TESETTÜR ESTETİĞİ VE MAHREMİYET

TESETTÜR ESTETİĞİ VE MAHREMİYET

Eski evleri,bahçelerini hayal ediyorum da… İç avlular varmış yüksek duvarlı. Dış kapıdan girenlerin ayak sesleri dahi duyulacak kadar sessiz… Ne motor gürültüsü, ne korna sesi…

Dallardan düşen dutların bile “paat” diye şerbetlenmesine kulak misafiri olunurmuş..
İnsanların kendilerini böylesine dinleyebildiği bir ortamda kimi zaman ekmek pişirmek için yakılan tandırda çalı, çırpı ve odunların çıkardığı sesler duyulur, fırının artık kıvama geldiği anlaşılırmış…

Eş dost, komşu, akraba geldiğinde, kadınlar sedirin bir tarafında erkekler, diğer tarafta oturur, kadın kadına sohbet olduğu için ne erkek kadına, ne de kadın erkeğin sohbet ortamına karışırmış. Kaç göç olmaz, kapıyı evin gelinlik kızı ya da askerliği gelmiş delikanlısı açar, gelen misafirleri haneye buyur edermiş.

Başlarda has pamuktan yemeni, eller ya oklavadan ya da bağ bahçe çapalamaktan biraz sertleşmiş olsa da anneler her dem bakımlı, pak ve temiz…

Bu mücerred ortamda,lise mezunları çoğaldıkça ve tek tük üniversite bitirip doktor olmuş abiler hatta ablalar geldikçe, evlerin yüksek duvarlı bahçesinin iç avlusundan daha başka bir dünya olduğunu duymaya ve merak etmeye başlamış sonraları gençler

Ele karışacak, gurbet ellerde okul okuyacak ama nereden çıktıklarını, örf ve adetleri unutmamaları gerek…

Üniversite de başörtülü okunacaktı ama… Yemeni ile okula gidilmezdiki,alternatif olabilecek de başörtüler de yoktu pek

Pardesüler desen bir garip ve tek tip …

Buna mukabil örtünme algılayışları çeşitli…Yüzene peçe örteni mi dersiniz. Sesi belli olasın diye ağzında bakla ile konuşmaya çalışanı mı.. Yoksa eldiven takıp bir de simsiyah güneş gözlükleri ile tamamen gizlenmeye çalışanları mı

Çarşafa yakın giyinenler, simsiyah başörtülerini burunlarının üzerine kadar örtenler, sınıfta erkeklerin önünde oturup da hocayı daha rahat dinlemek isteyen kızları ayıplayanlar, kütüphane memuru ile muhatap olur diye kütühaneye gitmeyenler…

Her sosyal toplum ve cemaat mensupları kendi kıyafet tarzlarını oluşturmaya çalışırken aşırı bir aynileşme, yani benzeşme olmuş, memleketinden gelirken YEMENİSİ üniversiteye uygun değil diye düşünenler bir birinden garip ve zevksiz kıyafetlere bürünmeye başlamışlardı.

Bol etek giyenler altlarına pantolon erkek işidir diye başka bir şey giymedikleri için otobüse binerken, bankta otururken oldukça sıkıntı çekmiş, kot pantolon üzerine pardesü giyenler ise dahi bir large yani geniş meşrepli olarak algılanmaya başlamıştı.

Tesetter ne idi.

Tesettür bir diğerine öykünerek kapanmak mıydı?

Mahremiyeti setredecek bir giyisi ile halk içine çıkma özgürlüğü mü?

Hiç kimse bunun derinlemesine araştırmasını yapmamıştı.

Ne gördü ve buldu ise onu uyguladı.

Hele bunu yapanlar hukukçu, tıbbiyeli olunca daha bir kabul gördüler. Etkide bulundular.

Tesettür ipeğe bürünmüştü. İpek de desene. Desenler ise markaya.

Yoksa nasıl olacaktı ki tesettür.

Ve tesettürten önce tesettür estetiği gelmeye başladı.

Artık yeni bir nesil yetişmişti.

Bir lokma bir hırka yeter diyenler gitmiş,

Bağdat Bağdat, Yaralı Bağdat marşlarını dinleyenler kalmamıştı.

Artık siteler, modern yerleşim alanları, yazlıklar, kışlıklar, 4 x 4 kullanmak moda olmaya başlamıştı.

Araçların arkasında tenis raketleri, Dubai’ye yapılan hafta sonu gezileri,

Bir zamanlar kalın kalın dini kitapların süslediği raflarda yer alan klasik müzik CD’leri,

Yer sofrası ve minderi yerine, Yataş, İstikbal , Bellona, İpek Mobilya’dan öte, özel yapım ev mobilyaları…

Şömine başında yapılan akşam sohbetleri,

Ve bütün bu değişim şoku içerisine yaşanan tesettür bunalımı…

Önce estetik.. ardından tesettür, sonra da mahremiyet…

Hangisi nasıl ve hangi öncelikle olmalıydı?

Tesettür estetiği oluşturalım derken mahremiyet unutulmamalıydı.!

Sahi tesettür estetik için mi mahremiyet için mi?

Peki neden o zaman estetiği tesettürün önüne getirerek mahremiyeti kurban ediyoruz.

Vakko eşarp, Aker Başörtüsü, Tekbir türban ve diğer onlarca marka…

Hepsi bizim adımıza estetiğimize yön veriyorlar.

Tesettür anlayışımızı da estetik anlayışımız gibi bu ve benzeri markalara ihale etmişiz.

Mahremiyet… onu da yeni tanıştığımız toplum ortamına, kültürüne…

Fonksiyonel bir tesettür, estetiği ve mahremiyeti bir arada barındıramaz mı…

Pek ala mümkün.

Hani buna kafa yoranlar.

Sahi neredesiniz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir