Tesbihine devam edemeyen çiçek

Lodos dalgaları birbirleriyle boy ölçüşmeye çağırdığında bu daveti ancak uzaktan izleyebilirdi balıkçılar. Deniz kurdu da olsalar boylarının ölçüsünü bilir, balıkları bile dehşete düşüren bu fokurtuyu nargilelerine hapsederlerdi kıyı kahvelerinde. Üsküdar’ın Üsküdar, lodosun lodos olduğu zamanlardı… Deniz üzerinde ne varsa kıyıya silkelemiş, meydanı boş bulan dalgaların başı göğe ermişti. Reisler dümeni rüzgâra bırakıp kahvehanelere, Boğaz’ı seyredenler ise pencerelerini saksılara bırakıp seccadelerine koşmuşlardı. İşte böyle bir günde kıyıda belirdi siluetler ve gölgeden kayıklarını dalgaların içine sürdüler. Gözleri iyi seçenler şahadet ettiler ki ne kayık ne adamlar gölgedendi. Etten kemiktendiler, üstelik sarıkları vardı. Üsküdar’dan açılıp, Sarayburnu’nun yolunu tutmuşlardı. Ne yol ama! Birazdan kayık suya gömülecek, gölgeden yolcularını güneşin uzanamayacağı derinliklere gönderecekti. Yolculardan biri her şahlanışta kayığın küpeştesine sarılıyor, dizginlerine yapıştığı bu deniz atının kendilerini sırtından atacağı ânın dehşetiyle dualar okuyordu. Ta ki şeyhinin ılık sesini duyana kadar: “Ne o derviş Mehmet, korkuyorsun galiba!”, “Evet, haklısınız efendim.” dedi derviş Mehmet, “Ölümle aramızda ince bir tahta parçası var yalnız!” Şeyh dalgaların yüksek sesle yaptıkları konuşma bitinceye kadar sustu. Sahile varıp karaya adım attıklarında ise derviş Mehmet’e dönüp; “Artık ölümle aramızda o ince tahta parçası da kalmadı!” dedi.


Bursalı İsmail Hakkı’nın sevgi diliyle bu âleme gelen nâdir Mahmud’lardan biriydi Aziz Mahmud Hüdâyi. 1541’de Mahmud olarak doğdu. Aziz ve Hüdâyi kelimeleri isminin iki yanına kanat olup onu manevi iklimlere uçurana kadar bakın başına neler geldi: İlim tahsili için adım attığı İstanbul elinden tuttuğu gibi doğru Küçükayasofya Medresesi’ne yerleştirdi onu. Çok geçmeden hocalarından Nazırzâde’nin pırlantası oldu. Nazırzâde nerede nâibi oradaydı. Edirne, Şam, Kahire… Bir de gözünü açtı ki Bursa’daydı. Hem de kadı olarak! Hüküm vermek zordu. Hele bir kadın şikayetçiyse. Kadın üç günün hesabını soruyordu kocasından. “Üç günde hac mı olurmuş!” diyordu. Adam ısrarlıydı. Hacca gitmiş, tavaf etmiş, zemzem içmişti. İnanmıyorlarsa diğer hacıların dönüşünü bekler, orada olup olmadığını sorabilirlerdi. Kadı Mahmud’un gözlerindeki şüpheyi fark eden adam sonunda dayanamadı ve; “Yoksulluktan dolayı bu sene de hacca gidemeyince Eskici Mehmed Dede’ye başvurdum. O da benim gözümü yummamı istedi. Gözümü açtığımda Kâbe’deydim!” deyiverdi. Kadı bunun mümkün olamayacağını söyleyerek ifadeyi reddetti. Ta ki hacılar dönünceye kadar. Şahitler aynı şeyleri anlatınca dehşete düşen Kadı Mahmud soluğu Eskici Mehmed Dede’de aldıysa da onun “Nasibiniz benden değil, Üftâde Hazretleri’ndendir!” sözüyle vuruldu. Çaresiz Üftâde Hazretleri’ne koşan bu yaralıyı Üftâde Hazretleri de talebeliğe kabul etmedi ve; “Gidin Kadı efendi! Şaşaalı bir hayatınız var. Bu kapı ise yokluk kapısıdır!” diyerek kapattığı kapının yanı başında ona yepyeni bir kapı açtı: Sınav kapısı.
Kadı Mahmud’u sırığa takılmış ciğerlerle sokaklarda görenler delirdiğine hükmettiler. Koskoca Bursa Kadısı kaftanıyla ciğer satıyor, peşine takılan bir kedi ordusunun başında hezimete uğramış bir kumandan gibi yürüyordu. Nefse karşı verilen savaşın galibiydi halbuki o. Hezimete uğrayanlara gelince; kibir, gurur ve kendini beğenmişlikti. İkinci sınava gelince, doğrusu hiç de kolay değildi. Bursa Kadısı’ndan dergâhın hela temizliğine bakması istenmişti bir süre. Kadı Mahmud bir an bile tereddüt etmedi eline süpürge almak için. Yalnız bir sınavı daha oldu ki az daha kaybedecekti. Temizlik yaparken duyduğu ses: “Ey ahali! Şehrimize yeni kadı geliyor!” diyordu. İçinde bulunduğu durumu düşündü. Şeyhini dinleyip, kadılıktan ve müderrislikten istifa etmiş, varını yoğunu yoksullara dağıtmıştı talebe olabilmek için. Ve işte şehre yeni bir kadı geliyordu. Tam sınavı kaybetmek üzereyken hocasının mübarek yüzünü ve ona verdiği sözü hatırladı Mahmud. Bir gayretle toparlanıp nefsine son bir darbe vurabilmek için süpürgeyi fırlatıp sakalıyla temizliğe devam etmek istedi. Tam bu sırada Üftâde Hazretleri göründü kapıda ve; “Evlâdım! Bilirsin ki sakal mübarek bir sünnet-i seniyyedir.” diyerek ona mani oldu ve temizlik görevinin bittiğini bildirdi.
Artık kış geceleri sabah ezanından önce uyanıp abdest suyunu ısıtıyordu hocasının. Yeni görevi buydu. Ancak bir kez uyanmakta gecikti de soğuk suyu nasıl dökerim hocamın ellerine diye soğuk terler döktü Mahmud. Oysa, “Su biraz fazla ısınmış evladım!” demez mi Hz. Üftâde! “Isıtamadım ki!” diye özür beyan ederken Mahmud, “Bu su odun ateşiyle değil gönül ateşiyle ısınmış!” diye fısıldamaz mı ona. Ve bir gün kırda herkes demet demet çiçek taşırken kendisine, sapı kırık solgun bir çiçeği getiren Mahmud’a sormaz mı; “Neden?” diye. İnlemez mi Mahmud başını eğip; “Efendim, hangi çiçeğe elimi uzattıysam onun tesbihini duydum. Zikre mani olmaya gönlüm razı olmadı. Çaresiz tesbihine devam edemeyen şu solmuş çiçeği buldum!”
“Padişahlar ardında yürüsün!” diye dua etti hocası Aziz Mahmud Hüdâyi’ye. Yürüdü de. Evliya Çelebi’nin ifadesiyle “Yedi padişah elini öptü Hüdâyi’nin.” Onlarla halk arasında bir köprü kurdu. Sultan 3. Murad’a şöyle yazmıştı bir mektubunda: “Sultanım! Eğer halka şefkat ve merhametle muamele etmezseniz ihanet etmiş olursunuz. Bu durumda onlar kırık gönüllerle nefret içerisinde yüz çevirirler sizden. Yapa geldikleri hayır dualarını da keserler!” Sultan Ahmet’e gelince Hüdâyi’nin “Bizi sevenler denizde boğulmasınlar, yaşlılıklarında muhtaç olmasınlar, imanlarını kurtararak ölsünler ve öleceklerini bilsinler!” duasından nasibini almış olacak ki, ölmeden bir gün önce meçhul kimselere selam vermeye başlar ve ne oluyor diye soranlara şu cevabı verir: “Görmüyor musunuz sahabileri! Bana hazırlan diyorlar. Yarın Peygamber Efendimiz’e gidecekmişiz!”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir