Türk Halkı ABD’yi Neden Sevmiyor ?

Afganistan ve Irak işgallerinde, tam bir bataklığa saplanan A.B.D, yenilginin acısını bir başka ülkeye fatura etmek istiyor. Hele Irak’ta yapılan seçimlerde, Şiilerin en büyük parti olarak ortaya çıkması, Irak işgal politikasında umduğunu bulamaması, Bush ve ekibini, Ortadoğu’da başka hedeflere yönelmeye sevk etmiştir.

A.B.D yöneticileri, önce İran’ı sert bir şekilde tehdit etmiştir. Ancak İran’dan aynı sertlikte cevap alınınca, geri adım atmak zorunda kalınmış ve Bush; “İran’ı vurmayız” diye bir açıklama yapmak zorunda kalmıştır. Ardından Suriye’yi tehdit etmiştir. Suriye, A.B.D tehdidine karşılık, İran ile birlik anlaşması yapmış ve Rusya ile dostluk ilişiklerine girmiştir. Rusya, A.B.D’ye karşı, Suriye’ye silah desteği vereceğini açıklamıştır.

A.B.D, Ortadoğu’da uyguladığı yanlış politikalar yüzünden, tam bir çıkmaz sokağa girmiş oldu. Öte yandan İran gerginliğinde, A.B.D’nin geri adım atmış olmasıyla, İran’ın bölgedeki siyasi ve askeri gücünü artırmış oldu ve bu gelişme A.B.D’nin koşulsuz destek verdiği İsrail’i, ciddi anlamda endişelendirdi. A.B.D, Ortadoğu’daki kaybettiği itibarını yeniden güçlendirmek ve İsrail’in tedirginliğini hafifletmek için, bölgede bir günah keçisi aramaya başladı. A.B.D, tam kriz içindeyken ve günah keçisi ararken, B.B.C tarafından yapılan bir anket adeta Bush’un can simidi oldu.

B.B.C tarafından “Bush’un yeniden seçilmesi dünya için olumlu mu, olumsuz mu?” sorusuna, dünya ülkelerinden en fazla Türkiye (% 82) olumsuz cevap verdi. Bu sonuç, Bush’u gerçekten kızdırdı ve Türkiye’yi günah keçisi olarak gördü. Bush’un görevlendirdiği yetkililer, Türkiye’ye karşı tehditler savurmaya başladılar.

ABD Savunma Bakanlığı Pentagon’un üç numaralı yetkilisi, Bakan Yardımcısı Douglas Feith, , Council on Foreign Relations (C.F.R) adlı düşünce kuruluşunda düzenlenen panelde, “Türkiye’de ve daha pek çok ülkede dile getirdiğim gibi A.BD’nin çok önemli ortaklıkları ve ittifakları var. Bizim hükümet yetkililerimiz, Amerikan halkında ve A.B.D kongresinde, ortaklarımız ve müttefiklerimizin ne kadar değerli olduğunu anlatmak için çok çalışıyor. Demokratik ilişkilerden bahsettiğiniz zaman, bu ilişkilerin takdir edilmesinin, hükümet yetkililerini aşarak genel anlamda kamuoyuna inmesi gerek. Aksi takdirde ilişki gerçekten sürdürülebilir olmaz. Umuyoruz ki müttefikimiz olan ülkelerdeki yetkililer de bizim ülkemizde bu ilişkiye yönelik sağladığımız kamuoyu desteğini sağlayacak biçimde kendilerini adarlar. Ben bunun çok önemli olduğunu düşünüyorum” diye konuşmuştur. Türkiye’yi ziyareti sırasında bir grup sivil toplum örgütü temsilcisi ile bir araya geldiğini hatırlatan Feith, “Bu tip organizasyonların, benim çok önemli olarak gördüğüm Türk-Amerikan ilişkilerine destek çerçevesinde gereken rolü oynayabileceklerini düşünüyorum. Türkiye’deki yetkililer Amerikan karşıtlığına çözüm bulmalıdır” ifadesini kullanmıştır. Yani Feith, Türkiye’de, Amerikan aleyhtarı tüm yazarların tutuklanmasını ve Türk basınının her gün yağdanlık gibi, A.B.D’yi öven ve hatta A.B.D’nin Irak’ı değil tüm dünyayı işgal etmesi gerektiğini savunan yazılar yazmasını istemektedir. Feith, bu söylemleri ile tamamen Türkiye’nin iç işlerine karışmıştır ve Türkiye’yi A.B.D’nin eyaleti gibi görmektedir. Halbuki Feith’in, kendi eyaletlerinden birine yönelik, benzer tehdidi yapması imkansızdır.

A.B.D Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Richard Boucher, Wall Street Journal gazetesinde, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın anti-Amerikan, anti-Semitik ve Avrupa’nın hasta adamı olarak eleştirilmesine ilişkin olarak ise Boucher; “Görüşlerimizi, Dışişleri Bakanı’nın (Condoleezza Rice) Türkiye’deyken tanımladığı gibi tanımlayabilirim. (Rice’ın) orada pek çok şey söylediğini göreceksiniz. Sizleri o metinleri okumaya davet ediyorum. Bu bizim resmi görüşümüzdür” demekle yetinmiştir. Türkiye’ye “Avrupa’nın hasta adamı” diyeceksin, ardından “Türk halkı mutlaka A.B.D’yi sevecek” diye tehdit edeceksin. Böyle bir yaklaşıma, değil insanlar, kargalar bile güler. Pardon gülmezler, bilakis gagalarlar.

A.B.D Dışişleri Bakan yardımcısı Marc Grossman, New York’ta Amerikan-Türk toplumu kuruluşunun toplantısında, en önemli nokta olarak, Türkiye’deki Amerikan karşıtlığı teması üzerinde durmuştur. Grossman, “Irak’a ilişkin Türk medyası ve siyasetinin bir kesiminde gördüğümüz, Amerikan karşıtlığından kaygı duyuyorum. Irak’ın Türkiye’de tartışmalı bir konu olduğunu biliyoruz. Ancak bu meseleye yaklaşırken, gerçeklere dayanmalı ve müttefik gibi davranılmalı” demiştir. Yani, Grossman’a göre, Türk halkı işgalci A.B.D yönetimine alkış tutmalıdır ve işkenceci Amerikan askerlerine çiçek demetleri sunmalıdır.

A.B.D’nin önde gelen finans gazetelerinden, The Wall Street Journal’ın başyazısında (Şubat 2005) Türkiye’ye yönelik çok sert eleştiriler yapılmıştır. The Wall Street gazetesinin yazısı A.B.D’de yaşayan Türkler ve diplomatik kaynaklar tarafından da tepkiyle karşılanmıştır. Gazetenin editörlerinden Robert L. Polork tarafından kaleme alınan yazıda, “Türkiye kolay bir şekilde ikinci derecede bir ülke haline hemen gelebilir: Küçük kafalı, paranoyaya kapılmış, sıradan ve başka ne olabilir? Amerika dostluğu olmayan ve Avrupa’ya kabul edilmeyen bir ülke” denilmiştir. Türkiye’de A.B.D karşıtı komplo teorileri yapıldığını öne süren Polork, “Türkiye başkentinde bu günlerde geçerli olan, belki de en garip Amerika karşıtı hikaye, ‘sekiz gezegen’ teorisidir. Buna göre, A.B.D olası bir gök taşı ile çarpışmadan haberdar olmanın da ötesinde, bunun kuzey Amerika’yı vuracağını da bilmektedir. Bunun için Orta Doğu’yu kolonize etmek arzusundadır” diye yazmıştır.

A.B.D’nin sadece B.B.C’nin yaptığı ankete dört elle sarılarak, Türkiye’yi günah keçisi olarak görmesi, gerçekten çok anlamsızdır. Çünkü B.B.C’nin “Bush’un yeniden seçilmesi dünya için olumlu mu, olumsuz mu?” anketine olumsuz cevap veren ülke sadece Türkiye değildir. Türkiye’den sonra en fazla olumsuz cevap veren üç ülke Avrupa ülkesidir. Almanya’da halkın % 77’si, Fransa’da % 75’i, İngiltere’de ise % 64’ü, Bush’un seçilmesini olumsuz buldular. Almanya ve Fransa’dan sonra, A.B.D’nin kadim dostu ve ayrılmaz bir parçası olan İngiltere halkının olumsuz cevap vermesi gerçekten anlamlıdır. Ayrıca ankete katılan 21 ülkenin 16’sında olumsuzlar çoğunlukta olmuştur. Öte yandan, 21 ülkenin ortalaması alındığında, ankete katılanların %58’i Bush’un yeniden seçilmesinin dünyayı daha tehlikeli bir yer haline getirdiği görüşünde birleştiler.

A.B.D, günah keçisi olarak, sadece Türkiye’yi değil, Almanya, Fransa ve İngiltere’yi de görmelidir. Peki, A.B.D, bu ülkelere karşı neden tehdit cümleleri söylemedi? Başta bu ülkeler, A.B.D’nin daima kutsadığı ve değer verdiği Batı Medeniyeti’nin baş uygulayıcılarıydılar. A.B.D’nin bu ülkelere karşı tehdit cümleleri sarf etmesi, adeta kutsadığı değerlerine sövmesi demekti. Bu nedenle, Avrupa ülkelerinin bu görüşlerine saygı duymuş veya duymazlıktan gelmiştir. Ayrıca Bush, eğer kendisini sevmeyenleri büyük bir tehlike olarak görüyorsa, kendi ülkesinin yaklaşık % 49’u, “Bush’u sevmiyorum” diye, seçimlerde Kerry’e destek vermişlerdir. Gerçekten Bush, tehdit unsuru olarak Türkleri görmesi, yersiz kuruntudan başka bir şey değildir. Bush, kendini dünyaya sevdirmesi için, öncelikle A.B.D’nin iç bünyesinde gayret sarf etmesi gerekmektedir.

A.B.D Devlet Başkanı Bush, Türkiye’yi tehdit edeceğine, öncelikle kendi politikalarını gözden geçirse, sorunun çözümüne daha fazla yaklaşacaktır. Çünkü çözümün kendi elinde olduğunu, kendi yayın organları bile rahatlıkla söylemektedirler. Amerikan Newsweek dergisinde yayımlanan bir yorumda, “dünyada özgürlük” çağrısı yapan A.B.D Başkanı George W. Bush’un, baskıcı rejim liderlerini Teksas’taki çiftliğinde ağırlamasına karşın, Türkiye, Fransa, Endonezya ve Hindistan gibi ülkelerin seçimle başa gelmiş liderlerinin çiftliğe davet edilmemesine dikkat çekilmiştir. Fareed Zakaria imzalı yorumda, Bush’un konuşmasının, daha önceki başkanlardan farklı olarak, Amerikan dış politikasında kapsamlı bir kaymaya işaret ettiği belirtilmiştir. Kaçınılmaz olarak, Bush yönetiminin söylemi ve gerçekler arasında fark olduğu belirtilirken, dünyanın en baskıcı 8 rejimi arasında sayılan Suudi Arabistan’ın lideri Prens Abdullah’ın, Teksas’ta ağırlandığına işaret edilmiştir.

Türk halkının, Amerikan vatandaşları ile hiçbir sorunu yoktur. Buna karşılık Amerikan vatandaşlarının da Türk halkı ile önemli bir sorunu yoktur. Nitekim, A.B.D’de yapılan bir kamuoyu yoklaması bu görüşü doğrulamaktadır. Yapılan anket araştırması, Amerikalıların en tehditkâr ülke olarak Kuzey Kore ile Irak’ı gördüklerini ortaya çıkarmıştır. Gallup araştırma kurumunun yaptığı kamuoyu yoklamasına göre (2005), “ABD’nin en büyük düşmanı kim?’’ sorusuna cevap veren Amerikalıların %22’si Kuzey Kore, bir diğer %22’si Irak demiştir. Üçüncü sırada % 14 ile İran, dördüncü sırada % 10 ile Çin gelmiştir. Oysa 2001’de yapılan ankette, Irak %38 ile en büyük düşman ülke olarak gösterilmiş, Kuzey Kore’yi en büyük tehdit olarak görenlerin oranı ise sadece % 2 olmuştur. Bu durum, Amerikan halkının, Amerikan yönetiminin ağır baskısı altında olan Amerikan basınının etkisi altında kaldıklarının açık bir göstergesidir.

Türk Halkı, Amerikan halkını değil, dünyayı kana bulayan ve dünya coğrafyasının her bir köşesinde, akıl almaz işkenceler uygulayan ve dünyanın en büyük soykırımcısı olan A.B.D yönetimini sevmemektedir. Ayrıca sevmek zorunda da değildir. A.B.D yetkileri, kendilerini Türk halkına zorla sevdirmek için, Türkiye yöneticilerine tehdit mesajları göndereceğine, kendi dünya politikalarını ve özellikle Türkiye-A.B.D ilişkilerini gözden geçirseler daha iyi olacaktır. Belki de o zaman gerçeği göreceklerdir. Çünkü A.B.D, kuruluşundan bugüne dünya coğrafyasına kan, zulüm, işkence ve soykırımdan başka bir şey sağlamamıştır. Osmanlı Yüce Devleti’nin dünya üzerinde sağladığı adalet ve huzuru kaldırmış ve geriye sadece gözyaşı bırakmıştır. A.B.D, hala Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlık belgesi olan Lozan Anlaşmasını tanımamakta ve aksine Türkiye’yi yok sayan “Sevr Anlaşmasını” kabul etmekte direnmektedir. Ama jeopolitik öneminden dolayı da Türkiye ile yalan ve riya üzerine oturtulmuş bir dostluk kurmaya çalışmaktadır. A.B.D’nin bu ikiyüzlü tutumunu, Türk halkı gayet iyi bilmektedir.

Türkiye-A.B.D ilişkilerinde, A.B.D tarafı, karşılıklı iki ülke ilişkisi değil, hep Türkiye’den tek taraflı boyun eğme ve emre itaat istemiştir. A.B.D, Türkiye’ye çeşitli vaatlerle hep kandırmış ve isteklerini sonuna kadar yaptırmış ve karşılığında sözünde hiçbir zaman durmamıştır. Bu durum Menderes ve Özal dönemlerinde açıkça görülmüştür. Üstelik bu gerçeği gören Menderes bunun karşılığını siyasi ve dünyevi hayatının son bulması ile ödemiştir. Özal’ın, durumu hala tartışmalıdır. Belki, Erdoğan-Bush dostluğu ve yakınlaşması da, benzer bir şekilde sonuçlanacaktır. Bu durum, A.B.D yöneticileri tarafından gayet normal bir gelişme olarak görülmektedir. Çünkü Amerikan siyaseti, Amerikan çıkarlarının ön planda tutulduğu, “Kullan ve at politikası” üzerine oturtulmuştur. Adalet ve huzur temsilcisi bir milletin mensubu olan Türk halkından, bencil, tek taraflı ve dünya sömürgeciliği üzerine oturtulan bir dünya düzenini (Yeni Dünya Düzeni) ve bu düzenin uygulayıcılarını sevmesi ve alkışlaması beklenemez ve beklenmemelidir. A.B.D yöneticileri, şayet gerçekten Türk halkından sevgi bekliyorlarsa ve Türkiye’nin dostluğunu kazanmak istiyorlarsa, Osmanlı Devleti’ni çok iyi bilmeleri ve Osmanlı padişahları gibi, dünyaya “huzur, barış ve adalet” sağlamaya çalışmaları gerekmektedir.

Prof. Dr. Ramazan ÖZEY

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir