Türkiye,Seyirci Kalamaz!

İsrail nükleer bombaları belirlenen hedeflere göndermek için Jericho1 ve Jericho-2 adlı uzun menzilli füzeler geliştirmiştir. 1981’de Bağdat yakınlarındaki Osirak nükleer santraline yönelik saldırı Jericho-2 füzeleriyle gerçekleştirilmişti.

Bu durum İsrail’in elindeki füzelerin Ankara’yı da tehdit ettiğini ortaya koymaktadır. Yeni Amerikan Millî Güvenlik Stratejisi’ne göre Türkiye, GAP projesiyle, Irak’ı ve uzun vade ise İsrail’i susuz bırakarak Amerika’nın dost ve müttefiklerini tehdit etmektedir. Türkiye, İran’ın Nükleer Tesislerine Saldırılmasına Seyirci Kalırsa, GAP’ın Bombalanmasına Açık Kapı Bırakır

Haber Merkezi’mizin analizi…

Amerikan yönetimi, Amerika’ya yönelik tehdit oluşturduğunu düşündüğü hedeflere önleyici saldırılarda bulunma hakkını kullanacağını, 2002 yılının Eylül ayında yayınladığı 35 sayfalık bir metinle ilân etti. The National Security Strategy of the United States başlığıyla yayınlanan, George W. Bush imzalı yeni Amerikan Millî Güvenlik Stratejisi, uluslararası ilişkileri hem teorik hem de pratik olarak değiştirecek radikal unsurlar içermekte. Doktrinin en çarpıcı noktasını şu cümle oluşturuyor:

“ABD, haydut devletleri ve onların terörist dostlarını, bizi ve müttefiklerimizi kitle imha silâhlarıyla tehdit eder hâle gelmeden önce durdurmaya hazır olmalıdır.”

Bu doktrine göre Türkiye, GAP projesiyle, Irak’ı ve uzun vade ise İsrail’i susuz bırakarak Amerika’nın dost ve müttefiklerini tehdit etmektedir. Diğer bir deyişle, Amerika kendisine yönelik doğrudan bir saldırı olmadan da tehdit olarak algıladığı hedefleri vurma hakkını kendinde görüyor. Bu ABD’nin soğuk savaş yıllarından beri yürüttüğü, sâdece saldırıya uğradığı anlarda karşı saldırı hakkını kullanma stratejisinden kesin bir dönüşü temsil ediyor. “Düşmanlarımızın bize saldırmasını bekleyemeyiz” cümlesi bu yeni stratejinin temel düsturunu ifâde ediyor. Amerika’nın yeni güvenlik doktrininin bir başka dikkat çekici noktası da son derece ahlâkçı (moralist) bir retoriğe sahip olması. Metinde, Amerika’nın neyin doğru ve neyin yanlış olduğunun tek ayırt edicisi olduğu tavrı hâkim. Utah Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümünden Prof. Dr. Hasan Kösebalaban’a göre; “Bush’un dış politikasına yansıyan bu ahlâkçı söylem, dini içerikli bir ahlâk terminolojisine dayanıyor. Söyleme göre dünyada kötülüğü ve iyiliği temsil eden güçler bulunmaktadır. Bu söyleme göre, Bush’un 11 Eylül’den kısa süre sonra ortaya attığı şer güçler üçgeni (axis of evil) içerisinde yer alan Kuzey Kore, Irak ve İran gibi ülkelerin karşısında ABD iyiliği temsil etmekte ve savunmaktadır. ABD Başkanı Bush’un daha sonra yanlış anlaşıldığını ifâde ettiği, ancak bilinç altını çok iyi yansıtması bakımından önemli olan ‘Haçlı Seferleri’ çağrısı konunun ciddiyetini gösteriyor aslında.”

Bush doktrininin çok büyük tepkilere yol açan diğer bir unsuru Amerika’nın askerî hegemonyasını tehdit edebilecek herhangi bir gücün çıkmasının, Amerikan çıkarlarına tehditkâr olup olmadığına bakılmaksızın, önlenmesi. Cümle şöyle: “Kuvvetlerimiz potansiyel düşmanların ABD’nin gücüne denk olabilmek ya da onu geçebilmek ümidi taşıyan askerî yapılanmaları engelleyecek güçte olacaktır.”

Bu durumda sadece İran değil, bir kaç yıl sonra Türkiye’nin askerî yapılanması da Amerika tarafından “potansiyel düşman” algılamasına girebilir. Açıkça Amerika dünya üzerinde kurduğu hegemonyasına karşı herhangi bir rakip istemiyor. Yeni Amerikan güvenlik doktrininin pratik yansımalarını 11 Eylül olaylarından itibaren dünyanın değişik yerlerinde görmekteyiz. Afganistan ve Irak’ın işgali sonrasında Amerika’nın dünya çapında giriştiği eylemleri herhangi bir uluslararası hukuk normuyla bağdaştırmak çok zor. Suçları bir mahkeme önünde ispat edilmeden aylarca esir tutulan, ancak bazı temel haklardan mahrum bırakmak için de savaş esiri statüsü verilmeyen, Guantanamo kamplarındaki yüzlerce tutuklunun askeri deneylerde kobay olarak kullanılması, AB içindeki insan hakları savunucuları tarafından sorulmuyor bile. 2002 yılının başında Bosna’da Yüksek Mahkeme’nin yeterli delil bulunmadığı gerekçesiyle serbest bıraktığı altı Arap şüphelinin mahkeme kapısında Amerikan ajanlarınca paketlenip bilinmeyen bir yere götürülmeleri Birleşmiş Milletler’in kuruluş temeli olan ulusal hâkimiyet ilkesinin en açık ihlâlini oluşturuyordu. Ancak Yemen’de CIA’in El-Kaide “şüphelilerini” bombalaması uluslararası hukuksuzluğun hangi boyutlara gidebileceğinin çok daha ilginç ve ürpertici bir göstergesi. Herhangi bir mahkeme tarafından yargılanmamış, kendilerine isnat edilen suçlar ispat edilmemiş, üstelik bir başka ülkenin topraklarında yaşayan, bir başka ülkenin vatandaşlarını “Şüpheli” oldukları savından hareketle, gönderilen casus uçaklar vasıtasıyla öldürmenin açıklaması ne olabilir? Amerikan dış politikasına şekil vermekte olan “önleyici saldırı doktrini” uluslararası ilişkilerde son derece tehlikeli bir örnek teşkil edebilir. İsrail benzer bir mentaliteden yola çıkarak 1981 yılında Irak’ın Osirak bölgesindeki nükleer reaktörünü imha ettiğinde Birleşmiş Milletler, 487 sayılı kararıyla bu saldırıyı kınamış ve Irak’ın uğradığı zararın karşılanmasını talep etmişti. Ancak Amerika’nın gayretleriyle İsrail’in Irak’a tazminat ödemesi için herhangi bir yaptırımda bulunulmadı. Bugün İsrailliler hala saldırı kararlarının hukukî olduğunu ve aynı durumla tekrar karşı karşıya kalmaları hâlinde saldırmaktan çekinmeyeceklerini belirtiyorlar. Bush yönetiminin Irak politikalarını şekillendiren ekibin de İsrail lobisiyle içli dışlı olmaları hiç şaşırtıcı değil.

Amerika’nın, İran’a yönelik İsrail saldırısını destekleme yönünde alınmış bir kararı var. Amerika Birleşik Devletleri Başkanı George Bush, İran’ın atom bombası üretme kapasitesini yok etmeye çalışması halinde, İsrail’e destek sözü verdi. İngiliz Daily Telegraph gazetesine göre şu sözler Bush’a ait: “Eğer İsrail’in lideri olsaydım, İranlı bazı ayetullahların ülkemin güvenliğiyle ilgili açıklamalarına kulak verirdim. İran’ın nükleer silaha sahip olmasından kaygı duyardım. İsrail bizim müttefikimiz, bu ülkeyi destekleyeceğimiz yolunda güçlü taahütlerimiz var. Güvenliği tehdit edilirse, İsrail’i destekleriz.”

İsrailli yetkililer, İran’ın nükleer tesislerinde 6 ay gibi çok kısa bir süre içerisinde atom bombası imal edebilecek teknolojik bilgi düzeyine erişeceğini öne sürüyor. 1981 yılının 7 Haziran günü, İsrail uçakları Fransa tarafından inşa edilen Irak’ın Osirak reaktörünü bombaladı. İsrail’in, Irak’ın ulusal hakimiyetine tecavüz ederek yaptığı bu saldırı, ABD’nin yardımlarıyla mümkün olmuştu. Çünkü bu santrallerin yerlerini gösteren en gelişmiş sisteme sahip HK-11 uydusundan çekilmiş fotoğraflar İsrail’e ABD tarafından verilmişti. ABD, yakın dostlarından ve NATO’daki ortaklarından olan İngiltere’ye HK-11 uydusundan çekilmiş fotoğrafları vermezken İsrail’e bu uydudan çekilmiş ve Irak’ın nükleer santrallerini gösteren fotoğrafları tereddüt etmeden vermişti. İsrail, karşısında her zaman eli kolu bağlı duran Asya ülkeleri istiyor. Askeri üstünlüğün ve caydırıcılık gücünün sadece kendi elinde olmasını amaçlıyor. Bu yüzden kendi caydırıcılık gücü karşısında tehdit oluşturabilecek hiçbir gelişmeye fırsat vermek istemiyor. İran’ı hedef gösteren ABD yönetimi ve Kongre üyeleri, İsrail’in nükleer gücünü artırma çabası karşısında sessiz kalmayı tercih ediyorlar. İsrail’e, Nükleer Silahların Önlenmesi Anlaşması’nı (TNP) imzalaması için herhangi bir baskı yapılmadığı gibi mevcut nükleer santrallerini uluslararası denetime açması için de hiçbir baskıya başvurulmuyor.

Yıl 1981 değildir, bugünün İran’ı da 1981’in Irak’ı değildir. Bugünkü İran 1992 yılından beri Rusya’dan aldığı SCUD-B füzelerini baz alan ve K. Kore’nin No Dong 1 balistik füzesine benzeyen 1300-1500 km menzilli SHAHAB-3 (ZELZAL-3) füzesini geliştirmektedir ve füze 1998 yılında kısmen, 2000 yılında tam başarıyla denenmiştir.

İsrail nükleer bombaları belirlenen hedeflere göndermek için Jericho1 ve Jericho-2 adlı uzun menzilli füzeler geliştirmiştir. 1981’de Irak’ın başkenti Bağdat yakınlarındaki Osirak nükleer santraline yönelik saldırı Jericho-2 füzeleriyle gerçekleştirilmişti. Bu saldırıyla hem adı geçen füzelerin bir denemesi yapılmış, hem de bu füzelerin menzilinin Bağdat’a kadar ulaşabildiği tespit edilmişti. Bu durum İsrail’in elindeki füzelerin Ankara’yı da tehdit ettiğini ortaya koymaktadır.

2040’ta Türkiye’ye Savaş Açılacak

BM’nin hazırladığı Su Raporu’na göre Türkiye 2025 yılında su sıkıntısı çekecek, ayrıca 2040 yılında elindeki su rezervleri yüzünden Türkiye’ye savaş açılacaktır. Fransa eski Devlet Başkanlarından François Mitterrand’ın eşi Danielle Mitterrand, 27 Ekim 2005 günü, Fransa’da düzenlediği bir basın toplantısında, Türkiye’nin Dicle ve Fırat sularını kurmuş olduğu barajlarla kelepçeleyip, Suriye ve Irak halkını susuzluğa mahkum ettiğini ileri sürdü. Türkiye’ye karşı bölücü-işbirlikçi Kürtlere verdiği destekle bilinen Mitterand’ın bu çıkışı, Türkiye’nin bu konuda köşeye sıkıştırılmak istendiğinin ilk işaretlerindendir.

Dünyada su zenginliği kişi başına 10 bin metreküple ölçülmektedir. Bu oran Türkiye’de 1.830, Irak’ta 2.110, Suriye’de 1.420, İsrail’de 300 metreküp civarındadır. Nüfus yoğunlukları, gelişme hızları hesaba katılırsa su zengini olmadığımız, ama şimdilik kendimize yettiğimiz görülmektedir. Türkiye kasıtlı olarak su zengini bir ülke olarak lanse edilmektedir. Türkiye’nin yıllık toplam su potansiyelinin 186 milyar metreküp olduğu, sadece Tuna Nehri’nin yıllık su potansiyelinin 206 milyar metreküp olduğu kıyaslanırsa su bakımından zengin olmadığımız meydana çıkacaktır. Zenginmişiz gibi göstermekle Irak ve Suriye ile aramız daha derin kin, intikam ve nifak tohumlarıyla açılmak istenmektedir.

BM’nin hazırladığı Su Raporu’na göre Türkiye 2025 yılında su sıkıntısı çekecektir. Ayrıca 2040 yılında ise elindeki su rezervleri yüzünden Türkiye’ye savaş açılacaktır. Aynı teşkilat Su Zirvesi nedeniyle bir rapor hazırlamış. Bu raporda Türkiye ile ilgili çarpıcı tahminler yer almaktadır. 2I. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren özellikle Ortadoğu ve Arap Yarımadası’nda büyük bir sıkıntı çekileceği belirtilmektedir. Kritik tarihler ise 2005, 2025, 2040. Şu anda dünya üzerindeki 188 ülkenin 50’sinde kullanma suyu sıkıntısı çekilmektedir. 2005 yılının kuraklık için dönüm noktası olduğu kaydedilmiştir. Türkiye 2005 yılından itibaren kuraklığın baş göstereceği ülkelerden birisi. Su sıkıntısı Türkiye dışında Arap yarımadası, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da başlayacak.

BM raporu 2040 yılını Türkiye için ‘Kritik Yıl’ olarak görüyor. Aynı yıllarda Suriye ile Irak su sıkıntısından kırılacak, tarlalarda ekin yetişmez hale gelecek. Dicle ve Fırat Nehirleri Türkiye’nin can damarı haline gelecek. BM, bu tarihte bölgede sınır aşan nehirler yüzünden savaşların çıkmasından şüpheleniyor. Irak ve Suriye’nin ‘Hiç düşünmeden’ Türkiye’deki barajlara füze saldırısı düzenleyeceği de ihtimaller arasında denilmektedir.

Türkiye, Ortadoğu’nun önemli su kaynaklarını elinde tutan ve kontrol eden bir ülke olması hasebiyle sürekli bir tehdit altındadır. İsrail, Lübnan ve Suriye arasında çok ciddi anlaşmazlıklara neden olan Golan Tepeleri’nin en büyük stratejik öneminin bölgenin sahip olduğu su kaynaklarından teşekkül etmesidir. Su kıtlığı devam ettiği sürece İsrail’in Golan Tepeleri’nden çekilmeyeceği aşikardır. Litani Nehri Lübnan’a hayat vermektedir. Bu nehirle birlikte irili-ufaklı başka su kaynaklarını da içinde bulunduran Lübnan’da verimli bölgelerde yaşayan ve yönetimde söz sahibi olan Hıristiyanlarla, Litani Nehri Havzası’ndan uzakta yaşayan Müslümanlar ve Filistinliler arasında Suyun paylaşımı için kavgalar sürmekte ve derin anlaşmazlıklar yaşanmaktadır.

İsrail’in Su Planı

Bölgede su sıkıntısı çeken ülkelerin başında İsrail gelmektedir. İsrail, Ürdün ve Suriye ile çatışma halindedir. İsrail’in Nil Nehri’nden su çekmek için Habeşistan ile yakın işbirliği içinde olduğu gözden kaçmamaktadır. Mısır, İsrail’in Nil Nehri üzerindeki ince tarihi hülyalarını bildiği için ordusu bünyesinde bir Tugayı bataklık savaşlarında savaşmak üzere eğitmiştir. Hazır bekleyen bu birliğin amacı, Nil’in çıkış noktasında Mısır’ın menfaatlerini ihlal eden, Nil’in serbest akışını engelleyen bir gelişme olması halinde savaşa giren ilk birlik olmaktır. Irak Savaşı’nın ana ekseninde petrol kaynaklarının ele geçirilmesi, denetiminin sağlanması yanında Ortadoğu’ya hayat veren Fırat, Dicle, Asi, Ürdün, Nil Nehirleri’nin üzerinde pazarlıklar yapılması ve baskı aracı olarak kullanılması yatmaktadır.

Strateji uzmanlarına göre Irak Savaşı, petrol gibi suyun paylaşımının yeniden yapılandırılması ve İsrail’e aktarılması için yeni imkanlar oluşturulması maksadıyla yapılmıştır. Dünya ile adeta dalga geçen İsrail devleti suyunu Şeria Irmağından, Suriye’ye ait olduğu halde işgal altında tuttuğu Golan Tepeleri’nden, Güney Lübnan’daki su kaynaklarından, Suriye ile bir kısmını elinde tuttuğu Taberiye Gölü ve Filistin Toprakları’ndan sağlamaktadır. Filistinliler kendilerine ait olan bu suların ancak yüzde 10’nu kullanabilmektedirler. Elindeki siyasi, iktisadi imkanlarla dünyada belirleyici rol oynayan İsrail’in hedeflerine ulaşması için bölgedeki devletlerin güçten düşürülmesi, ekonomik varlıklarının zayıflatılması gerekmektedir. Irak Savaşı yeni bir başlangıçtır. Öyle görülüyor ki, Ortadoğu’da ileriki yıllarda petrol değil, su savaşı olacak, bu nedenle Türkiye ve bölgedeki bazı ülkelerle karşı karşıya gelecektir. Bu noktada Türkiye’nin en büyük yatırımı GAP, saldırıya uğraması muhtemel birinci hedefir. 1950 ve 1951 yıllarında, gizli operasyonlarla Irak’tan İsrail’e götürülen Irak Yahudilerinin yine gizli operasyonlarla Kuzey Irak’a döndürülmeleri operasyonu halen sürüyor. Türkiye, ulusal hakimiyet ilkesi ihlal edilerek, İran’ın nükleer tesislerinin bombalanmasına seyirci kalırsa, kendi topraklarına yapılacak muhtemel tecavüzlere de kapı aralamış olacaktır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir