TÜBİTAK’TA NELER OLUYOR?

Geçtiğimiz günlerde medyada TÜBİTAK üzerinden bir kampanya başlatıldı.


Bilim-Teknik dergisinin Mart sayısı bahane edilerek başlatılan tartışma, çok ilerilere götürüldü.



Adeta bir kaşık suda fırtınalar kopartıldı. Peki mesele neydi? Bilim-Teknik dergisinin kapağı ile ilgili bir çalışma yapılmış. Draawin’in 200.yıldönümü kapak konusu yapılmış. Daha sonra yönetim farklı bir konuyu kapağa taşımayı uygun görmüş. Bunun üzerine yayın yönetmeni kurumu basına şikayet etmiş ve ortalığı karıştırmış. Bu olayın büyümesi üzerine TÜBİTAK dergisinin gammazlık yapan yayın yönetmeni Çiğdem Atakuman bu görevinden alınmış. Çiğdem Atakuman ise Milliyet’e konuşmuş ve uzun uzadıya bir açıklama yapmış. Atakuman ve onu destekleyen basın kuruluşları o kadar ileri gitmişler ki, bu olayı Galile’ye ve Kopernick’e uygulanan müdahalenin bir eşdeğeri olarak görmüşler.



Şimdi elimizi vicdanımıza koyalım ve olayı soğukkanlı bir şekilde değerlendirelim: TÜBİTAK gibi büyük bir kurumun binlerce faaliyetinden sadece bir tanesi olan derginin kapağında ve içinde hangi konuların yer alacağı kamuoyu açısından bu kadar önemli mi? Eğer bunu bilime sansür vs. endişelerle dile getiriyorlarsa, aynı basın kuruluşları daha önce nerelerdeydi? Bugüne kadar düşüncelerinden dolayı binlerce bilim adamı üniversitelerden uzaklaştırıldı. Bir zamanlar üniversitelerimizde bilim yapmak ve düşünmek neredeyse tümden yasaklandı. Darbe çığırtkanlığı yapan öğretim üyeleri bu ülkede dekanlık, rektörlük ve YÖK başkanlığı yaptı. Dünyanın ilk 500 üniversitesi arasında Türkiye’den tek bir üniversite bile yer alamadı. Oysa Fatih Medresesi (bugünkü İstanbul Üniversitesi) kurulduğu zaman, bırakın Harvard ve Stanford gibi Amerikan üniversitelerini, Amerika diye bir devlet bile henüz yoktu.



Bu konularda sessiz kalan basın kuruluşları, şimdi her nasılsa sözüm ona bilim adına TÜBİTAK yönetimini eleştiriyorlar. Oysa TÜBİTAK, şu anda tarihinin altın çağını yaşıyor. Yayınladığı birbirinden güzel popüler bilim kitaplarıyla, harıl araştırma yapan enstitüleriyle, üniversitelere aktarılan fonlarıyla TÜBİTAK büyük hizmetler yaparken hiç basının gündemine gelmiyor da, bir derginin kapak konusu dolayısıyla kocaman bir kurum hedef tahtası haline getiriliyor.



Şimdi bir de rakamların diliyle gerçekleri konuşturalım: Türkiye, bilimsel yayın sayısı bakımından 1990’lı yıllarda dünyada 41.sırada iken bugün 18. sırada. Ve bunun tabii sonucu olarak da dünyanın 17. büyük ekonomisi. 10.000 kişi başına düşen AR-GE çalışanı sayısı aynı dönemde 8’den 30’a yükselmiş. AR-GE harcamalarının GSMH içindeki payı yüzde 0,3 civarında iken ilk defa yüzde 1’e yaklaşmış. Türkiye’nin Özal döneminde belirlediği bir hedefin gerçekleşmesi bu döneme nasip oldu. Dahası, TÜBİTAK tarafından üniversitelere yapılan AR-GE desteği 2000 başında yılda 5,4 milyon TL iken bugün 147 milyon TL’ye çıkmış. Ülkemizde alınan yıllık patent sayısı da yılda 700 civarında ilken bugün 5000’e yaklaşmış.



Bu parlak tablodan bihaber olan veya bile bile görmek istemeyen basının, herhangi bir dergi kapağını bahane ederek, “bilim elden gidiyor”, “irtica geliyor” vs. şeklinde kampanyalar başlatması neye ve kime hizmet eder? Bunu n cevabını siz değerli okuyucularıma bırakıyorum.


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir