Totaliter Rejimlere Rahmet Okutacak Karar!

Danıştay 2. Dairesi’nin vermiş olduğu kararın çoğulcu demokrasi ve insan haklarına dayalı bir toplum düzeninin gerekleri bakımından ele alınıp incelenmesi gerekiyor. Bu karar ele alınırken önceki yıllarda muğlaklaştırılan kamusal alan kavramı içeriği bakımından bir kez daha sorgulanmalıdır.

Genel bir ifade olarak kamusal alan, özel olarak kamu otoritelerinin alanı değil, toplumun ortak alanıdır. Bu çerçevede, insanların ortak yaşam alanları ile toplumun erişimine açık gerçek ve sanal tüm ortamlar kamusal alan olarak değerlendirilebilir. Kamusal alanın sınırları ve bu alan içinde bireylerin sahip oldukları özgürlükler ülkenin siyasi rejimi ile de yakından ilgilidir. Çoğulcu demokratik rejimlerde kamusal alan serbestçe üretilen fikirlerin iletişimi ve kamusal tercihlere dönüşmesini de içerir. Ayrıca, sivil toplum örgütleri, gönüllü kuruluşlar ve sivil hareketler gibi sivil toplum oluşumlarının faaliyetleri ve iletişim kanalları da kamusal alana dahildir. Totaliter rejimlerde kamusal alan devlet tarafından işgal edilmeye çalışılır. Bireylerin kamusal alandaki özgürlükleri devlet ideolojisinin çizdiği çerçeve içinde tanımlanır. Kamusal alandaki tüm mekansal ve örgütsel düzenlemeler bu sınırlara uydurulmaya çalışılır.

Danıştay’ın keyfî kararı ülkeyi karıştıracak

Kamusal alan ile ilişkili olan, ancak gerek sosyolojik gerekse hukuki bakımdan farklılaşan devlet organizasyonu ile bireylerin mahrem alanlarından da bahsetmek gerekir. Devlet organizasyonu, mahkemeler, devlet okulları, resmi daireler gibi doğrudan kamu otoriteleri tarafından kontrol edilen alanı ifade eder. Kamusal alan ne bir kurumdur ne de bir organizasyon. İlişkiler ağından oluşan ve farklı görüş ve düşünceleri barındıran kamusal alanı devlet organizasyonundan ayıran yönü burada karşımıza çıkar. Kamusal alan ve devlet organizasyonu dışında bir de bireylerin mahrem alanları vardır ki bu gizliliğine saygı duyulması gereken özel yaşam alanıdır.

İnsan hakları hukuku bakış açısıyla bu her üç alan bakımından farklı sınırlandırmalar kabul edilebilir. Özel alanda sınırlandırılmayan bir özgürlüğün kamusal alanda sınırlandırılması mümkündür. İnsanların toplu olarak bulunduğu mekanlarda sigara içmenin yasaklanması, özel alandaki bir özgürlüğün kamusal alanda sınırlandırılmasına örnektir. Yine, kamusal alanda sorun çıkartmayan siyasi ya da dinî sembollerin kullanımı, devlet organizasyonu içindeki kurumlarda, özellikle kamu otoritesi adına hareket eden ve karar verenler bakımından sınırlanabilmektedir. Örneğin, bir yargıcın görev sırasında herhangi bir siyasi partiye ait rozet takması engellenebilmekte ve bu durum ifade özgürlüğüne aykırı görülmemektedir. Anayasal demokrasilerde bireylerin özgürlüklerine getirilecek sınırlamalar keyfî olmamalıdır. Dolayısıyla, sınırlamaların her bir alanın özelliklerine ve uluslararası ve ulusal insan hakları standartlarına göre gerçekleştirilmesi gerekir.

Türkiye’de kamusal alan söz konusu olduğunda yaşadığımız temel sorun, kamusal alanı devlet ile özdeşleştiren anlayıştır. Böyle bir yaklaşımın tehlikesi, devlet alanı içinde, amacı yine bireyleri korumak olan bazı sınırlamaların kamusal alana ihraç edilerek özgürlüklerin demokratik toplum düzeni ve çoğulcu demokrasi ile uzlaşmayacak biçimde sınırlandırılmasıdır. Otoriter ve totaliter rejimlerin ayırıcı özelliklerinden birinin kişilerin gerek özel yaşamlarının gerekse toplumsal aktivitelerinin devletin kontrolüne alınması olduğu akla getirilecek olursa, söz konusu yaklaşımın ileri götürülmesi durumunda rejim üzerinde bile etki doğurabileceği kolayca görülebilir. Örneğin totaliter bir rejimde kamusal alanda belli bir tür müziğin icrası engellenebilir, dinî kurumlar kapatılabilir, ifade ve düşünce özgürlükleri daraltılabilir. Bunların tümü devletin kamusal alanı işgal etmesinin örnekleridir.

Danıştay kararına dönecek olursak, kararın sokakta ve özel yaşamında dahi başörtüsü kullanan bir bireyin söz konusu özgürlüğünü kısıtlamaya izin verdiğini görmekteyiz. Ülkemizde, askerî personelin, eşlerinin başörtüsü kullanması nedeniyle meslekten ihraç edilmeleri ya da başörtülü kadınların adliye binasına alınmaması gibi örneklerde de tespit edilebileceği gibi dinî özgürlükler alanında kamusal alana müdahale eden bir anlayışın giderek hakim olduğu görülmektedir.

Totaliter rejimlere özenti mi?

Özgürlüklerin aşırı sınırlandırılması ve çoğulcu toplum yapısını tehdit eden böylesine müdahaleci bir anlayışın arkasında elbette ki bazı kesimlerdeki laiklik algısı yatmaktadır. Şunu öncelikle belirtmek gerekir ki, laiklik demokratik rejimlerin olduğu kadar demokratik olmayan rejimlerin de bir özelliği olabilir. Sovyetler Birliği laik bir rejimdi; ama demokratik değildi. Laiklik demokratik rejimi güçlü kılabilir; ama çoğulcu, insan haklarına dayalı bir hukuk devleti olmak koşuluyla. Demokrasilerde laiklik, dini kamusal yaşamdan silmek için değil, bireylerin hak ve özgürlüklerini korumak, devletin tarafsızlığını ve her görüşe eşit mesafede olmasını sağlamak amaçlarıyla benimsenmelidir. Başka insanların özgürlüklerini sınırlandırmadığı ve genel olarak kabul gören sağlık, kamu düzeni gibi makul nedenlerin bulunmadığı durumlarda kamusal alan içinde sembollerin kullanımının, ibadetin, dinî vecibelerin yerine getirilmesinin sınırlandırılması çoğulcu demokratik rejimlerde kabul edilemeyecek bir uygulamadır ve yukarıdaki açıklamalar ışığında ancak totaliter rejimlerde örnekleri görülebilir.

Açıklanan nedenlerle Danıştay 2. Dairesi’nin kararı özgürlükler hukuku bakımından ürpertici bir etki yaratmaktadır. Unutulmamalıdır ki, bu karar sadece başörtüsü ile ilgili olmayıp genel olarak belli bir kamu hukuku düşüncesinin yansımasıdır. Aynı bakış ile çok değişik alanlardaki özgürlüklere aşırı müdahaleler gerçekleştirilebilir. Karara çeşitli sivil toplum kesimlerinden tepki gösterilmiş olması olumlu bir gelişmedir. Bu tepkiler sivil toplumun özel alan, kamusal alan ve kamu otoritelerinin alanı konularında giderek daha olgun ve demokratik bir bakışı ortaya koyduklarını göstermesi bakımından da anlamlıdır.

YÖK Başkanı sayın Teziç’e göre “yolda yürüyen tesettürlü bir kadın polis tarafından durdurulursa orası kamusallaşır”. Burada ilk sorun kamusal alanın devletin alanı olarak algılanmasıdır. Söz konusu olayda devlet o alanı kamusal alan haline getirmemekte, zaten var olan kamusal alana müdahale etmektedir. Devletin kamusal alana müdahalesinin hukuka uygunluğu ise uluslararası hukuk anayasa ve yasalar temelinde belirlenir. Devletin dokunduğu yer kamusal alan olur fikri çoğulcu demokratik sistemlere taban tabana zıt bir kamu hukuku anlayışına işaret eder. İkinci olarak, söz konusu polisin karşısına çıkan tesettürlü olmayan örneğin askerî üniformalı ve güneş gözlüklü bir kişi de olabilir. Eğer polis yeterince şüheye sahip ise, örneğin bu kişinin kılık değiştirdiğine ilişkin belirtiler varsa onun da şapka ve gözlüğünü çıkartmasını ve kimliğini göstermesini isteyebilir.

Teziç tarafından verilen bir başka örnek türban takmayan annenin çocuğunun türban takanı görerek annesinin bir ayıp yaptığı düşüncesine kapılmasıdır. Ahlakî yargılar hukuk düzeni tarafından değil, toplum, aile ve yakın çevre tarafından oluşturulur. Hukukun değer yargılarının oluşumuna müdahale etmesi ve ahlakı esas alan bir hukuk anlayışı kurmaya çalışması çoğulculukla bağdaştırılamayacak bir tutum olacaktır. Bir yargıçın ya da öğretmenin kürsüde başı açık olup pazara türbanlı gitmesinin devleti sarsacağı ise hem bireylerin istihdam içindeki hakları hem de genel özgürlükler hukuku bakımından kabul edilemez bir argümandır. Eğer totaliter rejimlerde olduğu gibi “büyük birader”in gözetimi altında yaşamak istemiyorsak kamusal alanı çoğulcu demokratik sisteme uygun olarak tanımlamalı ve devletin bu alana müdahalesine insan hak ve özgürlükleri penceresinden bakarak karar vermeliyiz.

HACETTEPE ÜNİVERSİTESİ ÖĞRETİM ÜYESİ

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir