TASAVVUFTA HUZUR

Bir tek şey aradım: “Huzur” Her anımda, her adımımda koşulsuz huzur hali. Bunun olabileceğini içsel olarak hep biliyordum. Aslında pek çoğumuza sorsak, hayatlarımızın amacı hep huzurlu ve mutlu olmaktır. Ama nasıl? Bazen bu mutluluk hali içimizden taşar, bizi havalara uçurur, hemen arkasındansa duvara çarpmışa döneriz. Nerde o mutlu olduğuz günler, şimdi ne oldu da her şey tersine döndü? Neden böyle oldu? Neydi beni mutlu eden ve şimdi onu nasıl kaybedebildim? Benim yolculuğum huzur halimi arayışımdır. Her günüme, her saatime yayılan bir huzur arayışıdır.”

Yukarıdaki satırlar bir NLP kitabından alınmakla birlikte içerisinde bir hakikat taşıyor. “Benim yolculuğum huzur halimi arayışımdır. Her günüme, her saatime yayılan bir huzur arayışıdır.” diyor yazar. İşte gelin şimdi bu huzurun ne olduğuna, aslına ve tasavvuftaki yansımalarına bakalım.

Cemalnur Sargut hanımefendi huzur hali ile ilgili şu açıklamayı yapar: “ben Allah’ın ruhumdan ruh üfledim dediği sonsuz bir zenginliğe sahibim ve bunu idrak ettiğim zaman huzurlu olurum ve Allah’ın huzurunda olurum. Namaz bütün sufizm yollarında geçerli olan içsel huzur, kendindeki yaratıcıyı bulmak, (Hak) o yaratıcı önünde eğilmek ve onunla birlikte miraçta bulunmaktır. “

ALLAH’u Teâlâ C.C., Musa AS’a “Bern” isimli siyah bir köle için: “Bern, Benim için çok sevimli bir kuldur, ancak bir kusuru vardır” buyurdu. Musa AS “Kusuru nedir, Ya Rabbi?” diye sorunca, ALLAH’u Teâlâ C.C. “Seher rüzgarı onun hoşuna gider ve ondan zevk alarak onunla huzur bulur. Halbuki Beni seven, başka hiçbir şey ile huzur ve sükûn bulamaz.” buyurmuştur.

Aşıkda kalb zenginliği vardır, padişahta o bulunmaz. Onun için kırk derviş bir kilimde huzur ile oturur, yatar, kalkarlar da iki sultan bir dünyaya sığamaz.

Necip Fazıl (Rh.a) diyor ki. Tasavvuf ehlinin huzur mertebelerini bilmemize imkan yoktur. O mahrem mıntıkaya yabancı giremediği gibi, iki dosttan başkası orada ne olup bittiğini bilemez.

Bazıları Tasavvufu bir cevize benzetirler. Dıştaki soyulup atılan acı kabuklar hazırlık devresinin yani günahları inkar etmenin, bütün kötülüklerden el çekmenin, her türlü pislikten uzaklaşma halinin öncelikle gerçekleşmesi gerekir. İçteki katı sert kabuk vecdi-aşkı düşündürür. Asıl meyve olan huzur en içte barınan cevizin kendisidir. Bu kabukları kırıp attıktan sonra meyveyi yiyebilenler bahtiyar insanlardır.

Nakşibendi yolunda temel esas; Ehl-i Sünnet akidesine (inanç) sıkı sıkıya bağlı olmak, ruhsatı bırakıp azimetle amel etmek, Murakabeye devam etmek daima Hakka yönelik bulunmak, dünya pisliklerinden uzak kalmak, Allahtan başka her şeyden kaçınmak, huzur alışkanlığı kazanmak, Allahı zikre gizli olarak devam etmek, zikir esnasında Kerim olan Allahtan bir nefes bile gafil olmamak için nefes alışverişte kendini kontrol etmek, en büyük ahlakın sahibi olan Hz. Peygamber Sallallahu aleyhi ve sellemin ahlakı ile ahlaklanmak gibi şeylerdir.

Nakşibendi yolunun hakikati de üçtür: Hatıraları, düşünceleri gidermeye, kalp zikrine ve murakabeye devam etmektir. Bunlar da birbirine yardımcı birer kuvvettir.

Murakabe ise, Allah-u Zülcelalin kâinatın bütün zerrelerine her zaman muttali olduğunu bir an bile kalbinden çıkarmamaktır. Bu yolun sonu ise, huzura varmaktır.

Şah-ı Nakşibend ve bazı sadat-ı kiram şöyle demiştir:
İtikadı düzeltip, emirleri yapıp ve yasaklardan sakındıktan sonra bu yolun neticesi, Allah-u Zülcelal ile daimi huzurdur. Her an Onu bilip Onunla olunca, Ondan gafil olunmaz. Bu huzur, nefiste meleke haline gelip, kalp de kuvvetlenince, ismi ile huzur bulur.

Tasavvuf yolunda ilerleyen her kemale sahip olur. Gizli hal ve neşeli gönülle huzuru bulur. Korku, sapıtma ve tehlikelerden emin olur. Hakka kavuşmanın sevinci ile her daim huzurlu olur.

Murakabe, huzur makamında olmanın bir alametidir. Muhasebe ise, murakabeye götüren bir sebeptir.

Huzur halini anlayabilmek için bazı somut örnekler vermek gerekebilir. Merhum Musa Efendi hakkında bakın şöyle deniyor “Merhum üstat İstanbul’da bulundukları zamanlarda namazları vaktinde, yanında bir kişi bile olsa onu kendisine imam edinerek tadil-i erkan ve adaba özellikle dikkat ederek cemaatla ve büyük bir huzur hali içinde ifa ederlerdi. Namaz bitince de bir şükür ifadesi olarak “Elhamdülillah” buyurur ve ibadet edebilmek güç ve kuvvetinin de kula ayrı bir ikram-ı ilahi olduğunu ihsas ederlerdi. Onun “Elhamdülillah” derken simalarında beliren huzur ve şükür hali gerçekten seyredilmeye değer ayrı bir güzellikti.

Şimdi de büyüklerin dilinden huzur kavramı üzerine bilgiler aktaralım. “Huzurdan kasıt Allah’la huzur bulmaktır. Her nefeste Allah ile birlikte olmak demektir bu. Allah ile birlikte olduğunuz zaman, kalabalıklar içinde dahi olsanız huzurunuza mani olmuyor Hiçbir şey. Musa Efendi’de bu çok aşikardı. Ve Musa Efendi’de bu hal fevri ve geçici değildi, kuvvetli ve daimi bir huzurdu. Huzur hali ne demektir? Huzur halindeki bir insanda vakar olur, heybet olur. Telaş, endişe, kaygı olmaz. Çünkü Allah ile birlikte. Hiç Allah ile birlikte olan huzursuz olabilir mi? hadiseler karşında? Olmaz.

Huzur halinin haricinde mutlaka falsolar baş gösterir insanda. Eğer insan huzur halinde değilse bir şekilde davranışlara, hayata, işlere akseder o. Yani bakışında, tutumunda huzursuzluk sezilir, kalp mutmain olmaz.”

Huzur haline ermek için sürekli teyakkuzda olmanın önemi üzerinde duruyor büyükler. Teyakkuzda olmak ne demektir? Uyanık olmak, zikir halinde olmak, farkında olmak demektir. Ve bu zikir halini devam ettirebilmenin de en büyük destekçisi aşkdır. Bu yolda aşk, muhabbet olmaksızın da yürünemez. Aşk kelimesinin aslı “ışk” olup sarmaşık manâsına gelir. Sarmaşık nasıl sarıldığı yeri istîlâ ederse, aşk da girdiği kalbi öylece istîlâ ettiğinden, şiddetli sevgiye aşk denilmiştir. Kur’ân’daki “eşedd-i hubb” lafzı da buna işaret etmektedir. Yine “Allah onları, onlar da Allah’ı severler” ayetiyle de muhabbetin önce Hakk’tan zuhûr ettiği teyid edilmiştir. Ahmed er-Rıfâî Hazretleri sâlik’in Allah aşkına erebilmesi için zikre devam etmesi, Allah’ın nimet ve ihsânını tefekkür etmesi, Allah dostlarıyla olan bağını kavî kılması, Allah’ın emirlerine itaat etmesi ve Allah’dan muhabbet talebiyle duada bulunması gerektiğini söyler. Buyurmuşlardır ki: “Aşkı mumdan öğrenin. Renginin sarılığı, gözyaşı ve bedenini yakması sebebiyle o, âşıkların şeyhidir.”

Zikir, îmân, iyilik ve doğruluk gibi kavramlarla birlikte kullanılan ve varlığı onların varlığına bağlı görülen “itmi’nân duygusu”, kalbte her türlü vesvese, şüphe ve evhamın yok olduğu, çarpıcı ve derin bir huzur hâli, demektir. Nitekim Peygamberimiz (s.a.s.) doğruluk ve yalanı târif ederken de itminan, ya da tume’nîne kavramlarını bir ölçü olarak kullanmaktadır.
“Doğruluk bir itmi’nân ve huzur hâlidir. Yalan ve yalancılık ise bir şüphe ve sıkıntı hâlidir.” Bugün modern teknolojinin bulduğu yalan makineleri, yalan söyleyen kimselerin sıkıntılı, gergin ve elektrikli hâlini tesbit ederek, onların hilâf-ı hakîkat beyanda bulunduklarını açığa vurmaktadır. Doğru söyleyenin temkin ve huzur hâli elbette diğerinin durumundan farklı olacaktır.

Sâlik, dinde kemâlin zirvesine ermeye can atan kimsedir. Tasavvufta bunun muhtelif yolları vardır. Velâyetullah adlı eserinde İmam Şevkânî, velâyete açılan yolun şartlarını şöyle sıralamaktadır:
a. Sağlam bir inanç ve teslîmiyet,
b. Farzları yerine getirip yasaklardan sakınmak.
c. Farzların edasından sonra nâfilelere devam, kulu Hakk’a yaklaştırır.

Bilesin ki, bütün ibadetlerin ruhu ve manası, Allah ile huzur halinde olmaktır. Kimin ibadetinde huzur hali yoksa, onun ibadeti zâyî olup gitmiştir. İbadetinde Allah ile huzur halinde olamayan bir kimse, büyük bir melike ölü bir şeyi veya içi boş bir sandığı hediye etmiş gibidir. Böyle bir kimsenin iyi bir karşılık göremeyeceği her akıl sahibince bilinir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir