiyle üçüncü defa denenir. İbrişim, Haseki Mehmed Ağa tarafından havada yakalanır. Valide Sultan ile I. Mustafa`yı Topkapı Sarayı`na götüren Kara Davud, Orta Cami`ye dönüşünde engüvendiği adamları olan cebecibaşı ile”Kalender Uğrusu” denilen zâbiti yanına çağırır ve Sultan Osman`ın Yedikule`ye götürülmesini emreder. İkindi namazından sonra bir pazar arabasına bindirilen talihsiz padişah, yine türlü hakaretler ve tecavüzler içinde Yedikule`ye doğru yol alır. Bir ara susadığını söyleyen Osman`ın susuzluğunu gidermesi için bir çeşme başında durulur. Sultan Osman`ı görmek isteyen halk
sokaklara dökülmüştür. O tarihe kadar görülmemiş bir kalabalık arasından kaderine yürüyen delikanlı, ölüm korkusundan sıyrılıp bir gün önce oturduğu tahttan şanına yaraşır bir vakara yükselivermiştir. Arabada kendisine yapılan ağır hareketler karşısında bir kaya
gibi dikilir. Yedikule zindanlarına varıldığında akşam olmak
üzeredir. Arkasından gecelik entârisi alınan padişah, bir don, bir gömlek ile küçücük bir hücreye atılır. Davud Paşa`nın emriyle, Sultan Osman`ı getiren kalabalık geri döner. Cebecibaşı ile Kalender Uğrusu`nu yanına çağıran sadrazam, onlara beraberlerine sekiz cellat alıp Osman Han`ı öldürmelerini söyler. Osman günlerdir aç, susuz ve uykusuzdur. Ancak bedeninin tüm perişanlığına rağmen, cellatlara teslim olmamaya kararlıdır. On celladın ilk hücumu bir netice vermez. Delikanlı, bir pehlivan yapısındaki vücudunun
öldürücü kuvveti ile onları yerden yere çalar. Hanedanların kanı kutsal sayıldığı için silah kullanmak istemeyen katiller, Sultan Osman`ın demir gibi yumrukları ve sert tekmeleri ile baş edemeyeceklerini anlayınca dışarıdan bir balta almak zorunda kalırlar. Padişah, baltalara karış kendini gayet başarılı bir şekilde savunur; ancak arkasından sinsice yaklaşan biri elindeki baltayı hükümdarın omzuna indirir. Yarası ağır olan Osman Han, nefes almak için durduğu sırada, Kalender Uğrusu delikanlının haya yerlerini yakalar ve var gücüyle vurur. Acı bir feryad ile dizleri üzerine çöken padişahın boynuna cebecibaşı kemendini geçirerek onu şehit eder. Daha sonra da Sultan Osman`ın sağ kulağını keserek, hizmetini gördüğünü ispat için Kösem Sultan`a götürür. Bu talihsiz Osmanoğlunun naşına da hakaret ederler. Gece, bir yük arabası içinde, üstüne sadece bir hasır atılarak gizlice Topkapı Sarayı`na götürülür. Şehit hakanın cenazesi ertesi gün yapılacak merasime hazırlanır. Sultan Osman`ın naaşı, 21 mayıs cumartesi günü, sabah namazından sonra, Topkapı Sarayı`ndan kaldırılarak, mahşerî bir kalabalık eşliğinde Sultan Ahmed Camii`ne getirilir ve babası Ahmed Han`ın yanına defnedilir. kayınpederi Şeyhülislâm Es`ad Efendi, II. Osman`ın ölüm haberi ile alt üst olmuş ve cenaze törenine katılamamıştır. Cenaze namazını, onun yerine yetmiş yaşındaki büyük şair Yahya Efendi kıldırmıştır. İlk hükümdar katline şahit olan İstanbul, kan ağlamaktadır. Sultan Osman`ın Lehistan seferi esnasında bindiği atların, ters eğerlenmiş koşumlarla
cenazesinin önünden geçirilmesi, en merhametsiz
yürekleri bile parça parça etmiştir.
Hüzün ve acı dolu bu sahneler, halkın pişmanlık dolu feryadları, şairlerin kalemlerinin gölgesinde varlık bulmuş, dilden dile dolaşan bu yüz kızartıcı facia “Genç Osman Destanı” adıyla mühürlenmiştir:
Hak kulundan intikamın yine abd ile alır
Bilmeyen ilm-i ledünni onu kul etti sanır
Bir şâh-ı âliıân iken şâh-ı cihâna kıydılar
Gayretli genç aslan iken şâh-ı cihâna kıydılar
Gazi bahadır han idi âlî neseb sultan idi
Nâmı da Osman Han idi şâh-ı cihâna kıydılar
Niyyet edip hac etmeğe komadı kullar gitmeğe
Kulak gerek işitmeğe şâh-ı cihâna kıydılar
Hükmetmeğe kâdir iken hak emrine nâzır iken
Hac etmeıe hâzır iken şâh-ı cihâna kıydılar
Eırat-ı sâattir bu dem rûz-i kıyâmettir bu dem
Kula nedâmettir bu dem şâh-ı cihâna kıydılar
Tûgî ciıerim doldu hûn derdim bir iken oldu on
Kan aıladı ehl-i fünûn ıâh-ı cihâna kıydılar
Tarihte “Hâile-i Osmâniye” adıyla anılan bu olayın
akisleri yıllarca sürmüştür. Yeniçeriler dışında bütün
ordu, bütün millet Sultan Osman`ı şehit saymış; öcünü
almak için Anadolu`da büyük ölçüde ayaklanmalar olmuş
ve bir nevi “Kerbelâ faciası” diyebileceğimiz bu olay,
imparatorluğun iç bünyesini, IV. Murad`ın kesin
iktidar yıllarına kadar sarsmıştır. Bu cinayetten sonra, halkın yeniçerilere karşı duyduğu güven ve saygı yerini tam bir nefrete bırakmıştır. Kendilerine her yerde padişah katili gözüyle bakılan yeniçeriler üzerilerinden bu etiketi söküp atmak için çok uğraşmışlar; Sultan Osman`ın katillerini yakalayıp parça parça etmelerine ve bu cinayeti istemediklerini haykırmalarına rağmen halkı kandıramamışlardır. Ocak şerefleri iki paralık olan yeniçeriler “cani” damgası ile uzun süre başları önlerinde yaşamaya mecbur olmuşlardır.

“Taht`tan Zindana Genç Osman” üzerine bir düşünce

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir