Toprak her şeyi örtüyor ve her şey unutuluyor

Çalınan her kapı hemen açılsaydı, ümidin, sabrın ve isteğin derecesi anlaşılmazdı. Bir kelebek avcısı bile çalıların yırttığı ayaklarla koşmak zorundaysa, hayatın anlamını eliyle koymuş gibi bulmak kimin harcıydı! İnanç da olsa istenen kaynağından, bedel ödemek lazımdı.
Tolstoy, hakikati ve yalanı birbirinden ayırmak zorunda hissetse de kendini, aldanışın ve ikiyüzlülüğün yanında olamayacağını haykırsa da ruhuna, yükselmek için her sıçrayışında şüphenin ağlarına takıldı. Hakikati elde etmek isterken şüphenin tuzağına düşmek, sonra bu sinsi ağları ellerini kanatarak parçalayıp tekrar hakikatin şefkatli ellerine tutunmak Tolstoy’un yazgısıydı. Üç yıl boyunca yaşanan bu gelgitler büyük ustayı hayat karşısında tecrübesiz bir çırağa çevirmiş, nerenin deniz nerenin kara olduğunu unutturmuştu. İnsanlar nasıl oluyor da hayatın akla uygunluğundan bir an olsun şüphe etmiyor, duyarsızlıkla hayat nasıl bir araya geliyordu? Madem toprak her şeyi örtüyor ve her şey unutuluyordu, insanın neyi yapması doğruydu? “Kendimizle ilgili hiçbir şey bilmiyoruz” diyordu Gorki’ye. İçini çekiyor, gözlerini kısıyor, bir an düşünüyor, sonra alçak sesle ekliyordu: “Hiçbir şey bilmiyoruz!”

Aradığı cevabı bulabilmek için denemediği bir şey kalmasını istemeyen Tolstoy, filozoflara, ilahiyatçılara ve bilim adamlarına da adresi sormuş, ancak okuduğu onlarca kitap şüphelerini beslemekten başka bir işe yaramamıştı. Kant’ın ve Schopenhauer’ın Allah’ın ispatlanamazlığı hakkındaki görüşlerini şiddetle reddetmiş, ama neyi kabul edeceğine bir türlü karar verememişti. Bir ara kilisede ruhunu yatıştırmayı denediyse de, Ortodoks doktrininin soğuk havası onu itmiş, kendi ifadesiyle “boş bir buhur kokusu ve ürpermeden başka bir şey vermeyen” bu donuk iklim hayal kırıklığına uğratmıştı onu. Ona göre kilisede yapay bir inanç vardı; hayatı kurutan, israf eden ve sahteleştiren. Yıl 1901’di ve kilisenin otoritesini reddeden Tolstoy aforoz edilmişti.

Köylüler! Belki de onlar biliyorlardı hayatın sırrını. Tabiatın kucağında yaşayan bu insanların dinginliği, yoksulluğu ve samimiyetinde aramalıydı gerçeği. Kont Tolstoy işte o zaman urbalarından sıyrıldı. Dünya edebiyatının gelmiş geçmiş en büyük romancısı sırtında köylü gömleği, saban sürmeye başladı. Güneşin altında alnından terler akıtarak başakları biçti. Su taşıdı, hayvanlara baktı, otlara uzandı. Bezden gömlek, deriden ayakkabı yapmayı öğrendi. Bir de inanç ve iyilik dolu hikayeler öğrendi onlardan. “İnsana Ne Kadar Toprak Lazım?” ve “İnsan Ne İle Yaşar” adlı unutulmaz öyküleri o günlerin hasadıydı. Tolstoy’un yalnız bedeni değil zihni de deliler gibi çalışıyordu, bu yüzden zaman zaman kendini bir tiyatro oyuncusu gibi hissediyor, samimiyetinden kuşku duyuyordu. Oysa Çarlık dikkatle izliyordu onu. Yazılarına sansür koyuyor, bazen tamamen yasaklıyordu. Zira o, şiddete dayanan çarlığın yerine “Sevginin İlâhî Krallığı”nı öneriyor, milyonlarca insana yeni bir ümit aşılıyordu.

Ve yarım milyon rubleyi yani bütün varını yoğunu eşi ve çocuklarına veriyor Tolstoy. Eserleri için telif hakkı kabul etmiyor, yoksul insanlara evinin kapısını açıyor ve yardım ediyor onlara. Kendisine “Efendimiz!” diye hitap ettiklerinde; “Ben efendi değilim. Allah’tır hükmeden!” diyor, sesine bir azar tonu vererek. Öte yandan konforlu bir evde oturmak ve hâlâ paranın gölgesinden kurtulamamak rahatsız ediyor onu. Dünyaya ait her şeyden tamamen kurtulmak istiyor. Yasnaya Polyana Cehennemi olarak adlandırdığı evinde eşi ve çocuklarının mal-mülk çekişmeleri nefes almasını güçleştiriyor. Birkaç kez evden kaçmayı denese de çocukları ve sorumlulukları geri çeviriyor onu. Sonunda kaçıştan kaçış olmadığını anlıyor Tolstoy. Bütün eserlerinin telif haklarından vazgeçip insanlığa devrettiğini bildiren bir vasiyetname hazırlıyor gizlice. 82 yaşında atını ormana sürüp kendisini bekleyen üç tanığın huzurunda kağıdı imzalıyor. Sonra, ömrünün son yıllarını tamamen Allah’a adamak arzusuyla tek başına hiç kimsenin kendisini bulamayacağı diyarlara gitmek için yanıp tutuşuyor. 1910 yılının Temmuz ayında nihayet günlüğüne şunları yazıyor: “Şimdi ya da hiçbir zaman! Yardım et bana Allah’ım! Tek bir şey yapmak istiyorum: Senin iradeni yerine getirmek, benimkini değil. Bunu yazıyorum ve kendime soruyorum: Gerçekten doğru mu bu? Senin önünde, bu şekilde yapmacık sözler mi yazıyorum! Bana yardım et, sana yalvarıyorum, lütfen yardım et!”

Ve dualar Tolstoy’un elinden tutup bir gece sabaha karşı kaldırıyorlar yatağından. Takvim 28 Ekim 1910’u gösteriyor. Karanlığın içinde bir araba sessizce yanaşıyor kapıya. Daha yakın bir zamanda kağıtlarını karıştırırken yakaladığı karısını terk ediyor olmaktan artık rahatsızlık duymuyor. “Ruhunu terk etmiş” birini terk etmek gerekiyor belki de. Yanına üç şey alıyor: Günlüğü ve biri kurşun biri kamış iki kalem… (Devam edecek)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir