Tebdil Gezmek Ister Misiniz

Padişahlar, kılıf kıyafetlerini değiştirip yollara niye düşer diye düşündünüz mü hiç? Herkesin onu bildiği ve görmek istemesine rağmen o da herkesi görmek ister aracısız payesiz olarak. Sade bir vatandaş gözü ile bakmak ister tebasına vatandaşlarına. Bunun içinde tek şart vardır. Kılıf kıyafetini vatandaşların gündelik kıyafetleri gibi değiştirmek. Bu gezilerden hep olumlu sonuçlar alan Osmanlı Padişahları bu gelenegi 19 yy kadar devam ettirmişlerdi.

Bazen bizi kimseciklerin tanımadığı bir yere gitmek isteriz. Elimizde olsa bir filmin içine yahut bir romanın sayfaları arasına karışmak geçer içimizden. ‘Kaybolmak’ kelimesinin büyüsü o denli artar ki sonunda huysuz bir arkadaş gibi sürekli itekler bizi, dikkatimizi dağıtır. Hadi der bize, kaybolmak tanınmamak istemez misiniz?


Cumhuriyetten önce, yani Osmanlı devleti zamanında da bu ihtiyaç duyulurmuş. Yani kaybolma, kimse tarafından tanınmama ihtiyacı. Özellikle Padişahlar istermiş bunu çünkü onlar nereye gitse nereye baksa nereye işaret etse insanlar kendilerine hürmet edip olduklarından farklı davranırlarmış. Öyle ki padişahların Padişah olmasının dışında bir dost edinme, sosyal hayatı olduğu gibi görme, kendisi hakkında aslında neler düşünüldüğünü öğrenme imkanı olmuyormuş. Ve onlar da bir Padişah olarak ‘kaybolmayı’ dilemişler sonunda. Kısacık bir zaman diliminde de olsa halklarının arasına halktan biri olarak katılmayı arzulamışlar. Böylece tebdil- i kıyafet ortaya çıkmış, yani kılık değiştirme. Bu  kılık değiştirme işi o kadar büyük bir maharetle yapılıyormuş ki Padişahı farkllı giyisiler içinde gören halk asla onun devletin başındaki kişi olacağını tahmin edemiyormuş. Altın işlemeli kumaşları, paha biçilmez ipekleri, rengarenk kıyafetleri olmayınca padişahı nerden tanıyabilir ki halk? Nerden bilir ki karşısındaki padişahın aslında tebdil- kıyafetle dolaştığını. Yani ozaman ki deyimle tebdil gezdiğini.


KILIK DEĞİŞTİRMENİNDE ADABI VARDI


Her Padişahın kendi zevkine göre bir kılık değiştirme şekli ve adabı varmış. Kimisi asker kılığında halkın arasına çıkıyormuş kimisi  şehir şehir dolaşan bir dervişin kılığına giriyormuş.  Bazısı her gün görülen esnaftan birinin kıyafetini seçiyormuş kendisine bazısı toplum içinde hürmet gösterilen alimlerin  elbisesini giyip öyle dolaşıyormuş. Osmanlı Devleti zamanında her kesimden insanın kıyafetleri birbirinden farklı olduğu için padişahların kıyafet seçimlerini böyle sınıflandırabiliyoruz. Acaba hangi padişahlar hangi kıyafetleri seçiyordu kılık değiştirmek için? Mesela  Kanuni Sultan Süleyman sadrazamı İbrahim Paşa ile Sipahi kılığında ( sipahi bir askeri sınıfı temsil eder yani giyilen elbise bir çeşit asker elbisesidir. Bu askerin özelliği ekip biçebileceği bir toprağa sahip olmasıdır. Savaş  zamanlarında Sipahi emrindeki askerlerle savaşa katılırken barış zamanlarında bu emrindeki askerlerle kendisine ait olan toprağı ekip biçer böylece hem emrindeki askerlerin hem de kendisinin barış zamanı ekonomik bir sıkıntısı olmaz. Devlette barış zamanında bu askerlere maaş ödemek zorunda kalmazdı.) gezermiş mesela. Halk ne yapıyor, devletinden padişahından bir sıkıntısı var mı diye dolaşırlar ,görüp öğrenirlermiş. İkinci Ahmet, Mevlevi şeyhi kılığında gezinirmiş, ikinci Abdülhamit ise Mekke emirlerinin kıyafeti olan şerif kıyafetiyle çıkarmış tebdil gezmesine. Üçüncü Mustafa yanında Kahvecibaşı Hasan Bey zade Mustafa Nakşi efendi olmadan pek çıkmazmış tebdil gezilerine çıkınca da kıyafet olarak sarayda görevli silahlı muhafızların yani hasekilerin kıyafetiyle çıkarmış. Ben en çok İkinci Osmanın tebdil kıyafetini severim. O tebdil gezmek istediğinde ne askeri bir kıyafet giyermiş ne de toplumda statüsü yüksek olan din alimlerinin kıyafetini tercih edermiş. Bostancı yani sebze bahçıvanı kılığında dolaşırmış İkinci Osman. Padişahlar her seferinde ayrı sebebden tebdil gezerlermiş. Örneğin Dördüncü Murat İstanbul’da ki serserileri yola getirmek daha doğrusu hadlerini bildirmek için sık sık çıkarmış kılığını değiştirip sokaklara. Bir gün de İran seferine çıkmadan önce orduyu bir kolaçan edeyim diye çıkmış tebdil gezmeye. Ama dört vezirini olması gereken yerlerinde göremeyince-vezir Mustafa Paşa, vezir Çağla Zade Mahmut ve Yusuf, Sultanzade Mehmet- küplere binmiş padişah, demek ben yokken işler böyle yürüyor deyip dördünü de güzelim İstanbul’dan Kıbrıs’a sürgüne göndermiş. Üçüncü Mustafa ise çok sık Ayasofya camiine tebdil kıyafetiyle sabah namazını kılmaya gidermiş. Hatta yine bir gün kendisi sabah namazını Ayasofya camiinde kılarken, sefaret tercümanlarından biri de orda bulunuyormuş ve padişahı tanımış. Kurallara göre padişahı tebdil kıyafetle görüpte tanıyan birinin onu tanımamazlıktan gelmesi ve bu olayı da kimseye anlatmaması gerekliymiş. Çünkü padişahlar kılık değiştirip gezince yanında korumaları olmuyormuş böylece Padişah oldukları anlaşılırsa hayatları tehikeye girermiş. Yine onların kimliğini ifşa etmek ve bu kimlikle gittiği yerleri açıklamak Padişahın kimliğini saklamasını anlamsız kılacağından bu yasak getirilmiş. Ama bu sefaret tercümanı gördüğü bu olayı dayanamayıp gittiği konaklarda, toplantılarda balandıra ballandıra bir güzel anlatmış. Fazla zaman geçmeden olay sarayda duyulmuş ve Üçüncü Mustafa’nın kulağına kadar gitmiş. Olan da çenesini tutamayan zavallı sefaret tercümanına olmuş bu sefer. Ne mi olmuş? Hemen boynu vurdurulmuş tercümanın. 1177 yılında da Çorum Alaybeyi Feyzullah diye bir kişinin başına aynı şey gelmiş. Yine Üçüncü Mustafa’yı tebdil kıyafetiyle tanıyınca fırsat bu fırsattır demiş ve yanına gidip padişaha, Padişahımız diye hitap ederek kendini tanıtmaya kalkmış. Zavallı adamcağız bu hareketinden olumlu sonuçlar umarken hayatından olmuş. Üçüncü Osman ise normalde bir Padişahın yapmasının çok ayıp olduğu bir şeyi halktan biri olmanın rahatlığıyla gerçekleştirirmiş. Çarşıdan satın aldığı gözleme,kebab,leblebi,mahallebi gibi şeyleri beygir üzerinde rahat rahat yermiş. Birinci Abdulhamit de çok sık tebdil gezermiş rastladığı yolsuzlukları sadrazamına bildirir gerekenin yapılması için emirler verirmiş. Fatih Sulatan Mehmet’ta tedbil kıyafet gezenlerin başında gelirmiş. Hatta Fatih’in ünlü vezirlerirnden biri olan Gedik Ahmet Paşa’yıda böyle bir gezi anında  tanımasında sonar vezirliğe yükseltmiş.


Eskiden böyleymiş işte, Padişahların bile halktan biri olma, rahatça dolaşma, istediği şekilde gezme, canının çektiğini kibarlığı bir kenara atıp on parmakla yeme gibi istekleri oluyormuş. O halde biz neden ‘kaybolmak’, ‘tanınmamak’ istemeyelim ki? Belkide tüm çevremizin bizi tanımayacağı şekilde tebdil gezmeliyiz. Bakalım biz aralarında olmadığımız zaman hakkımızda nasıl düşünüyorlar, neler yapıyorlar? Mesela biz yokken ne kadar özlüyorlar bizi? Kollarını ikiye açıp keşke burada olsa onu işte bu kadar özledim diyorlar mı? Hem siz tebdil gezmek nasıl olur hiç merak etmiyor musunuz? 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir