Tercihleri, Tecritleri Oldu

Yönetmen İsmail Güneş’in önceki gün gösterime giren ‘The İmam’ filmi, yaklaşık 70 yıldır rejim tartışmalarının hep ilk sıralarında yer alan imam hatip liselerini (İHL) bir yönüyle yeniden gündeme getirdi.

Bugüne kadar çözümü noktasında politik rekabetin kurbanı olan sorunun dile getirilmesine, modern ya da postmodern muhtıralardan, ideolojik çekişmelerden, eylemlerden ve bildirilerden aşinaydık. Konu ilk defa beyazperdeye yansıdı ve konuya ilk kez bir imam hatip lisesi öğrencisinin gözünden bakıldı. Film her ne kadar farklı iki kesim ve düşüncenin çatışma alanı ve aracı kılınan öğrencilerin yaşadığı travmaları es geçip konuyu ‘imam hatipli oluşunu gizleme’ye ve bunun yalınkat sorgulanmasına kilitlese de konuyu farklı bir alanda ve farklı bir açıyla gündeme taşıdığı için önemli. Evet, pek çok İHL’li karşılaştığı baskı yüzünden kendini gizledi. Bu liselerde okuyan öğrencilerin her zaman ‘potansiyel rejim düşmanı’ olarak gören egemen, seküler ve resmi anlayış, ‘beşeri ve dini ilimleri bir arada öğrettiği’ bu okulları tercihe sunarken tecridini de hazırladı. On binlerce genç, müfredatı diğer liseler gibi devlet tarafından belirlenen bir lisede okuduğunu neden saklamak zorunda kaldı? İki ayrı dünyanın çatışma alanı içinde neden hep bu okullar kaldı? Sorun ideolojik mi, siyasi mi, yoksa bir eğitim sorunu mu? 28 Şubat sonrasında İHL mezunu kamu görevlileri, kimliklerini nasıl gizlemek zorunda kaldı? Soruları filmin yönetmen ve başrol oyuncusunun yanı sıra filmin galasına katılan, kamuoyunun yakından tanıdığı ünlü imam hatiplilere yönelttik.

Kayıtlara, Türkiye’nin yakın dönemde siyaset, toplum, din ve eğitim alanlarında en belirleyici rolü üstlenen 28 Şubat sürecini hazırlayan cümlelerin arasında geçen ve Refahyol hükümetinin Başbakanı olan Necmettin Erbakan’ın ağzından çıkan “İmam hatipler arka bahçemizdir.” sözü, halkın büyük teveccühüne mazhar olmuş bu liselerin başına patladı.

Yükseköğretim Kurumu (YÖK), sorunu kamuoyunda tartışmadan, özellikle bundan olumsuz etkilenecek kesimlere dahi haber vermeden katsayı farklılığını uygulamaya soktu ve binlerce öğrencinin üniversite hayalini karartarak onları mağdur etti. İHL’lerin önünü kesmek için yapıldığı herkesçe aşikâr olan bu uygulamadan İHL’ler ile birlikte bütün meslek liseleri kaderleriyle baş başa bırakıldı. Hükümetin, geçen yıl katsayı uygulamasını kaldıracağını ilan edip alelacele kaldırması, ancak bu uygulamanın daha sonra veto edilmesi, sorunu çözümlemek bir yana daha da zorlaştırdı. Başbakan’ın bunun üzerine ‘Toplum sahip çıkmadı.’ sözü konu ile ilgili tarihî sürecin bu dönemini hatırlatan cümle oldu. ‘The İmam’ın eksiği ve fazlasıyla konuyu beyazperdeye taşıyarak yeniden gündeme getirmesi bir yanıyla cevap niteliği taşıyor belki de.

Filmin gerçekleştirilen galasında görüştüğümüz ve 28 Şubat sürecinde hakimlik yapan bir yargı mensubu, imam hatip lisesi mezunu ve dindar olan pek çok kamu görevlisinin yaşadığı travmayı şu cümlelerle açıklıyor: “28 Şubat öncesinde dindarlığını ifade etmekte bir beis görmeyen insanlar, 28 Şubat’tan sonra bıyıklarını kestiler, eşlerinin başlarını açtılar. Çocuktur bir yerde söyler diye evde namaz kıldığını çocuklarından dahi gizleyen, kilitli odada namaz kılıp çocuk sorduğunda ‘Babam jimnastik yapıyor.’ dedirten örnekler vardı.” ‘The İmam’, sorunun iki motifini irdelediği film, bu yaşananlar göz önünde bulundurulduğunda oldukça hafif kalıyor. Yine sadece insan penceresinden bakarak ve hiçbir politik söyleme düşmeden işlenecek pek çok yönü var konunun. Ülkenin başbakanının ve kabinedeki pek çok bakanın İHL mezunu olmasına rağmen, ‘dinlerini de öğrensinler’ diye gönderildikleri bu liselerden mezun olanlar, diğer meslek liseleri mezunları ile birlikte üniversite eğitim hakkından şimdilik mahrum. En kapsamlısı TESEV tarafından yapılan araştırmalar da gösteriyor ki sorun, ne bir rejimin ne de siyasetin bir sorunu. Sorun bir eğitim, özelde de din eğitiminin sorunu. Ve bunun uzun vadede çözümünde siyasiler ve uzmanlar, hiçbir politik çıkar gözetmeden, konuya eğitim ve din eğitimi hakkı penceresinden bakmak durumundalar.

Başbakan konuya sahip çıksaydı galaya gelirdi

Filmde konu ile igili İHL’li oluşunu saklama ve bu saklama ile sorgulamayı işlediniz. Bakir ve malzemesi bol bir konu için bu az değil mi?

Hayır, hiçbir film bir sorunu bütünüyle tartışamaz. Bir konunun sadece bir sorunundan bir ‘leit motiv’ çıkarır bir film yaparsınız. Türkiye’de 2,5 milyon İHL mezunu var, her birinin hikayesi, çektiği sıkıntı farklı. Bana saklanmak ve ‘ölü yıkayıcı olmak’ ile ilgili bir proje geldi. Biz sadece bir kısmına parmak bastık. ‘Bu insan korkulacak biri değildir.’ dedik sadece.

İHL mezunu olmuş olsaydınız film daha farklı olur muydu?

Olmazdı. Çünkü yönetmen adam öldürmemiştir; ama adam öldürmeyi anlatabilir. Sanatçıyı, sanatçı olmayandan ayıran budur biraz da. Bu yüzden saklanma duygusu bana uzak değil. Ülkücü kökenli biriyim. Bu sektöre girebilmek için çok sakladım kendimi. Saklanmanın ne demek olduğunu, insana ne sıkıntılar verdiğini, insanı nasıl kendi içinde tutarsızlıklara sevk ettiğini biliyorum. İçki ikram edildiğinde ‘Dindarım içmem’ demiyor da ‘Midem ağrıyor’ ya da ‘Benim sarhoşluğum çekilmez, görsen utanırsın’ gibi başka yalanlar uyduruyorsunuz. Çünkü içki içmek bir hayat tarzı, bir ritüel, bir ibadete dönüşmüş.

Başbakan, İHL sorununu, toplum sahip çıkmadığı için çözemediklerini söylemişti. Film bir cevap mı, ‘buyurun konuyu sinemaya taşıyoruz’ diyerek?..

Toplumun sahip çıkmadığı görüşüne asla katılmıyorum. Eğer Başbakan konuya bireysel olarak sahip çıkıyorsa bugün filmin galasına gelirdi ya da Kültür Bakanı’nı gönderirdi. Sadece bu film için de söylemiyorum. Bu kadar az sayıda film çekiliyor bu ülkede, açılışlarda galalarda başbakan olmak, kültür bakanı ev sahibi olmak zorunda. Biz Sümerleri, Mısırlıları ürettikleri sanat eserlerinden biliyoruz, oynadıkları futboldan değil. Ama başbakan ve bakanlar futbol müsabakalarına gidiyor.

İHL’ler Türkiye için bir model olabilirdi

İHL’ler hep ideolojik, siyasi sorunlarla gündeme geldi. Neden?

İHL’lerle ilgili sorun aslında bir eğitim, özelde de din eğitimi sorunudur. Bugüne kadar soruna eğitim ve din eğitimi açısından değil de politik ve Cumhuriyet’in refleksleri açısından bakıldığı için bir sorun oldu. Konunun politik yönünün sıfırlanması mümkün değildi belki. Hiç değilse ağırlıklı olarak eğitim penceresinden, eğitim planlaması bakımından bakılabilseydi; bu kadar büyümezdi sorun. İHL’lerin azaltılmasını ya da çoğaltılmasını isteyenler konuya eğitim açısından bakmadıkları için sorun büyüdü.

Yani hem taraf hem karşı olanlar doğru bakamadılar soruna.

Evet, doğru bakamadılar. Aslında Türkiye’ye Osmanlı Devleti’nin bir bakiyesi olarak bakılabilseydi; İHL formülü, dünya için de model olarak önerilebilecek iyi bir formül olmuştu.

Hangi bakımdan model olabilirdi?

19 ve kısmen 20’nci yüzyılın bir kısmı dini eğitimlerle model eğitimlerin iki ayrı kutup olarak kategorize edildiği bir dönemde, hem beşeri ilimleri hem klasik dini eğitimi de içine alan bir modeldi. Ancak bunu biraz daha kurumsallaştırmak ve geliştirmek yerine, din eğitimini parti politikası bakımından anlamlı bir yere oturtamamış siyasi güçler bunu görmek yerine, yok kabul etmeyi tercih ettiler ve bunun üzerinden politika ürettiler. Bu da maalesef bugünkü tıkanmışlığı getirdi.

Devletin yasal bir okulunda okuyan bir öğrencisi burada okuduğunu neden gizler?

Bu liselerde okuduğunu gizleyen de ekranda buralarda okuduğunu bağıran da benzer psikoloji içinde.

Nedir bu psikoloji?

Bu ezilmişlik, yenilmişlik, sindirilmişlik psikolojisidir. Bu tam da Türkiye Cumhuriyeti’nin dünya devletleri içinde taşıdığı devlet psikolojisidir. Suç her zaman yenilenin değildir ama. ‘İHL’de okuduğunu neden gizliyorsun?’ sorusu suçlayıcı bir sorudur. Bu ülkeyi yönetenler, Türkiye’nin eğitim planlamasını yapanlar bu soruyu kendilerine sormalılardır, bu okullarda okuyanlar neden kendilerini saklıyorlar diye.

İKİ DÜNYA ARASINDA SAKLAMBAÇ: İMAM HATİP LİSESİ

Saklanma sadece İHL’lilerde değil

Eşref Ziya (The İmam’ın başrol oyuncusu): Sarıyer İHL’de okudum; ben ama hiç saklamadım burada okuduğumu. Toplumsal baskıyı hisseden ve İHL’li oluşunu gizleyen pek çok arkadaşım oldu. Bu sadece İHL’lik sendromu değil. Merkeze hakim olan kültüre karşı çevrenin, gettonun, varoşun, merkezde olma istemesi; ama olamaması ile başlayan bir sendrom, bir kompleks. Nerede oturduğunu sorduğunuzda adam ‘Etiler’in arkasında.’ diyor. Etiler’in arkası Armutlu ve gecekondu bölgesi. Etiler’in arkası diyerek, merkezle tanımlayarak semtini meşrulaştırmak istiyor.

Niyet baştan buydu, sonuç da değişmedi

Muhsin Yazıcıoğlu (BBP Genel Başkanı): Celal Bayar’a diyorlar ki “Sen ‘Atatürk seni sevmek ibadettir.’ diyordun, ne oldu da imam hatip okullarını açtırdın?” O da diyor ki: “Biz balonun havasını aldık.” Yani başından itibaren Anadolu çocuklarının, ailelerinin hassasiyetleri dolayısıyla bu okullara gönderilmesi, başka okullara devletin belli kurumlarına girmemeleri ile sonuçlandı. Aslında bu niyet baştan böyle olduğu için sorun hep böyle devam etti. Halbuki Türk insanının inanç ve değer yargılarına, kimlik değerlerine saygılı kalarak bir eğitim sistemi oluşturulsaydı milletle devlet arasında bir çelişki, dağa çıkan eşkıya, terörün malzemesi olacak ya da milletin parasını çalacak nesiller çıkmayacaktı. Çünkü vicdanlarını harekete geçirecek Allah korkusu, vatan ve millet sevgisi aşılanmış olacaktı.

Sorun sekülerleşme ile dinî hayat arasında

Süleyman Gündüz (Milletvekili): İHL’lerin karşılaştıkları sorun, sekülerleştirme ile dini hayat arasındaki çelişkiden kaynaklanıyor. Hangisi dominantsa diğeri üzerinde baskı oluşturuyor. Türkiye’de de olan şey budur; 150 yıllık sekülerleşme ile dini hayat arasında çıkan çatışmanın sonucu bu. Başka bir ülkede de tersine işler durum; dini hayat, seküler hayatın üzerinde baskı oluşturur. İHL’ler insanların, dinlerini daha iyi öğrenmeleri amacıyla çocuklarını gönderdikleri okullardır. Ülkemizde din alanında herkesin konuşabilir olması en ciddi sorunlardan biridir. Yapılması gereken şey, İHL’lerin de bireylerin dinlerini öğrenmesi için bir eğitim kurumu olarak görülmesini sağlamak ve dini öğrenimi daha doğru bir zemin üzerine oturtmaktır.

Çatışmanın ceremesini İHL’liler çekti

Ahmet Şişman (Ensar Vakfı Başkanı): İHL’lerdeki öğrenciler iki ayrı dünyanın çatışma alanında kaldı. Burada kalmak mı onlara toplumsal baskıyı daha çok hissettirdi?

Bir kesim var, dine ve dini öğretilere karşı olan, başka bir kesim daha var, bunlara taraf olan ve uygulayan. İkisi arasındaki mücadele alanı ve mücadele aracı İHL’ler oldu. Bunun ceremesini de bu okullarda okuyan öğrenciler çekti. Bugün Türkiye eğitim sistemi içinde İHL’lerden çok daha fazla İHL’deki öğrencilerin zihniyetinde insan var. Aynı zihniyette olmalarına rağmen mağdur olmadılar. Türkiye’deki şabloncu bir kesim sadece İHL’leri mahkum etti.

Kişi okuduğu liseyi neden gizler, siz gizlediniz mi?

Ben okurken de bitirdikten sonra da bunu gizleme gereği duymadım. Bununla her zaman gurur duydum. Bunu gizleyenler toplumsal baskıdan dolayı gizlemiş olabilir. 1973’ten sonra İHL’liler kendilerini gizleme ihtiyacı duymadı.

Gizlenme, kimliğin gelişmemesinden değil

İbrahim Solmaz (Önder Başkanı): Aslında İHL diye bir sorunu yok bu ülkenin. Bugün bile İHL’lerin üniversiteye girişinde yaşanan sıkıntı Türkiye’de YÖK diye bir sorunun olmasından kaynaklanıyor. YÖK’ün yaptığı yanlışlıklar neticesinde İHL’li öğrencilerin mağduriyeti var. İnsanlar dinini öğrenmek istiyor; ama buna fırsat verilmiyor. İHL’lilerden dünya görüşü olarak rahatsız olan birileri, bu okullardan mezun olanların ülkeye sahip çıkışlarını, her kademede görev alışlarını engelleyemeyince, bulunduğu mevkide İHL’lerde okuyanların önünü kesiyorlar. Mesela, hakimlik, savcılık ya da öğretim görevlisi sınavlarında yazılı sınavları kazanan İHL mezunları, mülakatta eleniyor. Öğrenciler bakıyorlar ki; İHL’li oluşlarından dolayı önlerine engeller konuluyor. Bunları aşabilmek için bazıları kendilerini gizlemek zorunda kalıyor. Yoksa zayıf oluşlarından, kimliklerinin gelişmemiş olmasından değil.

Kimliklerini çocuklarının ismiyle gizlediler

Lütfullah Kervankıran (Avukat): İmam hatipte okuduğunuzu, okurken ya da daha sonra gizlediniz mi?

Kayseri İHL mezunuyum. Okurken bir Anadolu şehrinde olduğum ve herhangi bir toplumsal baskı olmadığı için gizleme gereği duymadım hiç. Bilakis övünülecek bir şeydi İHL’de okumak. Ama üniversiteye geldiğimde İHL’li olmanın ne anlama geldiğini, dini vakıfların dışında, hiçbir yerden burs alma şansımın olmadığını öğrendim. Belgelendirmemiz gerekmiyorsa ‘mezun olduğu lise’ bölümüne İHL değil başka bir okul yazardık. Sosyal olarak farklı kesimlerle ilişkideysen, İslamî cemaatlerin dışındaysan İHL’li oluşunu zaten gizliyorsun. Hassas bir kamu görevinde bulunuyorsan ve bulunduğun ortamda İHL mezunu olman, senin bütün erdemlerinin yok sayılmasına ve belden aşağıya vurulmasına neden oluyor ve gizleniyorsun.

İHL’ler iki dünya arasında kalmışlık duygusu hisseder mi?

O, kişinin, kültürel seviyesine, medeni cesaretine bağlı. Kendini meşru görüyorsa kendini rahatça ifade edebilirler. Ama o baskıyı kaldırabilecek kültürel donanıma ve bu donanımın verdiği cesarete sahip değilse utanmaya, kimliğini gizlemeye, kimliğinin aksine davranışlar sergilemeye başlar. Bunun pek çok örneğine şahit oldum. Bazıları çocuklarının isimlerini, hangi toplumsal kesime ait oldukları anlaşılmasın diye ilginç isimler koydu, kurdukları aile ve sosyal ilişkiler itibarıyla çok farklı görüntüler vermeye çalıştı. Evet İHL mezunu olmak sosyal bir baskıya sebep oluyor; merkeze değil, priferiye, varoşa ait oluşun imajını verdiği için. Bir de ideolojik baskı var. Birileri sosyal birileri ideolojik kaygıdan dolayı İHL’li oluşunu gizliyor. Biraz da paranoya var bana kalırsa.

16.10.2005
BURHAN EREN/ZAMAN

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir