Tekno-Politik bir Perspektif İletişim Teknolojileri

Türkiye’nin uydular bakımından esas sorunu kapasite fazlasıdır. Türksat 2A’yı uluslararası piyasalarda pazarlamak üzere Monako’da kurulan EurAsiaSat şirketinin Genel Müdürü Türksat 2A’nın 2001 yılında %50 kapasiteyle çalıştığını belirtiyor.

Enformasyon ve iletişim teknolojileri günümüz ekonomik, toplumsal ve siyasal yapılarına yönelik çoğu tartışmanın merkezinde yer alıyor. Örneğin globalleşme taraftarları ve karşıtları, özellikle 1960’lı yıllardan sonra enformasyon ve iletişim teknolojilerindeki hızlı ve büyük boyutlu gelişmelerin globalleşmenin itici motoru olduğu görüşünde genellikle birleşmektedirler. Tanınmış iletişim kuramcısı Marshal McLuhan’ın gündeme getirdiği “global köy” tartışmasının (Mcluhan ve Powers: 1989) temelinde de enformasyon ve iletişim teknolojilerindeki gelişmeler yatıyor. Globalleşme tartışmaları, enformasyon ve iletişim teknolojilerinin rolüne çeşitli bağlamlarda göndermelerde bulunulan geniş bir literatür ortaya çıkardı. Globalleşme taraftarları enformasyon ve iletişim teknolojilerinin “özgürleştirici” yönüne vurgu yaparak özellikle hizmet sektöründe ortaya çıkan kantitatif ve kalitatif gelişmelerin insan yaşamını nasıl kolaylaştırdığını ve genel bir refah artışı sağlandığını anlatıyorlar. Globalleşme karşıtları ise bir çok alanda olduğu gibi enformasyon ve iletişim teknolojileri alanında da ciddi bir eşitsiz gelişmenin ortaya çıktığına, kısaca dijital bölünme (digital divide) diye adlandırılan bu durumun teknolojinin bağımsız bir değişken olmadığını kanıtladığına dikkat çekiyorlar. Bu yazıda enformasyon ve iletişim teknolojilerini globalleşme bağlamında ve Türkiye perspektifinden tartışarak bugüne ve geleceğe ilişkin eleştirel bir değerlendirme sunmaya çalışacağız. Değerlendirmemiz, genel olarak teknolojinin, özel olarak da enformasyon ve iletişim teknolojilerinin sosyo-ekonomik süreçlerden bağımsız ele alınamayacağı ve bu alandaki değişimin tekno-politik bir yaklaşımla kavranabileceği görüşünü temel alacaktır.



Öncelikle enformasyon ve iletişim teknolojilerinin neleri kapsadığını açıklığa kavuşturmalıyız. Bu alandaki çeşitli teknolojilerin birbirlerine yaklaşması ve benzemesi (convergence) tartışması enformasyon ve iletişim teknolojileri kavramıyla doğrudan ilişkilidir. Enformasyon ve iletişim teknolojileri (information and communication technologies: ICT) ekonomik bakımdan çok geniş ve güçlü bir sektöre işaret ederken sosyal bakımdan da gündelik hayatımızdaki pratiklerin neredeyse tümünü kapsar. Enformasyon ve iletişim teknolojileri kavramı özellikle 1990’lardan itibaren yaygın kullanılan bir kavram haline geldi.


Önceleri radyo ve televizyon yayıncılığı (brodcasting), enformasyon teknolojileri (information technologies: IT) ve haberleşme (telecommunications) şeklinde ortaya çıkan üç temel teknolojik alan artık enformasyon ve iletişim teknolojileri kavramıyla kapsanıyordu. Ayrıca basım (printing), yayım (publishing), çoklu ortam, yapay zeka, sanal gerçeklik gibi alanlara ilişkin teknolojilerin yanı sıra müzik, sinema ve eğlence enüstrilerinde kullanılan tüm teknolojiler de sonraları bu kavramın içine dahil edildiler. Böylelikle enformasyon ve iletişim teknolojileri bir yandan klasik ayrımda yer alan sanayi ve hizmet sektörü kavramlarının birleştiği melez (hybrid) bir sektör haline gelirken diğer yandan da, farklı, ancak birbirine giderek yakınlaşarak benzeyen çok sayıda teknolojiyi kapsayarak devasa bir teknolojik alan oluşturmaktadır. Öte yandan teknolojilerin giderek birbirine yakınlaşması ve benzeşmesi (convergence), bu teknolojileri kullanarak ortaya çıkarılan medya türleri arasındaki yakınlaşma ve benzeşme (convergence) süreciyle de paralellik göstermektedir. Böylelikle enformasyon ve iletişim teknolojileri bir yandan giderek daha yüksek oranda ciroya ve istihdam kapasitesine sahip hale gelen dev bir ekonomik alanı ortaya çıkarırken diğer yandan da bu teknolojilerin ortaya çıkardığı medya türleri ve bunların sunduğu içerikle tüm gündelik yaşamımızı kapsayarak bizleri giderek daha yoğun bir şekilde global egemenlik ilişkileri içine sokan bir sosyal dönüşümün alt yapısını sağlamaktadır. Bu nedenlerle enformasyon ve iletişim teknolojileri hemen tüm akademik disiplinlerin ilgi alanına girerek geniş bir literatür ortaya çıkarılmıştır. Buna paralel olarak enformasyon ve iletişim teknolojileri giderek daha yaygın bir şekilde politika oluşturucularının da gündemine girmektedir. Söz konusu literatürün ve gündemin merkezinde birbiriyle ilişkili iki kavram yer almaktadır ve enformasyon ve iletişim teknolojilerine ilişkin tüm tartışmalarda bu iki kavram anahtar bir konumdadır: frekans spektrumu ve bant genişliği kavramları.


Frekans Spektrumu ve Bant Genişliği


Frekans spektrumu teorik olarak 0 Herz ile sonsuz Herz arasındaki tüm değerleri kapsamaktadır. Bu nedenle ses, elektromanyetik ve ışık dalgalarının tümü frekans spektrumu içinde yer almaktadır. Ancak frekans spektrumu bir kıt kaynaktır ve bölüşümü politik bir perspektif gerektirir. Frekans spektrumunun ekonomik anlamda kıt bir kaynak olmasının bir çok nedeni vardır. Elektronik iletişim araçları belirli bir frekans değerini kullanmakla beraber gerek vericinin modülasyon gerekse de alıcının de-modülasyon için kullandıkları teknikler belirli bir frekans bölgesinin işgal edilmesine dolayısıyla da bir bant genişliğinin kullanılmasına neden olmaktadır. Bu nedenle örneğin FM yayınları için ayrılan bant içinde her bir yayın için 400 KHz.lik aralara ihtiyaç bulunmaktadır ve her bir yayın sadece yayın için tespit edilen frekansı değil 400 KHz.lik bir dilimi işgal etmektedir.


Öte yandan, kullanılan frekans değerine ve iletim tekniğine göre değişen büyüklükteki bir coğrafi bölgede ya da uzamda bir frekans değerinin en çok bir kez kullanılabilmesi de frekans spektrumunun kıt kaynak olmasının diğer bir nedenidir. Ayrıca yine kullanılan iletim tekniğine bağlı olarak alıcı ve vericiler harmonik ve gölge frekanslar gibi nedenlerle de bazı frekans bölgelerini israf ederler. Bazı frekans değerleri ise bazı servisler için uygun değildir ve kullanılamazlar. Tüm bu ve diğer başka nedenlerle frekans spektrumu kıt bir kaynak olarak ciddi bölüşüm sorunlarının odağında yer alır.



Bölüşüm için temel belge frekans tahsis (frequency allocation) planlarıdır ve bu planlar frekans spektrum yönetimi diye adlandırılan bir dizi ilke çerçevesinde hazırlanır. Ancak gerek planların hazırlanması gerekse de uygulanması aşamaları politik bir çok tercihi ve kabulü gerektirir ki tam da bu nedenle frekans tahsisi tekno-politik bir konu haline gelmektedir. Örneğin frekans tahsis planlarının hangi kamusal otorite tarafından yapılacağı ve uygulanacağı önemli bir politika faktörüdür. Amerika Birleşik Devletlerinde bu otorite Federal İletişim Komisyonu FCC gibi tek bir kurumken Türkiye’de tahsis planları hazırlama yetkisi iki kurum arasında bölüştürülmüştür. Türkiye’de Telekomünikasyon Kurumu yasayla tüm spektrumu bir çok servis için kapsayacak planlama yetkisine sahipken Radyo Televizyon Üst Kurulu RTÜK yayıncılık (broadcasting) bantları için frekans tahsisiyle yasal olarak görevlendirilmiş bulunuyor. RTÜK’ün kendisine yasa ile verilmiş olan frekans tahsis görevini bugüne kadar yerine getiremediği biliniyor. RTÜK oldukça geç bir süre içinde analog radyo ve televizyon yayınları için frekans tahsis planlarını Bilkent üniversitesine ihale ile yaptırmış ancak bu planların öngördüğü tahsis işlemini bir türlü yerine getirememiştir. Bu nedenle kamusal bir kıt kaynak olan yayıncılık frekans bantları bugün Türkiye’de özel ve kamusal radyo televizyon kuruluşları tarafından herhangi bir bedel ödenmeden kullanılmaktadır, muhtemelen bu durum yakın gelecekte de sürecektir. Türkiye’ye özgü gibi görünen bu durum, konunun tam anlamıyla politik bir bağlama sahip olduğunu göstermektedir. RTÜK açısından başarısızlık olarak nitelendirilebilecek bu tekno-politik durumun Telekomünikasyon Kurumu açısından da eleştirilebilecek yönleri olduğunu belirtmeliyiz. Yayıncılık dışı hizmetler için tüm spektrumun planlanmasıyla ve tahsisiyle görevli olmanın yanı sıra, enformasyon ve iletişim teknolojilerine yönelik çok sayıdaki kamusal düzenlemeyi yapmakla da yetkili olan Kurumun, daha çok cari teknolojik yenilikleri takip edebilmeye dayalı bir karar yeteneğiyle hareket edebildiği görülmektedir. Bu nedenle Kurumun kararları, gelişmeleri ulusal çıkarlar bağlamında yönlendirebilmekten oldukça uzak bir şekilde ve daha çok global teknoloji güçlerinin çizdiği kontrollü bir çerçeve içerisinde alınabilmektedir. Ayrıca gerek RTÜK’ün gerekse de Telekomünikasyon Kurumu’nun karar ve uygulamalarının Avrupa Birliği açısından da tartışılması gereklidir. Bu bağlamda Avrupa Birliği içerisindeki telekomünikasyon politikalarına ilişkin 1997 Green Paper çerçevesinde başlatılan tartışmaların (bkz. Simpson: 2000) Türkiye’de bu alanda politika oluşturucularının gündemlerini nasıl etkiledikleri değerlendirilmelidir.


Frekans spektrumu ile doğrudan ilgili bir kavram olarak bant genişliği kavramı ise enformasyon ve iletişim teknolojilerine ilişkin ekonomik analizlerde temel bir kavram haline gelmiştir. Basitçe iletilen veri miktarı olarak tanımlayabileceğimiz bant genişliği kavramı daha çok dijital teknolojiler için sıklıkla kullanılmaktadır. Telsiz iletişim teknolojileri açısından bant genişliği tasarrufu, bir başka deyişle frekans spektrumu içinde belirlenmiş bir dilimde daha çok veri iletebilme ya da aynı miktarda veriyi daha küçük bir frekans dilimi içinde iletebilme, iletim maliyeti açısından hayati öneme sahiptir. Dijital teknolojilerin yaygınlaşmasından önce, analog iletişim teknolojileri için de bant genişliği sorunu çeşitli tekniklerle aşılmaya çalışılmıştır. Örneğin kısa dalga bantlarında telsiz iletişimi için geliştirilen Tek Yan Bant (Single Side Band: SSB) modülasyon tekniği aynı miktarda veriyi daha küçük bir frekans diliminden iletmeyi amaçlamaktadır ve uzun yıllardan beri kullanılmaktadır (Wood: 1994, s. 143). Bant genişliği tasarrufu konusu dijitalleşmenin yaygınlaşmasıyla birlikte telli ve telsiz tüm iletişim teknolojilerini kapsayacak şekilde genişlemiştir.


Her bir telgraf ve telefon hattından daha çok sayıda iletim kanalı sağlamaya yönelik multiplexing tekniği bant genişliği tasarrufu yolunda atılan en eski adımdır. Bugün multiplexing tekniğinin açtığı yolda çok büyük mesafe alınmasına, bir çift bakır kablo üzerinden bile örneğin DSL teknolojisi ile 8 Mb/s seviyesinde veri iletmenin olanaklı hale gelmesine karşın bant genişliği kronik bir sorun olma özelliğini sürdürmektedir. Bu kronik sorunun çözümüne yönelik tüm çabaların ortak paydası daha az veri iletmektir. Örneğin Internet’te yaşanan sıkışıklığına çare olarak sunulan proxy gibi bir çok teknik, temelde gönderilmiş verinin en az sıklıkta tekrar gönderilmesi dolayısıyla da toplam olarak daha az veri iletilmesi esasına dayanır. Genellikle aynı bant genişliği üzerinden daha fazla veri göndermeye olanak sağladığı düşünülen sıkıştırma (compression) teknikleri ise temelde gönderilmesi gereksiz olduğu kabul edilen verilerin gönderilmemesi esasına dayanır. Sıkıştırma algoritmalarının dayandığı yararlı / yarasız bilgi ayrımı, sıkıştırma sonunda iletilen verinin kalitesiyle doğrudan ilişkilidir. Dolayısıyla her sıkıştırma çözümü aslında daha az veri iletimini önerir.


Bu nedenlerle, fiber optik, multiplexing ve sıkıştırma alanlarında sağlanan hızlı gelişmelere karşın bant genişliği yine bir kıt kaynak olma özelliğini sürdürmektedir ve günümüz iletişim teknolojilerinin tümü için temel bir ekonomik parametredir. Global enformasyon ve iletişim ağlarının alt yapısını oluşturan unsurlarda, örneğin aşağıda değineceğimiz uydularda kapasite fazlası ortaya çıkması, fiyatları genel olarak aşağıya çekmektedir. Kullanıcıların değil de hizmet sunucuların maliyetlerini ifade eden “ham” bant genişliği fiyatlarının her yıl yaklaşık % 10 düştüğü tahmin edilmektedir (Bonocore: 2001, s. 67). Ancak bu düşüşün aynı oranda kullanıcılara yansımadığı da görülmektedir. Öte yandan talep de sürekli artmaktadır.


Bu nedenle bazı dönemlerdeki ve coğrafyalardaki ciddi fiyat düşüşlerine karşın birim veri iletim maliyeti hiç bir zaman sıfırlanmayacaktır. Veri iletim talebi, şu ana kadar dışarıda kalmış yeni ve geniş coğrafyaların ve nüfus katmanlarının global enformasyon ve iletişim ağlarına katılmasıyla (ya da maruz kalmasıyla) hızla artmaya devam edecektir. Buna paralel olarak halen ağlara katılmış bulunanların kişi başına veri iletim talepleri de giderek yükselmektedir. Bu durumda bant genişliği sorununun süreklilik kazanması kaçınılmazdır. Internet gibi ağlarda en zayıf bağlantı noktasındaki sıkışıklığın tüm ağı etkilemesi durumu, bant genişliği sorununun bazı zaman ve coğrafyalar için daha da ciddi boyutlara ulaşmasına neden olmakta, bu gibi durumlar için özel ve kısmi çözümler aranması da kaçınılmaz olmaktadır.


Uydular


Global enformasyon ve iletişim ağlarının en önemli unsurlarından biri olan uydular, SSCB’nin 1957 yılında ilk insan yapımı uyduyu uzaya göndermesiyle başlayan uzay yarışında soğuk savaş taraflarının çok büyük ölçüde kamusal kaynak aktarmasıyla ortaya çıkan devasa bir teknolojik alanın ürünüdür. Yeryüzünden bakıldığında hep aynı noktada kalan (geo-stationary) uyduların ilki Early Bird ise Clarke kuşağı diye de adlandırılan yörüngeye ABD tarafından 1965 yılında yerleştirildi. Bunu 1967’de Intelsat II, 1969’da da Intelsat III uyduları izledi. Böylelikle Atlantik’in iki yakası arasında güvenilir ve düzenli bağlantının sağlanmasıyla global enformasyon ve iletişim ağlarının en önemli aşamasına geçilmiş oldu (Wood: 1994, s. 119-120). Özellikle 1990’li yıllarda Doğrudan Yayın Uydularındaki (Direct Brodcasting Satellites: DBS) gelişmeler global içerik sağlayıcıları için önemli fırsatlar yaratmıştır.


Öte yandan, doğrudan yayın uydularıyla bugün varılan noktaya, daha eski bir teknolojiyle ulaşma çabaları da dikkat çekicidir. Ufuk Boyu Televizyon (Over-the Horizon: OHT) yayıncılığı diye adlandırılan ve yüksekteki bir balondan yayıncılığı içeren teknik ilk kez ABD’nin Küba’ya karşı propaganda yayını olan TV Marti için 1990 yılında kullanılmıştı. Bu amaçla Florida açıklarında 3000 m. yükseklikteki bir balondan UHF bandındaki vericilerden yayın yapılmıştı. Aynı teknoloji Körfez savaşının hemen öncesinde Kuveyt tarafından Irak’a yönelik yayınlarda da kullanılmak istenmiştir (Wood: 1994, s. 244). Doğrudan Yayın Uyduları bu denemelerde sağlanandan daha büyük bir avantaj sağlayarak sınırları gerçek anlamda kaldıran bir yayıncılık olanağı sağlayabilmiştir. Bugün örneğin 42 derece Doğudaki Turksat 2 A uydusu Londra’dan Biskek’e kadar geniş bir coğrafyada güvenilir ve düzenli iletişim olanağı sağlamakta, makul sayılabilecek fiyatlardaki alıcı ve çanak anten sahiplerine doğrudan televizyon yayınları ulaştırabilmektedir.


Doğrudan Yayın Uydu pazarında Intelsat, Eutelsat ve Intersputnik gibi global güçlerin dışında ulusal uydularla yer alma kararı Türkiye açısından, uyduların fırlatılmasından işletilmesine kadar tüm aşamalarda Fransa merkezli Avrupa teknolojisinin doğrudan transferine dayalı bir strateji izlenmesi bakımından eleştirilebilir ve bir çok Avrupa ülkesinin kendi “milli” uydusu yerine Eutelsat gibi operatörlerin uydularının kullanılması önerilebilir. Ancak Türkiye bazı diğer ülkeler gibi (örneğin İsrail’in Amos uydusu) kendi uydularını devreye sokmayı tercih etmiş ve 1994 yılında ilk uydusu Türksat 1B’yi, 1996 yılında Türksat 1C’yi ve nihayet 2001 yılında da Türksat 2A’yı Fransız teknolojisiyle yörüngeye yerleştirmiştir. Bu tercihin, tıpkı frekans spektrumu gibi bir kıt kaynak olan Clarke kuşağındaki yörünge pozisyonları hakkında gelişmiş ülkeler lehine işleyen uluslararası kurallar göz önüne alındığında, doğru bir tercih olduğu ileri sürülebilir. Türkiye’ye tahsis edilmiş pozisyonların belirli sürelerde kullanılmaması durumunda talep eden ülkelerce kullanılabilmesi söz konusudur. Bu nedenle örneğin Yunanistan, Kıbrıs Rum Yönetimi ve Vatikan’ın ortak uydu girişimi Kyprosat’ın gecikmesi nedeniyle Yunanistan 39 derece Doğu pozisyonuna eski ve kullanım süresi kısalmış bir Alman uydusunu Hellas-1 adıyla yerleştirmiş ve pozisyonunu güvenceye almıştır.


Ancak Türkiye’nin uydular bakımından esas sorunu kapasite fazlasıdır. Türksat 2A’yı uluslararası piyasalarda pazarlamak üzere Monako’da kurulan EurAsiaSat şirketinin Genel Müdürü Türksat 2A’nın 2001 yılında %50 kapasiteyle çalıştığını belirtiyor. Ulaştırma Bakanı Oktay Vural da bu düşük kapasiteye işaret ederek “Türksat 2A’yı kullanmanın milli bir görev olduğunu” savunuyor ve hizmet sağlayıcıları bir bakıma tekno-politik bir tavıra davet ediyor. Ancak özellikle televizyon yayıncılığı alanındaki dijitalleşme sonucunda, eskiden analog teknoloji ile bir transponderden bir televizyon kanalı aktarılabilirken dijital teknoloji ile (MPEG-2 sıkıştırma ile) bir transponderden yaklaşık on televizyon kanalı aktarılması olanaklı hale gelmesiyle talepte bir düşüş kaçınılmaz olarak ortay çıkmıştır. Ayrıca 2001 yılındaki ekonomik kriz nedeniyle medya sektöründeki daralma talebi daha da düşürmüştür. Bunlara ek olarak yanlış fiyatlandırma politikaları nedeniyle Türksat uydularının örneğin benzer kapsama alanları için Eutelsat uydularından çok daha pahalı olduğu görülmektedir. Bariz fiyat farkı nedeniyle bazı Türk televizyon yayıncıları Eutelsat uydularında kalmayı sürdürmektedirler. Aynı gerekçeyle Azeri televizyon kanalı Space-TV örneğinde olduğu gibi Türksat’taki bazı yayıncılar da başka uydulara taşınmaktadırlar. Space-TV’nin tercih ettiği uydu, 1971’de SSCB önderliğinde kurulan ve 1992’de yeniden yapılandırılarak bugün uydu piyasasında önemli bir aktör konumuna gelen Intersputnik tarafından işletilmektedir. Interputnik son olarak Türksat 2C ve 2A’nın pozisyonu olan 42 derece Doğu pozisyonunun hemen bitişiğinde 40 derece Doğuda yeni bir uyduyu 2002 Haziran ayında yörüngeye yerleştirmiş ve bu coğrafyada yeni bir rekabet öğesi oluşturmuştur.


Televizyon yayıncılığı dışındaki veri iletimi bakımından da durum farklı değildir. Örneğin son olarak İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi bir uzaktan teşhis ve konferans projesi olan EMISPHER için Eutelat’ı tercih etmiştir. Öte yandan başta Türksat 1B olmak üzere Türksat uydularının toplam kullanım süreleri de giderek kısalmaktadır. Bu nedenlerle Türksat için yeni fiyat ve pazarlama politikaları acilen yürürlüğe konulmalıdır.


Güvenlik


Enformasyon ve iletişim teknolojileri açısından güvenlik konusu bir diğer merkezi öneme sahip tekno-politik konudur. Global ve yerel enformasyon ve iletişim ağlarından iletilen her türlü verinin güvenli bir şekilde istenilen kişilere ulaşması istenmeyen kişilere ise ulaşmamasının sağlanması olarak özetleyebileceğimiz veri güvenliği sorunu giderek global boyutta bir sorun haline gelmektedir. Günümüzde veri güvenliği sorunları bir yandan devletleri ve devletlerin bu sorunlar etrafında örgütlediği yeni birimlerini aktif rol üstlenmeye zorlarken diğer yandan da ölçek ve karmaşıklık bakımlarından ancak global işbirliklerini gerektirecek boyutlara ulaşmıştır. Soğuk savaş yıllarının tipik bir veri iletimi engelleme uygulaması olan jamming (istenmeyen frekansla aynı frekanstan gürültü yayını) bugün Iran’a yönelik bir televizyon yayını engelleme girişimi örneğinde olduğu gibi uydulara taşınmıştır. Hackerların veri tabanlarına yönelik saldırıları da bir çeşit jamming sayılabilir.


Verilerin istenmeyen kişilerin eline geçmesinin engellenmesi yönündeki çabaların ortak paydası ise şifrelemedir. İkinci Dünya Savaşı sırasında askeri bir uygulama olarak geliştirilen şifreleme teknikleri bugün ticari, kamusal ve kişisel tüm veri iletimini kapsayacak şekilde yaygınlaşmıştır. Gelişmiş bilgisayarlar daha güçlü şifreleme tekniklerine olanak tanıyorlar. Ancak aynı gelişmiş bilgisayarlar bu güçlü şifreleri kırmakta kullanılıyorlar.


Bu paradoksal durumun yanı sıra enformasyon ve iletişim teknolojilerinin ortaya çıkardığı yeni örgütlenme ve istihdam biçimlerinin de veri güvenliği açısından yeni olanaklara ve sorunlara yol açtığı gözlenmektedir. Bugün artık global ölçekte çok farklı coğrafyalardaki “işçileri” aynı işi yapacak şekilde örgütlemek olanaklıdır. Bu “dağıtık” veri işleme bir yönüyle verilerin güvenli olarak farklı yerlerde depolanmasına olanak tanırken diğer yandan da “dağıtılmış” işgücünden kaynaklanan güvenlik sorunları ortaya çıkmaktadır. Bugün çoğu Amerika merkezli şirket yüksek ücretlerle ABD vatandaşlarını istihdam etmek yerine Şanghay’da, Yeni Delhi’de ya da Hong Kong’da ikamet eden ancak on-line bir şekilde şirketin iş örgütlenmesine katılan düşük ücretli “sanal yabancılar”ı istihdam etmeyi yeğliyor (Tapscott: 1996, s. 6).


Ancak bu istihdam biçimi işten ayrılmaları da sıklaştırdığı için işten ayrılanlara bağlı güvenlik sorunlarının da artmasına neden olmaktadır. ABD şirketleri, kendilerine yönelik siber saldırılarda % 81 oranında işten çıkarılan ya da halen çalışmakta olup da şirketle sorunlar yaşayanların etkin rol oynadığını düşünüyorlar. Dolayısıyla bu yönüyle veri güvenliği sorununun sosyal politikalarla doğrudan ilişkili bir bağlama da sahip olduğu görünüyor. Benzer şekilde veri güvenliğiyle de ilgili bir diğer konu olan fikri haklar konusu, copyright / copyleft tartılmasında da vurgulandığı gibi yasal ve teknik olan bağlamlarının dışında da bağlamlara sahiptir. Telif hakkını korumaya yönelik güvenlik uygulamaları bir yandan ürünün fiyatını artırırken diğer yandan da kullanıcıları çeşitli kullanım zorluklarıyla karşı karşıya bırakmaktadır. Crackerlerin iştahını kabartan yazılımlar genellikle abartılı koruma yöntemlerine başvurmuş şirketlerin telifindeki yazılımlar olmaktadır.


Mobil iletişim araçlarından uydulara, fiber kablolardan avuç içi bilgisayarlara gündelik hayatımıza hızla giren yeniliklerin ortaya çıkmasını sağlayan enformasyon ve iletişim teknolojileri güçlü dönüşüm olanakları sunmaktadır. Ancak bu dönüşüm, teknolojinin toplumsal süreçlerden bağımsız bir değişken olarak ele alınmasıyla kavranamayacak kadar karmaşık bağlamlarda gerçekleşmektedir.


Kaynaklar:


Bonocore Joseph, (2001), Commanding Communictions: Navigating Emerging Trends in Telecommunications, John Willey, New York.


McLuhan M. ve Powers B. R. (1989), The Global Village: Transformations in World Life and Media in the 20th Century, Oxford University Press, New York.


Simpson Seamus, (2000) “Intra-institutional Rivalry and Policy Entrepreneurship in European Union: The Politics of Information and Communications Technolgy Convergence”, New Media and Society, vol.: 2(4).


Tapscott Don, (1996), The Digital Economy: Promise and Peril in the Age of Networked Intelligence, McGraw-Hill, New York.


Wood James, (1994), History of International Broadcasting, IEE History of Technology Series, Peter Pergrinus Ltd. London.






Ümit ATABEK Prof. Dr. Akdeniz Üniversitesi İletişim Fakültesi



Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir