Türkiye’de Feminizmin Nabzı Atıyor Muydu

‘Ne dişi saf dişi, ne de erkek saf erkektir; sadece dişi biraz daha fazla dişi,erkek de biraz daha fazla erkektir.’ Jean Rostand (İnsan isimli kitabından)

AYŞE SEVİM

Feminizm, cinsiyet ayrımcılığına karşı çıkarak cinsler arasında siyasal toplumsal ekonomik eşitliği savunan görüştür. Fransız ihtilalini müteakip kadın özgürlüğünün, kadınların seçme seçilme mülküyet haklarının savunulması biçiminde kendini göstermiştir. Kimi eylem ve reformlar sayesinde bazı haklar elde edmiş daha sonrada erkeğin kültürel egemenliğini ortadan kaldırmak için çalışmalara başlamıştır. Tarihi birinci dünya savaşının başlamasına değin ve 1968 sonrası olmak üzere ikiye ayrılır. -tabii bu tarihi sınıflamalarda genellikle gelişmiş batı ülkelerinin beyaz kadınlarının tecrübesi baz alınmaktadır.- Her iki dönemde de öncelikle iyi eğitimli kadınlar arasında yandaş bulduysa da 1968 sonrasında feminizim daha geniş bir tabana yayılma imkanı göstermiştir.(1) Feminist düşüncenin oluşmasında kadının toplum içinde var olan ‘ikinci kişi’ olma yargısını yıkma isteği vardır. Fakat bu görüş dinsel temalarla da kuvvetlendiği için feminizim sadece erkeklerden değil kadınlardan da uzun bir zaman tepki toplamıştır. Yahudi inancında Hz. Havva’dan önce yaratılan Lilith(2) hristiyanlar da Hz. İsa’nın hiç evlenmemesi ve hristiyanlar da uzunca bir zaman devam eden ‘cadılık’ inancı(3) yine Yunan Mitolojisinde geçen Pandora(4) Japon miteolojisindeki yaratılış inancı (5) vb. dinsel kavramlar bazen kadınların da erkekler kadar feminist karşıtı olmasını sağlamıştır. Modernizmin dinlerin üstünde evrensel değerler oluşturması sonucu feminizme karşı olan oluşumlar yavaşlamışsa da bitmemiştir. Feminizme olan bakış açısı her toplumda farklılık gösterdiği gibi yine batı toplumlarıyla diğer toplumların feminist kavramına yükledikleri anlam birebir aynı değildir. Batı toplumlarına göre kadın hakları konusunda daha farklı bir çizgiyi takip eden Türklerde de kadın olgusu islamiyeti kabulden önce ve sonra olarak değerlendirmek daha doğru olur.

İslam öncesi Türklerin arasında en yaygın olan din Şamanizm’di. ‘Yerin Yaratılış’ efsanesini incelediğimiz de buradaki Ak ana (6), sonra Umay(7), Ayısıt(8) gibi yaşamın başlangıcını ve koruyuculuğunu yüklenmiş olan tanrılar hep kadın olarak düşünülmüştür. Bu tanrıçaların en belirgin yanlarıysa analık niteliklerini taşıyor olmalarıdır. Buradan da anlaşılacağı gibi islam öncesi Türklerde annelik çok önemli bir mefhumdu. Anne olan kadın toplumda saygın bir yere sahip olur olamayan kadın ise hor görülür ve küçümsenirdi. Manas destanında geçen şu sözler tezimizi doğrular; ‘ …çocuksuz kadın,dul kadın ,kısır kadın,odun olmaktan başka faydası olmayan ağaçtır.’ Yine karısı çocukları ve annesi düşman esir olan Salur Kazan önce annesini kurtarmaya çalışmıştır. Kadınlar devlet törenlerine,konuklara verilen davetlere,av sonrası ziyafetlere hatta savaşlara erkeği ile beraber katılabiliyorlardı. İslam öncesi Türk kadınlarının yabancı erkeklerden kaçmadığı ve onların yanında örtünmedikleri de bilinmektedir. Kız çocuklarına da erkek çocuklarına olduğu gibi ata binmeyi ve ok atmayı öğreten Türklerin kadınlardan kahramanlık ve savaşçılık gibi özellikler de beklediğini anlıyoruz.

İslamiyet sonrasında Türk kadınları daha farklı bir yaşamın içine girdi. İslami kavramların belirlediği yaşam alanlarına sokuldular. Kadınların bu yeni statüsü de devletin resmi organlarınca ve toplumun yazısız kurallarınca sürekli denetlendi. Osmanlı devletinde 16.yy’dan 20.yy dek kentli kadınların giyebileceği renkler, feracelerinin kalınlığı, peçenin uzunluğu,kadın mantolarında kullanılacak kumaşın türü vb. devletin fermanlarıyla düzenlendi.(9) Kırsal kesimde ki kadınlar kentlerdekiler kadar bu baskıyı hissetmemişlerdir. Onların üretim sürecinin içinde olması bir bakıma gözden uzak olmalarını sağlamıştır. III.Selim ve II. Mahmut gibi ıslahatlarıyla öne çıkan padişahlar zamanında ise kadınların sahip olduğu haklar daha da kısıtlanmıştır. Bu padişahlar modern yaklaşımlarına rağmen kadın konusunda şiddetli uygulamalara gidmişlerdir. Pek çok tarih araştırmacısına göre bu durumun sebebi reformlara karşı çıkan ve direnen kesime ‘kadın’ konusunda hassas davranıldığının gösterilmek istenmesidir (10).

Kadının statüsü Osmanlı devletinde Tanzimat Fermanı’na dek konu edilmemiştir, fermanla birlikte kadınlara bazı hakların verildiği ve kadının yavaş yavaş tartışmaya açıldığı görülmektedir. (11) Bu dönemde çeşitli kadın gazetelerinin ve dergilerin de yayın hayatına girdiğini de görmekteyiz.(12)

II. Meşrutiyetin ilanı ile başlayan liberalleşme rüzgarları kadın konusunda da yenilikler oluşturmuştur. Bu dönemin bir önceki döneme göre farkı kadınların kendi hak mücadelelerini kendilerinin vermeye başlamasıdır. İttihat Ve Terakki Cemiyetinin kadının toplumsal hayata katılması için yaptığı girişimlerin de etkisiyle -Darülfünun’un edebiyat fakültesindeki genel derslere kız öğrencilerin erkeklerle devamı,kadın cemiyetlerinin kurulması,Türk Ocaklarında ki kadın konulu konferanslar vb- kadınların feminist içerikli istekleri başlamıştır. İttihat Ve Terakki Cemiyeti muhafazakar kesimden bu konuyla ilgili tepkiler alınca duruma göre kadınların tarafını duruma göre de muhafazakarların tarafını tutmuştur.(13) Yine bu dönemde pek çok kadın dergisi yayın hayatına girmiştir. Bu dergilerin içinde sahibi ve yazarlarının hepsi -kadınların erkeklerle eşit haklara sahip olduğunun kabulune dek dergi de erkeklerin yazılarının yayınlanmaması kararı derginin yönetim kurulunca ilke olarak kabul edilmişti.- kadın olan ‘Kadınlar Dünyası’ isimli dergi dönemin en önemli kadın içerikli yayınıdır. Derginin sahibi olan Ulviye Mevlan(14) aynı zamanda Osmanlı Müdafa-i Hukuk-ı Nisvan -Osmanlı Kadınının Hakkını Savunma Derneği- cemiyetinin de kurucusudur. Bu cemiyetin amacı kadınların çalışma hayatına girebilmeleri, eğitim alabilmeleri toplumsal yaşamda yer alabilmeleri vs. konularında çalışmalar yapabilmektir(15). Cemiyet yaptığı çalışmalarla Belkıs Şevket hanımın 18 kasım 1913 tarihinde uçağa binmesini sağlamış, böylece islam dünyasında ilk kez uçağa binen kadın olmuş ve resmi yayınlanmıştır. Yine cemiyet telefon idaresine kadın eleman sokulmasını sağlamıştır. Bu dönemde atlamadan geçemediğimiz bir diğer kadın hareketi de ‘Beyaz Konferansalar’ isimli 1911 yılında gerçekleşen en az on defa yapıldığını bildiğimiz kadınlarla ilgili bir konferaslar bütünüdür. İstanbul’da ki bir konakta bir paşa yahut bürokrat kızı olduğu zannedilen P.B.’nin (kimliği tespit edilememiş) çabalarıyla düzenlenen bu konferansları Fatma Nesibe Hanım(16) vermiştir. Konferanslar isimini,yapıldığı yerin özellikleri üzerine almıştır. Konağın bir salonu bu çalışma için baştan aşağı beyaz renge boyanmış, iskemleden perde ve döşemelere dek her yer yine aynı renge büründürülmüştür. Konferansı dinlemeye gelen kadınlar da beyaz renk giyinip yine beyaz renk başörtüsü takıyorlardı. Konferansların içeriği ise kadının erkek karşısındaki durumu, kadın haklarının kazanılması için neler yapılması gerktiği vb. feminist içerikli konulardı. Biz bu konferanslara dinleyici olarak katılanların sayılarının bazen üçyüze çıktığını biliyoruz.(17) II. Meşrutiyet döneminde farklı amaçlar doğrultusunda pek çok kadın derneği kurulmuştur(18). Bu derneklerin sayısı I. Dünya Savaşının başlamasıyla artmış ve kadınlar daha faal hale gelmişlerdir. Aslında I. Dünya Savaşına katılan tüm toplumlarda olduğu gibi bizde de kadınların daha faal hale gelmeleri çok normaldi. Erkeklerin cepheye gitmeleriyle boşalan memuriyetlere ister istemez kadınlarla doldurulmaya başlanmıştı. Kadınların iş gücüne gereksinim duyulmuştu. Posthanelere ,telgrafhanelere, hastahanelere kadınlar işçi olarak girmeye başladı. Böylece kadınların iş hayatına girmemeleri gerektiğine dair olan fikir ister istemez geri plana itildi. Fakat bir zamanlar kadınların toplumsal hayata dahil olup olmaları konusundaki fikir ayrılıkları bu gelişmeyle kutuplaşmaya döndü. Bu yöndeki tartışmalar devam ederken 1917 yılında kabul edilen bir kararnameyle evlenme din adamlarının yetkisinden alındı ve devlete bağlandı. Yine bu kararnameye göre boşanma hakkı kadınlara da verildi ve çok eşlilik kadınların rızası doğrultusunda gerçekleştirildi(19). Bu kararnamenin oluşmasında savaş koşularının etkili olduğunu söylemek yalnış olmaz. 20. yüzyılın başlarında ‘kadın’ konusu da diğer konular gibi üç ayrı fikir çemberinde (islamcılar,batıcılar,türkçüler) değerlendiriliyordu. Biz I.Dünya Savaşı esnasında gelişen kadın aktivitelerine değinmeden önce 20.yy’ın başlarında düşünsel anlamda ‘kadın’ nasıl tartışılıyordu özetlemek istedik. İslamcılar çokeşlilik,boşanma ve örtünme konularında yenilik istemiyorlardı. Mehmet Akif gibi çokeşliliğe prensipte karşı çıkan ve kadınlara eğitim verilmesini isteyen daha ılımlılar da vardı. Ama bu kesim de kadınların ev dışında çalışmasına karşı çıkıyorlardı. Batıcıları ‘radikaler’ ve ‘uzlaşımcılar’ olarak iki ayrı şekilde değerlendirmek doğru olur. Bu iki ayrı gurubun ortak düşünceleri kadınların kamu hayatına katılabilmeleri, eğitim ve boşanma haklarının olmasıydı. Radikaller buna ek olarak tesettüre de karşıydılar. Radikallerden olan Selahattin Asım örtünmeyi toplumda kadını dişi olarak görmenin hem sebebi hem de sonucu olarak görüyordu. Ona göre kadının toplumda şehvetten başka bir amacı yoksa tesettüre tabii tutulurdu, toplum kendi vicdanını örtemiyorsa çareyi kadını örtmekte bulurdu. Yine radikalerden olan Abdulah Cevdet islamı uygarlaşma yolunda bir engel olarak görüyordu ve ‘ Hem Kuran’ı aç, hem kadını aç’ şeklinde ifade ettiği ettiği aile reformu İslamcıların protestolarına neden olmuştu. Uzlaşmacı Batıcılar ise İslam’ı kadını daha serbest bırakmak için meşrulaştırıcı bir aracı olarak kullanıyorlardı. Rıza Teyfik ve Celal Nuri’nin de aralarında bulunduğu bu grup kadınlarının ezilmesinin nedeninin İslam olmadığını dinin özünü bozan dış etkenler oluğunu söylüyorlardı. Mesela Rıza Teyfik çokeşliliğin toplumsal koşulların dayatması olduğunu ve çocukların ilk öğretmenleri oldukları için kadınların eğitilmeleri gerektiğini savunuyordu. Ahmet Hikmet Müftüoğlu,Ahmet Ağaoğlu ve Halide Edip’in de aralarında oldukları diğer gurup Türkçülerdi. Bu gurubun düşüncesinin en net ifadesi Ziya Gökalp’ın yazılarında kendini gösterir. Gökalp’e göre Osmanlı toplumunda aile hayatının olmaması olumsuz sonuçlara neden olacaktır. Yine Türk kadını Bizans Arap ve İran etkilerinden arındırılarak Türk uygarlığının ideal durumuna ulaştığında erkeklerle eşit olabilir. Yani Türkçülere göre Türk kadını ulusal kimliğini koruyarak modernleşmeliydi.(20) Osmanlı devleti bu üç ayrı görüşün çekişmesine sahne olurken I. Dünya savaşına Almanya’nın yanında katıldı. Savaş daha önce de söylediğimiz gibi bizde de Avrupa ülkelerinde olduğu gibi düzeni önemli ölçüde değiştirdi. Bu değişiklikler kendini kadın alanında da belirgin bir biçimde belli etti. Osmanlı topraklarında kadın belli ölçüler dahilinde de olsa bu dönemde kamusal alana girmiştir. Genellikle hayır işlerinde, fabrika işçiliğinde,ücretli ev işçiliğinde görülen kadın artık zorunluluk sonucu da olsa devlet dairelerinde görülmeye başlamıştır.

I. Dünya Savaşı sırasında kadınlarla ilgili oluşumların en ilginçlerinden biri de Osmanlı ordusundaki kadın askerlerdir. Osmanlıdaki müslüman kadınlar savaşla birlikte birbirinden farklı çalışma alanlarına girmişlerdir. Fakat başından beri erkeklerin olduğu ve bu konuda taviz verilmediği bir orduya kadın taburu sokma girişimi oldukça ilginçtir. Tahmin edileceği gibi kadınlarında -işsizliğin hat safhada olmasınan rağmen- pek ilgisini çekmeyen bu tabur kısa ömürlü olmuştur. Almanya’dan esinlenerek ve kadınlara daha çok iş imkanı açmak için gerçekleştirilen bu oluşumu anlamak için önce yine Osmanlı kadınları için önemli bir kurum olan ‘ Kadınları Çalıştırma Cemiyet-i İslamiyesi’ ne bir göz atalım.

Başkumandan Vekili ve Harbiye Nazırı Enver Paşa ile eşi Naciye Sultan’ın uğraşları sonucunda 1916 yılında kuruldu Kadınları Çalıştırma Cemiyet-i İslamiyesi. Osmanlıdaki müslüman kadınların çalışma hayatına girmesi noktasında önemli bir yere sahip olan cemiyet kuruluşunu gündelik gazetelerde ilan ettiği gibi yoğun ilgiyle karşı karşıya kaldı. Öyleki kuruluşundan iki buçuk ay sonra iş için müracaatta bulunan müslüman Osmanlı kadınlarının sayısı on dört bine ulaştı. Cemiyet bir yıl gibi bir sürede 8.860 Osmanlı müslüman kadınını çalışmaları için çeşitli kurumlara yerleştirdi. Kuralları arasında iş bulduğu kadınların maaşlarından yüzde onbeşlik bir pay alma ilkesine sahip cemiyet bir müddet sonra kuruluş amacının dışına çıkan kimi faaliyetlerde bulundu. Yönetiminin aldığı bir karar sonucu cemiyet erkek ve kadınlarını birbirleriyle evlenmeye teşvik etti ve bu sebeble gündelik gazetelere evlenme ilanları bile verdi. Böylece Osmanlı da ilk kez gazete ilanı sonucunda evlenmeler oldu ve bu çiftler yine cemiyet tarafından gazetelere verilen ilanla kamuoyuna takdim edildi. Cemiyet yine Ermeni Tehciri sonunda kimsesiz kalan çocuklara sahip çıktı ve onlara yeni aileler ayarladı. Zor durumda ki kadınlar için cemiyet şubelerinde yatakhaneler yemekhaneler kuruldu, giyecek ve yiyecek yardımı yapıldı. Fakat ne kadar uğraşılırsa uğraşılsın savaş geriye hep daha çok aç ve işsiz kadın bırakdığı için cemiyetin yeni bir şeyler üretmesi gerekti. Ve cemiyet o ana kadar yaptığı çalışmaların ilgincini gerçekleştirdi.

Osmanlı ordusuna dahil olan Amele Taburları içinde deneme amaçlı bir Kadın Amele Taburu kurulması fikrini ortaya atan cemiyet yaptığı çalışmalar sonucu 10 eylül 1917 günü bu kadın taburunu resmen kurdu. Tabura girebilmek için kimi şartlar öne sürülerek ilanlar verilmesi sonucunda kurulan tabur kadınların pek rağbetine mahzar olmadı. Yol yapımı siper kazımı vb. işlerde pek başarılı sonuçlar veremeyen taburun üretim aşamasında pek olumlu sonuçlar verdiğini söyleyemeyiz.Taburun kısa süreli bir deneme olarak tarihte kaldığını söyleyemek bile mümkün. Yinede Osmanlı’da gerçekleşmiş çok ilginç bir kadın deneyimi olması açısından önemli bir oluşum Kadın Amele Taburu.( 21)

I.Dünya Savaşını takiben başlayan Kurtuluş Savaşında da kadınlar aktif rolleriyle karşımıza çıkıyor. Mesela İzmir’in işgalini protesto amaçlı yapılan mitinglerde kadın hatiplerle karşılaşıyoruz.(22) Yine Kuvay-yı Milliye’nin 29 kasım 1918’de tüm kurumları bir araya getirme amaçlı düzenlediği Milli Kongere’ye katılan 50 örgütün 16 sının farklı amaçlarla kurulan kadın dernekleri olduğunu görüyoruz(23) Kurtuluş Savaşı’nın I. Dünya Savaşına göre çok daha büyük ölçüde ve boyutta her sınıftan kadını etkilediğini söylemek yalnış olmaz. Bu dönemde kurulan dernekler; Asri Kadın Derneği, Müslüman Kadın Birliği’,anadolu da ise Müdafaa-i Hukuk Kadınlar Şubesi ile Anadolu Kadınları Müdafaa-i Vatan Cemiyeti’dir. Bu derneklerin başlıca amacları Avrupa Kamuoyuna tüm Türk Ulusu’nun birlik içinde savaşa hazır olduklarını göstermekti(24 )

Kadınlar Kurtuluş Savaşı’na aktif olarak katıldılar. Hem cephe gerisinde hem de cephede. Balkan Savaşları, I. Dünya Savaşı ve onu takip eden Kurtuluş Savaşı’da savaş ortamının yerleşik kuralların üzerine çıkması ile kadınların toplumda ki statüleri farklılık göstermişti. Sosyal ve siyasal yaşamın içine giren kadınlarda belli bir biçimde ideolojik bir bilinçlenmenin bu dönemde oluşmaya başladığını söyleyebiliriz. Kadınlar artık sadece kendi sorunlarını değil toplum sorunlarını da tartışabilecek bir bilinç düzeyine geliyorlardı. Şu ana dek söylediklerimiz Atatürk tarafından kadınlara kadın haklarının hediye edildiği kanısını sarsacak niteliktedir. Her ne kadar kadınlar Kurtuluş Savaşı esnasında zihinsel gelişimlerini tamamlamamışlarsa da kendi benliklerinden de bütünüyle habersiz değildiler. Özellikle büyük şehir kadınları neler istediklerinin farkındalardı. Taşra kadınları için böyle büyük bir yargı kullanamayız kuşkusuz. Ama onları da çalışma hayatına iten I. Dünya Savaşından ve yine onları bizzat cephenin içine sürükleyen Kurtuluş Savaşından sonra artık eskisi gibi yalın bir dünya görüşüne sahip olmadıklarını söyliyebiliriz. Fakat varılan bilinç düzeyinin hem şehir kadınları adına hem taşra kadınları adına ne kadar feminist bir yapı içerdiği kuşku götürür. Taşra kadınlarının hiç şüphe olmaz ki feminist istekleri şehir kadınlarına göre daha azdı. Zaten onlar yine üretim aşamasında oldukları için şehir kadınları kadar sosyal baskı altında değillerdi. Öyleyse feminist içerikli istekleri gündeme getiren şehir kadınlarının üzerine merceğimizi yaklaştırmak istiyoruz. Şimdi yapmak istediğimiz baştan beri açıklamaya gayret gösterdiğimiz kadınların kendi hak ve mücadeleleri için yaptıklarına farklı bir yönden yaklaşmak. Bu yaklaşım umut ediyoruz ki daha sonra açıklayacağımız Cumhuriyet dönemi kadın oluşumlarını anlamak için bize yardımcı olacak. Bizim şimdiye dek araştırmalarımız da yararlandığımız kaynaklar ya bahsedilen dönemde çıkan kadın dergileri ya da yine bu kadın dergilerine dayanılarak yazılan akademik makaleler ve kitaplardı. Şimdi de aynı şeyi yapmak istiyoruz.

Yavuz Selim Karakışla ‘Osmanlı Hanımları Ve Hizmetçi Kadınla’adlı makalesinde(25) 1869-1926 yılları arasında yayımlanan 38 kadın dergisinin her birinin cins ve mezhep farklılığı gözetmediği iddiasını taşıdığını söyler. Fakat bu dergiler incelendiğinde hitap edilen kesimin sadece müslüman Türk ve üst tabaka kadınları olduğu görülür. Şöyle ki 19.yy sonları ve 20yy’lın başlarında Osmanlı Devletinde yaşayan müslüman nufusun okuma yazma oranı yüzde tek haneli rakamlarla ifade edilirken okuma yazma bilen kadın nufusunu binde bir yahut on diye ölçmemiz gerektiğini ifade eder Karakışla. Böylece çıkan kadın dergilerinin hedef kitlesinin orta halli müslüman kadınlar yahut gayrimüslüm kadınlar olmadığını görürüz. Hedef kitle okuryazar varlıklı Türk müslüman kadınlardır. Mesela gayri müslüm bir yazarın imzasını taşıdığı bir yazıyı bu dergilerde görmek mümkün değildir. Yine ‘ Milli Kıyafet’ yahut ‘Tesettür’’le ilgili olarak yazılar dergilerde göze çarparken gayrımüslüm kadınları ilgililendiren şapka modelleriyle ilgili yazılar görülmez(26). Karakışla makalesinde kadın dergilerinde ki yazıların hep Osmanlı Hanımları diye başladığına dikkat çeker. Hitap sadece madden iyi durumda ki müslüman kadınlar içindir. Çünkü gayrimüslim kadınlarına medeni durumlarına göre madam yahut matmazel denirdi, müslüman ve zengin olmayan bayanlara ise kadın denirdi.(27) Böylelikle diyebiliriz ki kadın dergilerinde yazılan yazılar da bu dergileri satın alabilecek ve yazılanları anlayıp değerlendirebilecek derecede ki kadınlara hitap ediyordu. Öyleyse yine diyebiliriz ki feminist içerikli yazılar da bu prototipteki okuyucu tarafından değerlendiriliyordu. İsterseniz şimdi yine Karakışla’nın makalesinden yola çıkarak bu dergilerde işlenen başka bir konuya bakalım. Hizmetçi konusuna. Kadın yazarların bu konuda yazdıkları bize hiç şüphesiz feminist düşünceleri konusunda da bir ipucu verecektir. Nihayetinde hizmetçiler de birer kadın olduklarından feminist kavramı onları da içermektedir. Daha önce bahsettiğimiz Kadınlar Dünyası isimli dergide kadınlarla erkeklerin eşit olduğu bir ortam olmadan erkek yazarlara sayfalarını açmayacakları ilkesinden bahsetmiştik. Bu denli büyük bir feminist yaklaşımın içine acaba hangi kadınlar giriyordu? Yani kadın yazarlar bahsettikleri feminizmin içine tüm kadınları koyuyorlar mıydı yoksa belli bir elit tabakadan mı bahsediyorlardı? Kadınlar kendi aralarında bir ayırıma giriyorlar mıydı? Şimdi bu soruların cevaplarını Karakışla’nın makalesinden haraket ederek arayalım. Kadın Dergilerindeki yazarların ve okuyucuların en az bir tane hizmetçileri olduğunu düşünürsek dergilerde ki hizmetçilerle ilgili yazıların ne kadar ilgi gördüğünü anlayabiliriz. Karakışla örneklerini dört ayrı kadın degisinden almış bunlar Hanımlara Mahsus Gazete (1893 te ki bir yazı), Kadın(1911 de ki bir yazı) Kadınlar Dünyası(1914 yılınd ki bir yazı) Kadın Yazıları (nisan-temmuz 1926 yılı) Biz Kadınlar Dünyası isimli derginin yazısına derginin feminist yönü ağır bastığı için Kadın Yazıları isimli dergide ki yazıya ise cumhuriyetin ilanından ve kadın devrimi diye nitelenen kanunların kimisinin ilan edilmiş olmasından sonra yayınlandığı için özellikle değineceğiz ama öncelikle yayınlanış sırasına göre ilk iki dergiye bakalım.

1893 yılında Hanımlara Mahsus Gazete’de yayımlanan yazının adı ‘ Hanım İle Hizmetçinin Münasebeti’ yazıda kadının asli görevinin eşinin rahatını sağlamak olduğunun ve bunun için evin hanımın ne gibi özelliklere sahip olması gerektiğinin altını çizdikten sonra hizmetçinin konumuna değinilir. Yazara göre hizmetçiyle hiçbir zaman senli benli olunmamalı onun evin bir üyesi olmadığı unutulmamalıdır. Yine yazara göre hizmetçiye hiçbir zaman uzun boş vakitler verilmemelidir. Bu ev kadınları için tehlike arz eder çünkü boş kalan hizmetçi kendisini ilgilendirmeyen konularla ilgilenebilir. Aynı zamanda evin hanımı her işi hizmetçiye havale etmemelidir. Şöyleki, kendisi her vakit denetleyen konumunda olmalıdır. Yazara göre hizmetçinin evin sahibesi gibi hareket etmesine başına buyruk çalışmasına müsaade etmek zamanla evin erkeğinin evin sorumluluğunun hanıma değil hizmetçiye ait olduğu hissini verdirebilir.

1911 yılında İstanbul’da basılan ‘Kadınlar’ degisindeki yazının ismiyse ‘Hizmetçiler’’dir. Yazar makalesinde ülkemizde iyi hizmetçi bulmanın zorluğundan bahseder ve bir hizmetçi okulunun açılması gerektiğinin üzerinde durur. ‘Anadolunun saf ve pak kızlarından’ iyi hizmetçi yetiştirilebilieceğini de ifade eder. Bu makale hakkında başka yorum yapmadan Karakışla’nın makaleden alıp kendi yazısında sunduğu kimi bölümleri yorumsuz vermek istedik;

‘… Hizmetçilerimize hüsn-i muamelede bulunmuyoruz. Bu kabil-i inkar değildir. Hele besleme olarak aldığımız kızları terbiye edemiyoruz, sille şamar tokat altında arsız, şımarık yapıyoruz. Kız tam büyüyüp işe yarayacağı vakit uşaklarla muaşakaya başlıyor. Evden kaçıp gidiyor. Beş on senelik emek heba oluyor…’

’… hizmetçiler evlerimize bir vazife deruhte etmek fikriyle gelmiyorlar. Bey efendinin, küçük beyin gözlerine şirin gözükmek,onların celb-i kulbuna (gönülerini çelmeye) muvaffak olmak arzusunu taşıyorlar. Kahve getirdikleri vakit boyun kırarak, göz süzerek bey efendilerinin önlerinde arz-ı endam ediyorlar. Evlerimize getirdiğimiz hizmetçiler adeta ev sahibelerine ortak olmak, saadet-i aileyi yıkmak hevesiyle geliyorlar…’

Üçüncü makale Kadınlar Dünyası isimli dergiden, feminist içerikli olan bu dergide hizmetçi konusuna nasıl değinildiğine özellikle dikkat etmemiz gerekli. 1914 yılında F. Sabiha imzasıyla ve ‘Hizmetçiler’ başlığıyla yayınlanan makalede ilk önce belirtilen konumu ne olursa olsun herkese nezaketle davranılması gerektiğidir. Karakışla’nın da dediği gibi hizmetçilere gösterilmesi gereken nezaketten ne anlaşıldığı daha sonra ortaya çıkar.

‘ …Bina’en-aleyh herkese ve bilhassa hizmetçilere nezaketle muamele etmeli ve bizden aşağı mertebede bulunduklarını his ettirmemeye çalışmalıdır. Terbiye ve nezaket bunu icab ettirir…’

Yukarıda ki alıntıyla yazarın hanım ve hizmetçi ayırımına gittiği ve onları aşağı gördüğü ortadır. Feminist söylemle yola çıkan böyle bir dergide bu ayırımın olması feminist kavramında ki ‘kadın’ kelimesinin dergi okuyanları ve yazanları açısından dar bir anlam ifade ettiğini gösterir devam edelim,

‘…hizmetçilerimizin tabii pek çok kusurları vardır. Fakat bunları hoş görmeliyiz. Biz gerek terbiyece gerek tahsilce onların fevkindeyiz…’

Yine yazara göre hizmetçiye kibar davranmak onun çalışma aşkını arttıracaktır. Ve işlerini daha güzel yapmasını sağlıyacaktır ama sürekli azarlamak onun şevkini kıracak ve ortaya kötü iş çıkacaktır. Yazar ev hanımının kötü alışkanlıklarını hizmetçinin yanında göstermemesi gerektiğini belirtir. Bu alışkanlıkları hizmetçiye fark ettirmeden gizli gizli yapmalıdır. Yazar hizmetçilerin başıboş kalmaması gerektiğini sürekli kontrol halinde bulundurulmaları gerktiğini de ifade eder. Anlaşılacağı üzere yazar hizmetçiye iyi davranılmasının sebebini onları daha çok çalıştırma olduğunu açıkca ifade etmiştir. Sürekli kontrol halinde tutulmaları ise sanki iradesiz olduklarını gösterir. Feminist yönü ağır basan Kadınlar Dünyası isimli dergide böyle bir yazının karşımıza çıkması feminist kavramının ne denli kuşatıcı algılandığını gösteriyor.

Gelelim son yazıya bu yazının yayınlanış tarihi nisan-temmuz 1926’dır. Yani Cumhuriyet ilan edilmiş, Tevhid-i Tedrisat ve Kıyafet inkalabı uygulanmış son olarak da Medeni Kanun kabul edilmiştir. Daha sonra kadınlar açısından tek tek irdeleyeceğimiz bu oluşumların ardından yazılan hizmetçilerle ilgili bir makalede kadın konusunun işlenişine bakalım. Harf devriminde önce yayınlanan Kadın Yazıları dergisinde ki makalemizin yazarı Mevhibe İclal Hanım makalemizin adı ise ‘Hizmetçiler Ve onlara Muamele’. Mevhibe Hanım yazısında hizmetçilerin de insan olduğunu belirtir. Yine hanımların hizmetçilerden hizmetçilerin hanımlardan olan şikayetlerini dile getirir. Meselenin hizmetçiye verilecek eğitim olduğunu izah eden yazar hizmetçilerin de ‘müstakil bir insan olarak tanınmaya başlandığını’ onlara hanımın hissettirmesi gerektiğini belirtir. Daha önceki yazılarda da vurgulanan bir konuyu da işlemeden geçmez, hizmetçilere iyi davranıldığı takdirde daha çok işin görüleceği konusunu. İşin en ilginç tarafı Karakışlanın da altını dikkatle çizdiği bölümdür. Biz bu kısmı Karakışla’nın makalesinden olduğu gibi aynen aktarmak istedik;

‘‘Hizmetçinin de insan olduğunu tasdik etmekle beraber’ diyor Mevhibe İclal Hanım ‘ona insanca yaşamak hakkını bağışlamalıdır.’ Yabancı bir evde çalışmak zorunda olan hizmetçinin de ‘memnu’ (yasak) arzuları ihtiyaçları vardır.’ Yani, bu arzu ve ihtiyaçlarını karşılayabilmesi için ona izin verilmeli ve kendisine boş saatler sağlanmalıdır. Bu ‘memnu arzular ve ihtiyaçlar’ın ne anlama geldiğini ve bunlar hizmetçinin izinli olduğu saatlerde ve evin dışında giderilmezse neler olabileceği bahsine burada değinmek gereksiz sanırım! Küçük bir fikir vermek gerekirse, Mevhibe İclal Hanım yazısına parantez içinde şöyle devam etmektedir; ‘( Böyle ihtiyaçlardan mahrum insanlar,en fena insanlardır.. işte bu ihtiyaçlar her halde tatmin olmalıdır.)’

Makale de hanım-kadın ayrımcılığını belirten başka noktalarda vardır. Biz bunları tek tek belirtmek yerine çok ilginç olan bir bölümü yine aynen almak istedik;

‘Gece ve gündüz yan yana yaşadığımız ve daima temasta bulunduğumuz bu emektarların, kalplerinin derinliğinde bize karşı besledikleri haset ve kinlerini cüz’i mülahaza edecek olursak havf (korku) ve telaşa kapılmamak kabil değildir; zira böyle cühela (cahiller) cinayete bile müstaiddir (eğilimlidir).

Görüldüğü gibi Osmanlı kadın dergilerinde belirgin bir sınıf ayrımcılığı söz konusudur. Onlar ve biz ayrımının belirgin bir şekilde yapıldığı dergiler hakkındaki Karakışlanın yorumlarına yeniden bir bakalım;

‘Osmanlı kadın dergilerine göre, öncelikle, hizmetçiler birer hanım değil,birer kadındır. Yani, hizmetçiler Osmanlı kadın dergilerinin hanım okuyucuları gibi bazı hanımların para karşılığında kendi evlerinde çalıştırdıkları kadınlardır. Doğal olarak,daha alt bir sınıfsal katagoriyi oluştururlar. Bu sınıf ayrımı Osamanlı kadın dergilerinin syfalarında ‘biz ve onlar’ sözcükleriyle açıkca ifade edilmektedir. Hizmetçiler kabadır,cahildir,kesinlikle ‘biz’ gibi değilllerdir. ‘Onlar’ hizmetçidir.

‘…Biz’ gibi ol(a)mayan hizmetçiler,yani ‘onlar’, hata yapmaya çok eğilimlidir. Hizmetçiler salaktır,mankafadır, şımarık, kaba, pis, ve terbiyesizdir, ve daha da kötüsü tenbeldir. Hizmetçilerin büyük bir çoğunluğu işverenin ne istediğini anlayamayacak kadar düşük zeka kapasitesine sahiptir. Hizmetçilerin bu zeka sorunu dövmek ve sövmekle kesinlikle düzeltilemez. Kara cahil olduklartı için, ‘onlar’ı eğitmek gerekir. ‘Onlar’ı döver,söver ve üzerlerine fazla giderseniz, Allah korusun, sizi öldürmeye bile kalkışabilirler…’

anlaşılacağı üzre maalesef Osmanlı Kadınlarında henüz gerçek bir feminist bilinç yoktu. Yapılanlar daha çok seçkin Osmanlı kadınlarının ‘daha özgür bir yaşam’ adına isteklerini ortaya koyuyordu. Bu durum cumhuriyetin ilanıyla büyük ölçüde kimlik değişikliğine uğramıştır. Kadın adına yapılan her yenilik sosyal tabakası ne olursa olsun kadın için yapılmaktan öte ulusun daha iyiye daha gelişmiş bir yapıya sahip olması için gerçekleştirilmiştir. Kemalist kadın olgusunun ne olduğunun anlaşılması için biz cumhuriyet sonrası kadın oluşumlarını üç ayrı yönden inceleme gereksinimi hissettik; tarihsel süreç, ideolojik durum ve sosyolojik boyut.

TARİHSEL SÜREÇ

Kadınların haziran 1923 tarihinde kurdukları ‘Kadınlar Halk Fırkası’ kadınların ilk siyasi örgütlenişini temsil etmektedir. Gerçekte ise her ne kadar ismi fırka olsa da ve bize ilk siyasi örgütleniş intibaını vermekteysede Kadınlar Halk Fırkası’nın amacının siyasi olduğunu söyliyemeyiz. Başkanlığını Nezihe Muhittin’in yaptığı fırka daha çok eğitim ve kadının toplumsallaşması üzerinde duruyordu. Genel sekreter Şukufe Nihal’in fırkanın siyasi hedefleri de olduğunu ve bunun er yada geç oluşacağını belirtmesi üzerine basında huzursuz yorumlar çıktı. Bunun üzerine Ankara’dan kadınlara fırka değil de bir cemiyet kurmaları önerildi. Bir süre sonra Kadınlar Halk Fırkası karşımıza –7 şubat 1924- Türk Kadınlar Birliği olarak çıktı. Bu durumdan da anlaşılacağı üzerine toplum 1924 yılında dahi kadınların belli bir siyasi statü edinmesine karşıydı. Kadının eskiden olduğu gibi sadece sosyal yardım kuruluşlarında görünmesi isteniyordu. Bu sebeble kadınla ilgili yapılan reformlar birden ve çarçabuk gerçekleştirilemedi. Kadın hakları için devrimin içinde gerçekleştirilen en zor mefum olduğunu söylemek hiç de şaşırtıcı olmaz. Çünki bu sefer mücadele edilecek konu somut bir düşman değil aksine soyut bir kavramdır. Çünkü dinsel oluşumlara farklı bir renk katan geleneksel değer yargılarına ve düşüncelere, erkeklere ve bir o kadar da kadınlara karşı mücadele verilmesi gerekiyordu. Bu yüzden yapılan yenilikler de acele edilmemiş ve kadınlarla ilgili kanunlar hep birlikte yasalaştırılmamıştır. Atatürk kadın haklarıyla ilgili çalışmalarına başlarken dinle ilgili diğer reformlara kıyasla daha ihtiyatlı davranmış halka kadınların kurtuluş savaşında oynamış oldukları rolü hatırlatarak tepkileri ortadan kaldırmak istemiştir(28 tez). Atatürk’ün kadınlarla ilgili değişime dair düşünceleri cumhuriyetin ilanıyla oluşmamıştı kuşkusuz. O yapacağı yenilikleri daha önceden planlamıştı. 1918’de tedavi amacıyla gittiği Karlsbad’da ki tuttuğu anı defterinde biraz önce söylediklerimizi doğrulayacak pek çok örnek mevcuttur.

Anı defterinde 6.7.1918 günü gittiği bir danslı akşam yemeğinde arkadaşı Emin Bey’in eşi ile aralarında şöyle bir konuşma geçer;

Emin Bey’in eşi;

‘Bu yaşamın bizde gerçekleşmesi ne kadar güç’ deyince Mustafa Kemal ;

‘Ben her zaman söylerim,burada bu vesile ile bilginize sunayım! Benim elime büyük bir yetki ve güç geçerse, ben toplumsal yaşantımızda istenilen devrimi bir anda ‘coup’ (vuruş) ile uygulayacağımı sanırım.(….) neden? Ben bunca yıllık yüksek öğrenim gördükten uygar yaşam ve toplumları incelemek ve özgürlüğün tadına varmak için yaşam ve zaman harcadıktan sonra, cahil halkın derecesine ineyim? Onları kendi dereceme çıkarayım. Ben onlar gibi değil, onlar benim gibi olsunlar.

Yine anı defterinde ki bir bölümde Atatürk kadınlarla ilgili olarak;

‘Bu kadın sorununda cesur olalım. Kuruntuyu bırakalım… Açılsınlar, onların beyinlerini ciddi bilim ve teknikle süsleyelim…’ diyor.

Atatürk’ün kadınlarla ilgili fikirleri gençlik yıllarında oluşmuştu. Yukarıda ki alıntıdan da anlaşılacağı üzere eline geçen ilk fırsatta bu düşüncelerini uygulamaya koyacaktı ve nitekim de öyle olmuştur. Atatürk’ün kadınlarla ilgili mevzuları ilk mecliste değilde ikinci mecliste gündeme getirmesi her konuda olduğu gibi bu konuda da elverişli zamanı kollamasıyla ilgili bir durumdu. I. Meclis kurucu olma özelliği taşıdığı için kadın haklarının tartışımı için uygun bir yapıya sahip değildi. Öyleki I. TBMM’de siyasi partiler olmadığı halde belli bir gurulaşma mevcuttu. Kendini I.Gurup olarak adlandıranlar Atatürk’ün yandaşlarıydı yani yeni cumhuriyetin sosyal değişimlerini destekleyen kişilerden oluşuyordu. II. Gurup ise muhalifler dediğimiz Atatürk’ün devrimci düşüncelerine karşı olan guruptu. Kadın konusunda ki reformların ortaya atıldığı ilk andan itibaren II.Gurup tarafından itirazlarla karşılanacağını tahmin etmek hiç de zor olamasa gerek.

Biraz önce de söylediğimiz gibi kadınlarla ilgili ilk yasal oluşumlar için II. Meclisi beklemek gerekti. 3 mart 1924 Hilafet’in kaldırılmasıyla ilgili kanunun kabul edildiği gün ilan edilen Tevhid-i Tedrisat Kanunu -Tevhid-i Tedrisat kanununa dikkatlerin hepsi hilafetle ilgili kanuna çekildiği için bir itiraz olmamıştır. Yasa bir tartışma olmadan kabul edilmiştir.- kadın reformunun ilk ayağı olarak kabul edilir. Eğitim birliğini getiren yasaya göre; medreseler kapatılmış ve tüm eğitsel ve bilimsel kurumlar Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlanmıştı. Böylelikle öğretim devletin kontrolü altına alınmış oldu. Yine yasaya göre ulusal ve laik eğitimin kadın erkek ayırımına gitmeksizin herkese verilmesi öngörülüyordu. Eğitimle ilgili kadınları dolaylı yönden ilgilendiren diğer yasalar ise 1927’deki din eğitiminin okullarda zorunlu olmaktan çıkarılması ve buna müteakkip din derslerinin saatlerinin giderek azaltılması, 1931’de önce orta okul sonra da ilk okullardan din derslerinin çıkartılması söylenebilinir. Kadınların eğitimine özellikle önem veren genç cumhuriyetin yine bu konuyla ilgili olarak özel bir hassasiyeti vardır. Atatürk pek çok konuşmasında kadın eğitimine dolaylı yahut direk değinmiştir. Hatta kadınlar anne olma durumları hasebiyle yani yetiştirecekleri evlatların eğitimlerinden sorumlu oluşları nedeniyle erkeklerden bile daha iyi eğitim almaları gerektiğinin üzerinde durulmuştur. Bu konuları cumhuriyet dönemi kadın olgusundaki ideolojik yaklaşımları incelerken daha iyi değerlendirmek üzere şimdilik kenara bırakıyoruz.

25 kasım 1925’deki kıyafetin modernleşmesi amacını taşıyan devrimde sadece şapkadan bahsedilmişti kadın kıyafetlerine değinilmemiş bu konuda yasal bir tedbir yerine kamuoyuna verilen telkinler tercih edilmişti. Hukuki bir zorlama yoktu. Mesela Atatürk’ün aşağıda vereceğimiz konuşma metni söylediklerimizin bir kanıtı sayılabilir;

‘Efendiler,sosyal hayatın başlangıcı aile hayatıdır. Aile, açıklamaya luzum yoktur ki,kadın ve erkekten meydana gelmiştir. Kadınlarımız hakkında erkeklerimiz hakkında söz söylediğim kadar fazla açıklamada bulunmayacağım. Bu yüce varlığı, özellikle huzurlarınızda ihmal ile geçemem. Müsaade buyurulursa, bir iki kelime okuyacağım ve siz söylemek istediklerimi kolaylıkla anlayacaksınız. Seyahatim sırasında köylerde değil, özelikle kasaba ve şehirlerde,kadın arkadaşlarımızın yüzlerini ve gözlerini çok sıkı ve dikkatle kapamakta olduklarını gördüm. Özellikle bu sıcak mevsimde, bu tarzın kendileri için mutlaka azap ve ıstırap verici olduunu tahmin ediyorum. Erkek arkadaşlar, bu biraz bizim bencilliğimizin eseridir. Çok namuslu ve dikkatli olduğumuzun icabıdır. Fakat muhterem arkadaşlar, kadınlarımızda bizim gibi idrak sahibi düşünen insanlardır. Onlara ahlakın yüce prensiplerini aşılamak milli ahlakımızı anlatmak ve onların dimağını nur ile ahlaki temizlikle cihazlandırmak esası üzerinde bulunduktan sonra fazla bencilliğe luzum kalmaz. Onlar yüzlerini cihana göstersinler ve gözleri ile cihanı görebilsinler. Bunda kaorkacak bir şey yoktur.

Arkadaşlar kat’i olarak söylüyorum. Korkmayınız bu gidiş zaruridir. Bu zaruret bizi yüksek ve mühim bir sonuca ulaştırıyor. İsterseniz bildireyim ki, bu kadar yüksek ve mühim bir sonuca varmak gerekirse, bazı kurbanlarda verelim. Bunun önemi yoktur. Önemli olan şunu ihtar edeyim ki bu halin muhafazasında inat ve taasup hepimizi her an kurbanlık koyun olmak istidadından kurtaramaz (29 elinin hamuruyla özgürlük)’

Medeni Kanuna Doğru

Kadınların özellikle 1914’ten itibaren değişen yaşam koşullarına karşılık Osmanlı İmparatorluğunda 1917 yılında bir Hukuk-i Aile Kararnamesi’nin yayınlandığını daha önce söylemiştik. İslam ülkelerinde hazırlanan ilk standart hukuk metni olmasıyla önemli olan bu kararnameye göre yapılan yenilikler şöyleydi;

1- Evlenebilmek için erkeğin 18 kadının 17 yaşını doldurmuş olması gerekmektedir.

2- Akıl hastaları bir zaruret olmadıkça evlenemez.

3- Evlenme belirli bir resmi memurun önünde gerçekleştirilecek ve tescil edilecektir.

4- Evlenme mukavelesine konulacak bir maddeyle kadın, kocasının bir kez daha evlenmesine karşı çıkabilecektir.

5- Anlaşmazlık nedeniyle kadında boşanma isteminde bulunabilecektir.

1917 yasası bilindiği gibi gelen tepkilerden ötürü 19 haziran 1919’da yürülükten kaldırılmıştır ve eski sisteme dönülmüştür. Cumhuriyet sonrasında aileye ilişkin yasa hazırlanırken 1917 yasası bir temel olarak incelenmiştir. 1923 yılında yeni meclis iş başına geldiğinde Adalet Bakanı Seyit Bey tarafından yeni bir medeni kanun hazırlaması için bir komisyon oluşturulmuştur. Bu komisyonun kurulmasından önce mecliste ki kadınlara ait hukuksal haklar şöyleydi; ‘Dokuz yaşı kızlar için on yaşı erkekler için evlenme yaşıdır. Çok eşlilik uygundur, erkeğin boşanma hakkı sınırsızdır ve kadının kimi hallerde boşanma hakkı vardır.’

Komisyonun çalışmalarının nihayetinde eski hukuk sisteminde kimi değişiklikler yapılmıştır – müslüman olanlarla olmayanlar arasınada bir ayırım yapmayan, çok eşliliğe çekimser sınırlar koyan, boşanmada iki tarafın eşitliğini kimi koşularla kabul eden ufak değişiklikler kast ediliyor- ama bu tasarı meclis tarafından reddedilmiştir.

Aile Hukuku çalışmaları mecliste var olan iki ayrı düşünce sistemini karşı karşıya getirmiştir. Eski ve yeni görüş diye nitelendirdiğimiz bu görüşleri modernlik taraftarları ve modernliğe karşı olanlar diye tanımlıyabiliriz. Meclisteki bu tartışma havası zamanın basınına da yansımıştır. Ahmet Ağaoğlu’nun 26 aralık 1923 yılında Akşam Gazetesi’nde başlayan seri halindeki ‘An’aneye Sadakat’ isimli yazlarından kimi bölümlere bir bakalım;

‘Büyük Millet Meclisi’nde Aile Hukuku Kararnamesi’nin müzakeresi münasebetiyle memlekette bulunan iki zıt zihniyet karşı karşıya geldi. Sosyal gelişme taraftarları Türk kadınlığı cemiyet ve ailede önemli ve muhterem bir varlığa layık olan yerin ve hukukun sağlanmasını isiyorlar. Kendisine muhafazakar ve ananeye bağlı namını veren diğer taraf ise mevcudu olduğu gibi muhafazaya çalışıyorlar.Bu ikinci zümre, güya din ve anane namına hareket ediyor. Fakat, ve gariptirki böyle yaparken, kendisini pek bariz bir tezat içerisinde bırakıyor. Gerçekten, bu zümre, bir taraftan İslamiyet’in, herhangi bir sosyal gelişmeye muhalif olmadığını ve şeriatın her türlü yenilik ile uzlaşabilir olduğunu iddia ediyor ve diğer taraftan da, her ne zaman sosyal bir gelişme ve yeniliğe doğru yürünürse, hemen yine mukaddes din ve şeriat namına,karşı koymaktan kendini alamıyor.’

‘Bu açık tezat nereden geliyor? Muhafazakar zümrenin birinci iddiasına bizde tamamıyla katılıyoruz fakat onlardan(dini anane) denilen kavramın tayininde ayrılıyoruz. Aramızdaki bu ayrılık bir uçurumdur. Onlar ananeyi kelimelerde sözlerde arıyorlar. Biz ise ananeyi manada,ruhta anlıyoruz. Esastaki bu derin itilaftan başka, aramızda bir de takip olunan metod zıddıyeti vardır. Onlar, ananeyi keşif ve tayin için mevcuda bakarlar, söylenegelen fikirlere itibar ederler. Biz ise ta başlangıca kadar vararak, tarihi tenkidin verdiği hakikatlerda ararız. Dönüp doloşıp nihayet kadınlığa varan aile hukuku meselesi bizim bu kabul ettiğimiz metodla incelendiği vakit görülecektir ki, gerçekten İslamiyet’te bu mesele her çeşit sosyal yenilik ve gelişmeye müsaittir. (30cumhuriyetin 50.yılında türk kadın hakları)’

Yine Ağaoğlu’nun Akşam Gazetesindeki seri makalelrinden birinde şöyle diyor;

‘İslamiyet, kadınlığa hürmeti ve çocuklara ilgiyi bir esas olmak üzere ilan etmiştir. Fakat bir zamanlar ve belli muhitlerde bu saygı ve ilgi kavramları kadını duvarlar içine kapatmak bir çuvala skmak, hayattan uzaklaştırmak ve çocuğada babanın tasarrufuna terk eylemek şeklinde tecelli ediyordu. Acaba bugun de biz aynı tecellilere riayaet etmek mecburiyetinde miyiz? Yoksa, İslamiyet’in kadın ve çocuk hakkında kabul etmiş olduğu yüksek esası,hakiki ananeyi kendimize yol gösterici sayarak, kadın ve cocuklara sosyal hayatımızın daima gelişen değişikliklerin gerektirdiği yerleri sağlamaya mı çalışacağız?

Rica ederim, bu gün hangi Türk vicdanı, kadını her türlü manevi şahsiyetten,duygudan, hassasiyetten, kalpden ve dimağdan mahrum bir ev eşyası gibi telakki eder? Ve aileyi bir kümes farz ederek iki üç dört kadının bir sürü tavuk gibi bir horoz etrafında toplanmasını tasvip eder?’(31 c.50.y.t.k.h.)

Dipnotlar

1- Ana Britanica cilt:8 syf:497

2- Yahudi inancına göre Lilith Adem’e eş olması için yaratılan ilk kadındır. Adem’in tanrıya kendisine bir çift göndermesi için yalvarmasından sonra tanrı inanışa göre Adem’i yarattığı gibi Lilith’i de topraktan yaratır. Yalnız Lilith’in yaratıldığı toprak tozlu ve kirlidir. Bir müddet sonra Lilith Adem ile sürekli kavga etmeye başlar. Kendisi de topraktan yaratıldığı için Adem’le eşit olduğunu savunur. Adem ise bunu kesinlikle red eder. Yine bu kavgalardan birinde Lilith tanrının adını söyliyerek yükselir ve Kızıl Denizin oradaki şeytanların yanına gider. Lilith orada şeytanlarla kötü bir yaşama başlar ve onlardan cinleri doğurur. Adem’in yalnız kalıp tanrıya sürekli yalvarması sonucunda ise Havva yaratılır. Havva Adem gibi topraktan değil Ademin kaburga kemiklerinden yaratılmıştır. Kendisi de bunu bildiği için Adem’e kendisiyle eşit olduğuna dair tartışmalara girmez ve Adem’in üstünlüğünü kabul eder. İnsanlar ise Lilith’in değil Havva’nın soyundan gelerek erkek egemen bir toplumun varlığını baştan tasdik etmiş olurlar.

3- Hz. İsa’nın hiç evlenmeyişi Hristiyanlık inancında kadınlar hakkında peşinen bir hüküm vermesede kadına bakış açısı adına küçük ipuçları verir. Cadılığa gelince bu inancın özellikle ortaçağ hristiyan avrupasında yaygın olduğunu görürüz.- cadılık inancının tarihi aslında insanlık tarihi kadar eskidir. Tarih öncesi mağara resimlerindeki figürler bize bu inancın o zamanlarda var olduğunu gösteriyor.- ortaçağ hristiyan dünyasında Engizisyon Mahkemelerinde öldürülen kadınların sayısı yüzbinlerden milyonlara varan tahminlerle ifade ediliyor. İşin ilginç yanı ‘cadı’lık kavramının salt kadına yönelik bir olgu olmasıdır. Erkek için aynı anlamı ifade eden bir kelime yoktur.

4- Yunan miteolojisinde tanrı Promete – Promit-Hefs- inanca göreçamurdan yaptığı insan heykeline can vermek için gökyüzünden ateşi çalar. Böylece Epimithefs yani ilk insan yaratılmış olur. Buna çok kızan diğer tanrılar –özellikle de Zefs- bu ilk insana çok büyük bir ceza vermek isterler. Sonunda ‘kadın’ı yaratmaya karar verirler. Yaratılan kadın Pandora’dır. Çok güzel olan pandora’ya çeyiz diye bir kutu verirler. Bu kutunun içine de dünyada bizim şu an bildiğimiz tüm kötülükleri koyarlar. Epimithefs Pandora’yı görünce ona aşık olur ve onunla evlenir. Zifaf gecesi Pandora çeyiz kutusunu açınca dünyaya bütün kötülükler yayılır. Tanrılar bu kötülükleri kutuya yerleştirirken ümit duygusunuda yalnışlıkla bu kutuya koymuşlardır. İnanca göre insanoğlu o günden sonra dünyada ki tüm kötülüklere ümitle karşı koyar. Miteolojide açıkca ifade edildiği şekliyle Pandora yani ilk kadın dünyadaki kötülüğün yayılma sebebidir.

5- İnanca göre tanrıça İzanagi ve tanrı İzanami evlenip bir saray kurarlar. Ancak onların cocuğu tanrılarla karşılaştıklarında ilk kez konuşan tanrıça İzanagi olunca yani ilk konuşan bir kadın olunca çocuk gelişemez. Tanrı ve tanrıça cocuğu bir sandalın içine koyup denize salarlar. Diğer karşılaşmada erkek tanrı İzanami’nin tanrılarla öncelikle konuşması üzerine çiftin sekiz harika çocukları olur…( bu şekilde devam eden efsanede Japon yönetim ve aile yapısında ilk defa erkeğin söz sahibi olma hakkının japon kültürel dokusundaki ifade edilişini görüyoruz.)

6- Yaratılış Efsanesine göre başlangıçta gök ve yer yoktu. Yalnız uçsuz bucaksız deniz vardı. Tanrı Ülgen bu denizin üzerinde uçuyor ve konabileceği katı bir yer arıyordu. O zaman kalbinde önündeki nesneyi yakala diye bir ses duydu. Ülgen bu sözleri tekrar ederek ellerini öne uzattı denizin ortasından aniden çıkan taş tuttu ve ona oturdu. Oturacak yer bulduktan sonra dünyayaı yaratmak istedi Ülgen fakat ne yapacağına nasıl yapacağına bir türlü karar veremedi. Birden su içindeki Ak anayı –Ak ene- gördü. Ak ana ona bir nesne yapmak istersen ‘yaptım oldu’ de ‘yaptım olmadı’deme deyip kayboldu. Efsane ülgenin dünyayı yaratmaya başlamasıyla devam eder. Bizim burada dikkat etmemiz gereken su ve Ak anadan önce ne gök nede yer olmamasıdır. İlk asıl güç Ülgen tanrı bile Ak ananın söylediği şekilde dünyayaı yaratmıştır. Yani Ak ananın Ülgen üzerinde bir güç olduğunu söyliyebiliriz.

7- Umay tanrıça Altaylar’da çocukların ve hayvanların koruyucu anasıdır. Bu tanrıça analık yönüyle belirgindir.

8- Ayısıt Yakutlarda Umayın yerini alan Ayısıt yaratıcıbereket huzur sağlayan dişi ruhlardır. Ayısıtlardan bazıları insan yavrularını ve dişi hayvanları korur. Ayısıtlar dağınık olan hayat ögelerini toplayıp kut yaparlar.yapılan ‘kut’ ana karnındaki çocuğa üflenir. Böylece çocuğa can verilir.

9- Kadın Örgütlenmelerinin Toplumsal Dönüşümdeki Rolleri, Tülin Akkaya, Kadın Eserleri Kütüphanesi Yükseklisans Tezi,TC Mimar Sinan Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstütisi Sosyoloji Anabilim Dalı Genel Sosyoloji Ve Metedoloji Programı İstanbul Eylül 1998 syf:35

10- Kadın Örgütlenmelerinin Toplumsal Dönüşümdeki Rolleri, Tülin Akkaya, Kadın Eserleri Kütüphanesi Yükseklisans Tezi,TC Mimar Sinan Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstütisi Sosyoloji Anabilim Dalı Genel Sosyoloji Ve Metedoloji Programı İstanbul Eylül 1998 syf:35

11- Yasaların başlıcaları; 1841 kadı izniyle evlenme fermanı, 1854-1857 esir pazarlarının kapatılması,1856 veraset hakkı,1862 ilk kız rüştiyesi,1869 kız çocukları için zorunlu sıbyan okulu,1870 ilk kadın müdire atanması, 1870 kız öğretmen okulu

12- Terakki-i Muhadderat, Vakit yahut Mürebbi-i Muhadderat, Aile, İnsaniyet, Hanımlar, Şüküfezar,Mürüvvet, Parça Bohçası,Hanımlara Mahsus Gazete, Hanımlara Masus Malumat

13- Aydın’da yetkililerin aldığı bir kararla bir kadınla konuşan erkeğe 100 kuruş para cezası kadına ise falakaya yatırma cesası verilmişti.

14- Geniş bilgi için bkz. ‘ Kadın Tarihinden İki İsim: Ulviye Mevlan- Nezihe Muhittin, Dr. Serpil Çakır, Trih Ve Toplum dergisi sayı? Sayfa;6-13

15- Kadın Eserleri Kütüphanesi Ve Bilgi Merkezi Vakfı 2000 Ajandası vakıf yayını,2000,syf;36

16- Yüzyıl Başında Bir Kısım Osmanlı Hanımı Ve Talepleri Öncü Feministler, İpek Yosmaoğlu Tarih Ve Toplum dergisi sayı ? sayfa12-17

17- Kadın Eserleri Kütüphanesi Ve Bilgi Merkezi Vakfı 2000 Ajandası vakıf yayını,2000,syf;20

18- Kültür amaçlı; ‘Asr-ı Kadın Cemiyeti, Osmanlı Kadınları Terakkiperver Cemiyeti, Teali-i Nisvan Cemiyeti, Selanik’te açılan Kırmız- Beyaz Kulubu, yardım ve eğitim amaçlı; Şefkat Cemiyet-i Hayriyesi, İttihad Ve Terakki’nin kendi ideolojisi doğrultusunda açtığı dernek ve şubeler; İttihad Ve Terakki Kadınlar Şubesi, Tealiyi Vatan Osmanlı Hanımlar Cemiyeti. Ülke savunmasına yönrlik;Nisvan-i Osmaniye İmdad Cemiyeti, Hilal-i Ahber Cemiyeti Hanımlar Heyeti, Anadolu Kadınları Müdafaa-i Vatan cemiyeti. Feminist yönü ağır basan yani kadın haklarını savunma amaçlı Müdafaa-iHukuk-ı Nisvan Cemiyeti vb. Görürüz.

19- Kadın Örgütlenmelerinin Toplumsal Dönüşümdeki Rolleri, Tülin Akkaya, Kadın Eserleri Kütüphanesi Yükseklisans Tezi,TC Mimar Sinan Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstütisi Sosyoloji Anabilim Dalı Genel Sosyoloji Ve Metedoloji Programı İstanbul Eylül 1998 syf:44

20- Yüzyıl Başında Bir Kısım Osmanlı Hanımı Ve Talepleri Öncü Feministler, İpek Yosmaoğlu Tarih Ve Toplum dergisi sayı ? sayfa12-17

21- Cemiyet ve taburla ilgili ayrıntılı bilgi için ‘ Osmanlı Ordusundaki Kadın Askerler, Yavuz Selim Karakışla, Tarih Ve Toplum Dergisi sayı? Sayfa;15-20

22- 15 Mayıs 1919’da İzmir’in işgali ertesinde İstanbul bir dizi büyük protesto mitingine sahne olmuştur. Çeşitli çalışmalarıyla hitabet yeteneklerini geliştirmiş kadınlar bu mitinglerde kadınların sözcüsü olarak söz alır. Bir anlamda ilk kez kürsüden halka hitap ederlerken büyük izleyici kalabalıkları arasında da kadınlar genci yaşlısıyla çok sayıda yer lmışlardır. Bu protesto gösterilerinin belli başlıcaları şunlardı; 19 mayıs 1919’da Türk Ocağının Fatihde düzenlediği ellibin kişinin katıldığı mitingde konuşmacı olarak Halide Edip Hanım katıldı. 20 Mayıs 1919 da Üsküdar Doğancılarda yapılan mitinge kadınları temsilen katılan konuşmacı Naciye Hanımdır. 22 mayıs 1919’da yapılan Kadıköy mitinginde konuşmacı olan Halide Edip’in yanısıra üniversite öğrencisi Münevver Saime Hanım da söz almıştır. 23 mayıs 1919’da Sultanahmet meydanında düzenlenen ikiyüzbin kişinin katıldığı ünlü mitingde de halka yine Halide Edip hitap eder. Siyasal bilinci gelişkin İstanbul kadınları arasında Milli Mücadeleye katılmak üzere Anadoluya geçen pek çok kadın vardır.

23- Kadınları Çalıştırma Cemiyeti, Cemiyet-i Hayriye-i Nisvaniye, Osmanlı Türk Hanımları Esirgeme Derneği, İstiklak-ı Milli Kadınlar Cemiyeti, Hilal-i Ahmer Kdınlar Merkezi, Himaye-i Etfal Kadınlar Merkezi, Kadıköy Kadınlar Müdaafa-i Milliye Merkezi, İslam Kadınları Çalıştırma Cemiyeti, Biçki Yurdu, Musiki Muhipleri Hanımlar Cemiyeti, Bilgi Yurdu, Müdaafa-ı Hukuk-ı Nisavan Cemiyeti, Üsküdar Biçki Yurdu, Asri Kadın Cemiyeti, İnasdarülfunun Cemiyeti, Ticaret Mektebi İnas Cemiyeti

24- Kadın Örgütlenmelerinin Toplumsal Dönüşümdeki Rolleri, Tülin Akkaya, Kadın Eserleri Kütüphanesi Yükseklisans Tezi,TC Mimar Sinan Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstütisi Sosyoloji Anabilim Dalı Genel Sosyoloji Ve Metedoloji Programı İstanbul Eylül 1998 syf:45

25- Kadın Dergilerinde (1869-1927) Osmanlı Hanımları Ve Hizmetçi Kadınlar, Yavuz Selim Karakışla, Tarih Ve Toplum Dergisi sayı? Sayfa15-24

26- Kadın Örgütlenmelerinin Toplumsal Dönüşümdeki Rolleri, Tülin Akkaya, Kadın Eserleri Kütüphanesi Yükseklisans Tezi,TC Mimar Sinan Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstütisi Sosyoloji Anabilim Dalı Genel Sosyoloji Ve Metedoloji Programı İstanbul Eylül 1998 syf:16

27- Osmanlı İmparatorluğunun son yüzyılında hiçbir gayrımüslim erkeğe ’bey’ denmezdi. Varlıklı ve saygın gayrımüslim erkeklere ‘efendi’deniliyordu. Gayrımüslim kadınalra medeni durumlarına göre madam yahut matmazel diye hitap edilirdi. Yine hanım sözcüğü her müslüman Türk kadınını değil alt tabaka mensup olmayan Türk müslüman kadını için kullananılan bir hitaptı. Alt atabaka bayanlarına ‘kadın’denilirdi. Örneğin Osmanlı evlerine çamaşır işlerinde gündelikle çalışan ‘çamaşırcı kadınlar’gelirdi

www.netpano.com.Sayfada yayınlanan yazı ve görsel malzemelerin tümü izinsiz alınamaz kopyalanamaz.Her hakkı saklıdır

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir