Toplumsal şizofreni ve basın

Bugünlerde ülkemizde alevlenen laiklik tartışmaları, ister istemez sosyal şizofreni çağrışımı yapıyor zihinlerde. Şizofreni için yapılan tanımlarda şöyle denmektedir: “Hastaların çoğunda takip edildiklerini, öldürüleceklerini, aleyhlerinde komplo-tuzak kurulduğunu düşünme ve korkma görülebilir. Bir kısmı kendileriyle ilgili yayın yapıldığı düşüncesiyle çevreden, televizyondan gazetelerden rahatsız olabilirler. Bazıları kendileri ile konuşan, kendilerine emreden, hakaret eden, hareketleri hakkında yorum yapan sesler işitebilirler…”

Son günlerde toplumun belli kesimlerinde bu türden şizofreni belirtileri oldukça yoğun bir şekilde ortaya çıkıyor. Nitekim Büyükşehir Belediyesi’nin Bakırköy ilçesinde yapmakta olduğu bir havuzla ilgili tartışmalar dolayısıyla; Bakırköy Belediye Başkanı Ateş Ünal Erzen, “bu yapıtın laik cumhuriyete aykırı olduğunu” söyledi. Hatırlarsanız, yolsuzluktan dolayısı mahkeme önüne çıkan Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi rektörüne destek vermeyi de birileri “laik cumhuriyete sahip çıkmak” olarak tanımlamıştı. Oysa bu işlerin laiklikle , cumhuriyetle ne ilgisi var?
Her işi uzmanına bırakmak gerekirken, her olayı laiklikle, cumhuriyetle veya çağdaşlıkla bağlantılı olarak düşünmek neyin nesi? Mesela bir yapının çirkinliği söz konusuysa, estetik felsefesi uzmanları ve mimarlar bununla ilgilenmeli. Hukuku ilgilendiren meseleleri de başkaları değil, hukukçular tartışmalı. Zaten sağlıklı toplumlarda herkes kendi işiyle ilgilenir. Bizdeki, gibi saçma sapan laiklik tartışmaları, dünyanın hiçbir yerinde yok. Laikliğin anavatanı olan Fransa’da bile yüzyıl öncesinde kaldı böylesi tartışmalar. Bugün her şey yerli yerinde oturmuş durumda. Bunda Fransız aydınlarının çok büyük katkısı olmuş. Albert Camus ve Roger Garaudy gibi büyük insanları yetiştirmiş olan bir toplumda kimse böyle basit tartışmalarla zaman geçirmez. Özellikle de basın son derece şuurlu ve sorumlu davranır. Bizde ise daha çok kafa karıştıran bir basın var. Nitekim Cenab Şehabettin’in bundan tam yüz yıl önce yazdığı bir yazı ülkemizde basının hala yerinde saydığını gösteriyor. İşte o yazıdan bazı alıntılar:
“Gazeteler halkın arzu ve isteklerinin tellalıdır, devlet memurlarının davranışlarını düzene sokarlar. Gazete, millet ile hükümet arasında -her gün görevlerini hatırlatan- bir tercümandır. Matbuat elinde bir meş’ale ile halkın, kamuoyunun önüne düşer: Olayların karanlık köşelerini aydınlatır, okuyucuların gözünde bilinmez, belirsiz, gizli kalan şeyleri siler ve gerçekleri göstermeğe çalışır. Saf görünmek isteyen lekeleri, ikiyüzlülüğe bürünen fesat ve suçları, çırılçıplak ortaya atar. Yüzyılın tarihi içinden gazeteleri çıkarınız: Her şey yoğun bir karanlık içinde kalır. Gazeteciler -söz yerindeyse- millet ordusunun süvari fırkasıdır: İç ve dış düşmanlara karşı ilk hücum onlardan beklenir… Gazete muharriri yalnız davasız bir tarihçi, küçük bir Herodotos değil, aynı zamanda bir uyarıcı ve öğüt vericidir. Her sabah okuyucularını uyarır, fakat ayaklarından çekerek değil, gözlerine gazete dediğimiz pulverizatörle dâima taze hadiselerin tozlarını püskürerek… Gazete yazarla okuyucunun daimi buluşma yeridir; her gün orada buluşurlar.”(Zaman Gazetesi, Zamanüstü yazılar. Asıl metin, Cenab Şahabeddin’in 1908 yılında Tanin gazetesinde yayınlanan ve daha sonra Evrak-ı Eyyam adlı eserinde yer alan “Gazetecilik”, “Gazete ve Gazeteciler” ve “Muhabirler” adlı yazılarından kısaltılarak ve sadeleştirilerek alınmıştır.)
Devam ediyor Cenap Şehabbettin: “Gazeteci bütün yetenekleriyle, beyniyle uyanık durmalıdır. Bu yorucu bir şeydir; bununla beraber cimnastik gibi ruha biraz alıştıktan sonra, o kadar tatlı gelir ki adeta bir tutku hâlini alır. “
Ve işte ideal gazeteci tarifi: “Bizde muh(a)birlik sanatı hemen hemen hiç bilinmemektedir. Bizde muh(a)bir hemen hemen hiç yoktur. Böyle olduğu için hadiselere ait sütunlar uzayıp giden tefrikaların, dedikoduların hücum ve işgaline uğramaktadır. Avrupa’da muh(a)birlerden beklenen görevleri tam anlamıyla yerine getirebilecek muh(a)bir bizde yoktur. Avrupa’daki muh(a)birler zekâları, faaliyetleri, sür’atleri, nüfuz kabiliyetleri itibariyle insandan ziyade bir şeydirler. O kadar hassas, o kadar zeki, öyle yüksek kavrayış sahibidirler ki bir ses, bir koku, bir sandalyenin konumu onlar için birer bilgi kaynağıdır, sanki yalnız gözleriyle değil kulaklarıyla, burunlarıyla, bütün duygu organlarıyla görürler. Çok iyi bir fikrî eğitim almışlardır. Geniş bilgi sahibidirler: Mevcut antlaşmaların şartlarını, bütün muâhedenâmeleri; kongrelerin, konferansların ayrıntılarını; devletler hukukunu, devletlerin siyasî geçmişlerini ve gelişmeleri bilirler; birçok bilim dallarından haberlidirler. Hattâ kimyadan, İbnü’r-Rüşd’ün felsefesinden, Kırgız tarihinden, her şeyden az çok vukuf ile bahsederler. Bulundukları noktadan kımıldamaksızın cihanın uzak bir bucağında zuhur eden hadise hakkında ayrıntılı bilgi verebilirler. Avrupa’da muh(a)birler havadis makinası haline gelmişlerdir. Ciddi ve hakiki muh(a)birler, büyük saygı görmektedir; çünkü fedâkârlıkta gazete muharrirlerinden daha ileri varmışlardır.”
Bundan yüzyıl once tanımı yapılan gazetecilere ne yazık ki hala hasretiz. Böyle bir gazeteci nesli yetiştiği takdirde diğer sosyal problemlerimiz daha kolay çözülecektir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir