Türkiye’yi Markalaştıran ’Ritmik Diplomasi’

Başbakanlık Baş Danışmanı Prof. Ahmet Davutoğlu’nun, ’Ritmik Diplomasi’ diye tanımladığı yeni dış politika sayesinde yükselen Türkiye imajı, son yıllarda Türk ihracatını rekordan rekora koşturuyor.

Bununla birlikte Kıbrıs’ta inisiyatifi, İKÖ’de ise genel sekreterliği ilk defa bir Türk kazandı. Şimdi sıra AB’ye girişte.


Son 1.5-2 yılda Türkiye ihracatı artış rekorları kırıyor. Daha önceleri ulaşılamaz bir hedef gibi gözüken 50 milyar dolarlık ihracat sınırını aşmak üzere olan Türkiye, yıllardır dış politikada manevra alanımızı daraltan Kıbrıs konusunda da inisiyatifi ele almış durumda. Öte yandan özellikle Irak konusunda takip edilen politikalarla İslam dünyasının teveccühünü kazanan Türkiye, İslam Kalkınma Örgütü (İKÖ) Genel Sekreterliğine Prof. Ekmeleddin İhsanoğlu’nun seçilmesini sağlayarak dış politikada önemli bir kamuoyu desteğini arkasına almış oldu. Şimdi sıra AB üyeliğinde. Peki ne oldu da bütün bu olumlu gelişmeler birbiri ardına gerçekleşti? Türkiye’nin uluslar arası alanda imajını yükselten ve saygınlığını artıran bütün bu gelişmelerin temelinde, Başbakanlık Baş Danışmanı Prof. Ahmet Davutoğlu’nun, “Ritmik Diploması” diye tanımladığı yeni dış politika stratejisi var. Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu; uluslararası ilişkiler, dış politika ve strateji alanında Türkiye’nin önde gelen bilim adamlarından biri olup, uluslararası camia tarafından da tanınan bir şahsiyet. Son yıllarda kaleme aldığı, ’Stratejik Derinlik’ ve ’Küresel Bunalım’ kitaplarıyla uluslararası strateji çevrelerinin dikkatlerini üzerine çeken Prof. Davutoğlu’na, Türkiye’nin önünü açan, “Ritmik Diplomasi”nin detaylarını sorduk.


Hem Stratejik, Hem de Taktik
Siz bir strateji uzmanısınız. Stratejiyle taktik arasındaki fark nedir?
Gözünüzü ufka çok diktiğinizde, ayağınızın ucunu göremeyebilirsiniz, ayağınızın ucuna doğru çok baktığınızda da bir müddet sonra yere düşebilirsiniz; nereye doğru gittiğinizi tayin edemezsiniz. Bu aslında stratejiyle taktik arasındaki ilişkinin çok hassas bir dengesini bize gösteriyor. Ayağınızın önünde sürekli ne olduğunu göreceksiniz; önünüzde ne olduğunu sürekli göreceksiniz ama zihninizde de bir ufkunuz olacak. Yani taktik engelleri, taktik problemleri, taktik adımları doğru atacaksınız; ama bu taktik adımların sonrasında attığınız her adımın bir ufka doğru gittiğinin farkında olacaksınız. Öbür taraftan da bir ufuk belirlerken, o ufuktan geriye doğru geldiğinizde; kendinize doğru yaklaşmanın sürecini de doğru tanımlamanız gerekir.


Türk diplomasisi stratejik mi, yoksa taktiksel mi hareket ediyor?
Geçmiş dönemleri tenkit olarak düşünmeyiniz ama bilimsel bir perspektiften Türk diplomasisinin yakın tarihine baktığımızda genelde çok büyük stratejik vizyonlarla, daha doğrusu vizyonun ötesinde sloganlarla meşgul olmuşuz . Ya Çin’den Adriyatik’e büyük Türk dünyası vizyonunda olduğu gibi veya benzer sloganlarla ifade edilecek şekilde çok büyük vizyonlar ortaya koymuşuz ya da her gün sabah kalktığımızda acaba Türkiye akşam ne olacak veya akşam yattığımızda sabaha bölünecek miyiz?, kuşkusu korkusuyla ayağımızın ucuna bakar olmuşuz ve bununla ikisinin arasındaki ilişkiyi de çok sağlıklı kuramamışız. Dolayısıyla bir taraftan sahip olduğunuz birikimi bir ufuk tayini için, en kapsamlı bir ufuk tayini için kullanmalı ve tanımlamalısınız, bir taraftan da gerçekten o ufka her gün güncel olarak attığınız adımların sonucunda gidip gidemeyeceğinizi tayin etmenizin de farkında olmanız gerekir. Yani ufuk biraz idealizm çerçevesidir. Önünüzdeki attığınız her adım ise idealizmin çerçevesini oluşturur. İdeal tanımlamalarla reel adımlar arasında sağlıklı bir ilişki kuramadığınız zaman bir müddet sonra ya gittiğiniz yön aslında sizin tasarladığınız ufuk olmamaya başlar, ya da o tasarladığınız ufuklar günlük uygulama alanlarında karşılığı olmayan sloganlar haline dönüşür ve anlamını kaybeder. Biz bu anlamın, ufkun içini doldurmak, muhtevasını oluşturmak durumundayız. Bir taraftan da sabırla, benim biraz sonra açıklamaya çalışacağım bir kavramla, ritmik diplomasi dediğimiz günbegün sürekli presle, sürekli takiple günlük adımları doğru atmak durumundasınız. Çünkü Türkiye öyle bir ülke ki, tek bir cephede, tek bir problemle ilgilenmiyor. Aynı anda birçok problemle ilgilenmek durumunda; aynı anda birçok yeni ufuklar açmak durumunda veya o ufuklar içinde yer almak durumunda. Dolayısıyla dikkatiniz bir anda dağıldığında, Irak’ın durumuna çok yoğunlaşıp, Kıbrıs’ı unuttuğunuzda; Kıbrıs’la ilgili müzakere sürecinde o müzakere sürecinin detaylarına girip diyelim Büyük Ortadoğu Projesi veya NATO zirvesini unuttuğunuzda; NATO’ya yoğunlaşıp İKÖ’yü unuttuğunuzda, ihmal ettiğinizde bir müddet sonra her ihmal edilen problem alanı sizin karşınızda gittikçe büyüyen kronik bir problem alanı haline gelebiliyor.
Dolayısıyla, dikkat dağılmaksızın günbegün hesapları doğru yapmak, iyi bir takip yapmak ama zihinde de sürekli bir ufuk barındırmak durumundayız.
1960’lı yılların çift kutuplu yapılanması içinde takip edilmesi mümkün olan bir diplomasi, bugünkü şartlarda mümkün değildir. Hatta on sene önceki diplomasi yine bu gün uygulaması itibariyle bize ciddi sıkıntılar getirebilir. Bunun psikolojisinin, yaklaşımının sürekli yenilenmesi ama bir istikamet üzerinde yenilenmesi lâzım. Çünkü, o yıllara kadar az çok parametreleri belli olan çift kutuplu bir dünyanın içinde aktörlerin rollerini o çift kutuplu dengeler açısından daha statik olarak tanımlayabildikleri ve belirlediğiniz bir ana politikanın 10 sene, 20 sene geçerliliğini sürdürebildiği bir konjonktür söz konusuydu. Diyelim Kıbrıs’ta bir politika benimsersiniz, dış konjonktür çok değişmediği için, o politikayı yürütme şansınız olabilir. Ama şimdi böyle statik olmayan sürekli değişen bir dış konjonktür içerisinde hareket ediyorsunuz; deveranı çok hızlı olan bir su içinde yüzmek gibi bir şey. Sürekli olarak attığınız kulaçları tekrar tekrar ölçmek durumundasınız.


Osmanlı’dan Günümüze Diplomasi Tarzı
Diplomasimizin dünkü stratejisi neydi, bugün nasıl olmalıdır?
Soğuk savaş dönemindeki çift kutuplu yapı içinde bir kutbun üyesi olmak, sizi zaten dış politika yapmanız açısından çok zorlamıyordu. Çünkü o kutup içinde bir politika belirleniyordu. Türkiye-Suriye ilişkileri bütün o soğuk savaş döneminde NATO, Varşova Paktı politikalarının bir yansımasıydı. Ama şimdi siz, NATO bir politika belirlesin veyahut AB bir politika belirlesin, ben de sonra Irak politikamı belirlerim, diyemezsiniz.
Osmanlı Devletinin son döneminden bu yana, genel Türk diplomasisinde yaklaşım şu olmuş; büyüyen bir imparatorluğu olduğu yerde tutabilmek açısından dış tehditlere karşı, büyük bir aktör varsa, onun yanında yer almak. Mesela 19. yy’da bizi Rusya tehdit etmiş, ona karşı İngiltere safını seçmişiz Kırım Savaşı esnasında İngiltere ve Fransa ile birlikte olmuşuz. Sonra İngiltere sömürgeci yöntemle Osmanlı Devleti’ni parçalamaya yöneldiği zaman, biz Almanya’nın safını seçmişiz, Birinci Dünya savaşına öyle girmişiz. Sovyetler Birliği bizi tehdit ettiği zaman ABD’nin ve NATO’nun safına doğru kaymışız. Dolayısıyla bir büyük güç bizi tehdit ettiğinde, başka bir büyük gücün desteğini aramışız. Şimdi de, AB bir büyük aktör olarak bizi reddettiğinde, B Planı olarak nereye sığınacağımız sorgulanıyor. Bizim sığınacak bir yerimiz yok. Biz ancak ve ancak kendi milletimizin derinliğine sığınabiliriz, kendi coğrafyamızın kendi tarihimizin derinliğine sığınabiliriz. Bizim sığınmaya değil açılmaya ve açılma mantığına ihtiyacımız var.


Kıbrıs’ta Hayreddin Paşa Taktiği
Stratejik taktik savaşlarında karşı tarafı şaşırtacak psikolojik etkileme metodu da önemli bir rol oynamaktadır herhalde?
Strateji ile taktik arasındaki ilişki doğrudur. Mesela Kıbrıs politikası konusunda önemli bir tecrübe olmuştur bizim açımızdan. Yani genelde Kıbrıs ile ilgili tek bir stratejik çerçeve çizildi ve o stratejik çerçeveye kendinizi hapsettiğiniz zaman, onu da sürekli tekrar ettiğinizde, taktik alanımızın daraldığı bir süreç yaşandı. Ve gittikçe bu taktik alan daralmıştır. Gücünüzün tükendiği yer noktasına gelmiştir. Ama ne zaman Doğu Akdeniz’deki Türk etkinliği, Kuzey Kıbrıs’taki Türklerin varlığının güvence altına alınması ve geleceğe bakış konularındaki stratejik hedefleri muhafaza etmede, yani, bütün bu stratejik hedeflere statik bir taktikle değil de, dinamik bir taktik anlayışıyla baktığınızda, taktik çerçevenizi değiştirdiğinizde, aslında o stratejik hedefleri daha iyi koruduğunuz konjonktür çıkabiliyor.
Statik davranışlar sizin elinizi kolunuzu bağlar. Karşı tarafın sizin hakkınızdaki tahminlerini alt üst edecek dinamik, şaşırtıcı kararlar almak gerekir. Bunun en iyi örneği Barbaros Hayrettin Paşa’nın Preveze savaşındaki taktiğidir. Geçenlerde, Kıbrıs müzâkereleri ile ilgili bir soru sorulduğunda, bu tarihî örnekle bunu izah etmeye çalışmıştım; çarpıcı bir örnek olduğu için burada da zikredeyim. Barbaros Hayrettin Paşa’nın, Andrea Dorya ile Preveze savaşına çıkmadan bir gece önceki iki tarafın pozisyonunu anlatan bir tarihî anekdot vardır. Bir gece önce Andrea Dorya ekibini toplar ve savaş taktiğini konuşur. Der ki, bu Barbaros düşman ama her şeyden önce çok büyük bir komutan. Çok önemli taktikleri var. Geçmişte düşmanlarına karşı bunları uygulamış. Ben bunları incelettim ve Barbaros Hayrettin geçmişteki bütün savaşlarından edindiği intiba ile yarın bize karşı şöyle bir taktik uygulayacak. Biz de, o taktiğe karşı şu taktiği geliştiriyoruz. Böylece görev dağılımı yapılır, herkes savaşa hazırlanır.
Barbaros Hayrettin ise, aynı saatlerde kendi kurmaylarıyla görüşür ve şöyle der: ’Bu Andrea Dorya, daha önceki rakiplerime benzemiyor. Çok akıllı bir adam. Muhtemelen benim geçmişteki bütün savaşlarımı incelemiştir. Bunun için, nasıl bir yöntemle savaşa yaklaştığımı biliyordur. Benim o taktiklerimden hareketle yarın bana şöyle bir taktik geliştirecek, biz de ona karşı şu taktiği uygulayacağız!’ Bu taktik önemli bir taktiktir. Yapılan müzakerelerde ya da diplomaside karşı tarafın zihnini okumak ve ona göre bir taktik uygulamak büyük bir önem taşıyor. Şimdi Kıbrıs müzakerelerinde Papadapulos, Türkiye’nin otuz yıldır takip ettiği bütün taktikleri çok iyi okumuştur. Yine Türkiye’nin aynı taktiklerle davranacağını düşünüyordu ve onun için de karşı bir taktiğe hiç hazır değildi. Aynen ertesi gün Barbaros Hayrettin’in Andrea Dorya’yı Preveze’de yendiği gibi bir anlamda siz karşı tarafın zaten alışageldiği taktiklerle statik bir pozisyon belirlediğiniz zaman, oyunu kilitliyorsunuz ve kilitleyen taraf siz olduğunuz için de, aynı zamanda kaybeden taraf da siz oluyorsunuz. Buna karşılık karşı tarafın zihninde zaten bu varsa, siz o zihni doğru okuduğunuzda, geliştirdiğiniz karşı bir taktikle onları ciddi bir sürprizle karşı karşıya bırakıyorsunuz ve o anda onlar kilitleniyorlar.
İKÖ’nün de sonuç bildirgesinde de olduğu gibi, Kuzey Kıbrıs’a dönük ambargoların en kısa sürede kalkması ve ekonomik ilişkiye geçme konusunda neredeyse uluslararası camiada bir konsensüs oluşmuş durumda. İnşallah bundan sonra yine bu adımlar sürdürülür ve Kuzey Kıbrıs’a yönelik haksız ambargo en kısa zamanda tarihe karışır.

İKÖ Tamam, Sırada BM Var
İslâm Konferansı Örgütü’nün Genel Sekreterliğine bir Türk’ün getirilmesi bize ne gibi avantajlar sağlayacak?
Türkiye’nin genel stratejik resmi içinde Avrupa Birliği içindeki kamuoyu desteği nasıl artıyorsa, aslında İslâm dünyasında da kamuoyu desteği aynı tempoda ve aynı hızla arttığını gösteren bir sonuç ortaya çıktı. Bu uygulamakta olduğumuz diplomasinin bir başarısı bence. İKÖ genel sekreterliğini alışımız sadece ilk adım. İKÖ, üye sayısı bakımından Birleşmiş Milletlerden sonraki ikinci büyük küresel örgüttür. Bu ikinci küresel örgütün genel sekreterliği şu anda Türkiye’de. İKÖ’de alınan netice sadece ülkelerin oyları ile ilgili değildir. O netice aynı zamanda son bir buçuk iki yıldır Türkiye’nin İslâm ülkelerindeki artan itibarının yansımasıdır. Çünkü o siyasî otoritelerde o kararı alıp Türkiye’yi destekleme kararı alan ülkelerin otoritesi de bir anlamda o kendi kamuoylarının desteği ile söz konusu olur. İKÖ içindeki gelişmeler gösterdi ki, en çok desteği aldığımız ülke grubu Arap grubuydu. Diğer ülkelerden, diğer gruplardan da çok destek aldık. Tabi Afrika’dan da, Asya’dan da. Ama Arap kamuoyunda Türkiye’ye yönelik çok ciddi bir ilginin oradaki siyasî otoriteleri de etkilediğini görüyorsunuz. Dikkat ederseniz, son dönemde Arap basınında Türkiye’ye müteveccih o kadar kapsamlı ve olumlu yayınlar yapıldı ki, bu bizleri dahi şaşırttı. Demek ki, Türkiye’de tutarlı ve anlaşılır bir diplomasi, tutarlı ve anlaşılır bir dille anlatılmaya başlandığında, o kamuoylarında ciddi bir akis bulabiliyor ve o ilişkiler tabana doğru da yansıyor. Şimdi Suriye ile ilişkiler gergin olduğunda şunu söylemek mümkündü: Türkiye herhangi bir yere gittiğinde, bir uluslararası platforma, Suriye bizim hangi teklifimize engel olur, biz onlara karşı ne söyleriz diye hazırlık yapılıyordu. Suriyeliler de aynı tepkiler içerisinde hareket ediyordu. Şimdi ise bu iki ülke neredeyse bir delegasyon gibi davranıyor. Ama bu sadece İKÖ ile kalmayacak, Birleşmiş Milletler ve diğer platformlarda da Türkiye’nin etkinliği, fiiliyatı artacak. Türkiye biliyorsunuz aynı zamanda 2009-2010 yılında BM Güvenlik Konseyi’ne aday ülke. İlk defa Türkiye 2009-2010 yılında BM Güvenlik Konseyi üyesi olacak. Bunun için çabalar sürüyor. Her diplomatik görüşmede bu gündeme getiriliyor. Yani 2009 uzak bir yıl değil. BM Güvenlik Konseyi üyeliğini almamız lâzım.
Bununla birlikte, aynı dönemlerde de mesela geçen seneyle bu sene içinde Avrupa Birliği ülkelerindeki Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesi doğrultusunda kamuoyu desteği araştırmalarına baktığınızda, çok büyük bir artış görüyorsunuz.

AB İçin B Planı
AB maceramızda gelinen noktadan ümitli misiniz? Bu kez bu iş olacak mı acaba, yoksa oyalama taktiği devam mı edecek?
AB kamuoyu artık Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesi gerektiği doğrultusunda şekilleniyor. Bu da Türkiye’nin imajının hem Doğuda, hem Batıda, hem İslâm ülkelerinde, hem de Avrupa’da süratle pozitif yönde değişim gösterdiğini ortaya koyuyor ve bir anlamda da o diplomasi dilinin ciddi mesafeler aldığını gösteriyor. Bunun da çözülmesi lâzım. Bizim doğu, batı, kuzey, güney ilişkilerinde üzerinde ittifak edilen bir dili kullanabilen, bunu herhangi bir taktik yapmaksızın ilke bazında kullanabilen bir ülke pozisyonunu sürdürmemiz lâzım. O zaman ümitsiz olmak için bir sebep kalmıyor.
AB bize tarih vermezse, B Planımızda nereye kayacağız, böyle bir soru yok. Yani bu soğuk savaş psikolojisini yansıtıyor. Eğer şurada bir destek bulamazsam, o zaman şuraya kayayım. Hayır, siz strateji resmini bir bütün olarak gördüğünüzde, ilişkileri doğru yere oturttuğunuzda ve bunları birbirine senkronize bir şekilde yürüttüğünüzde, belki B planı uygulamanıza gerek kalmayabilir. Uygularsanız da, bu B Planı için bir yerden kaçıp, bir yere sığınma gibi bir psikoloji içinde değil, zaten olayın akışı içinde kendisi o B Planını kuracaktır. Çünkü stratejik resim yeniden kendisini oluşturacaktır.
Bütün ilişkileri stratejik bir bütünlük içinde görebilmemiz lâzım. Hiçbir ilişki diğerinin alternatifi değildir. Her ilişki kendi içinde doğru temellere oturduğu zaman ve Türkiye için bir anlam ifade ettiği zaman Türk stratejik resminin bir parçası halini alır. Bu da önemli bir ilke, bundan sonra da Türkiye buna alışmak zorunda. Ve kendi stratejik resmini oluşturmak ve bu resmi revize etmek, ama bu resmin bütünlüğünden kopmamak durumunda.


Türkiye, Küresel Bir Aktör
Türkiye bir “merkez ülke” olmaya doğru mu gidiyor?
Birincisi Türkiye bir merkez ülkedir. Bir periferi ülkesi değildir yani çevre ülkesi değildir. Avrupa Birliği’nin çevre ülkesi değildir.
Diplomasiyle, rasyonel taktiklerle ve bu stratejik bütünlükleri gerçekleştirmesi durumunda, Türkiye’nin bu merkezî durumu sadece Türkiye’nin gücünü artırmakla kalmayacak, bölge içindeki etkinliğini, hem bölgesel barışı, hem de küresel barışı artıracak.
İkinci olarak, bu merkez ülke konumuna paralel bir şekilde ve bunun teşvik edici yönüyle Türkiye küresel bir aktördür. Küresel bir aktör olmak zorundadır. Şartlar Türkiye’yi bölgesel bir aktör olma durumundan süratle uzaklaştırmaktadır. Artık soğuk savaş döneminin söylemleri olan Türkiye önemli bir bölgesel güçtür söyleminden yavaş yavaş Türkiye bölgesinde önemli bir merkez ülkedir ama gelecek perspektifi itibariyle küresel iddiaları olan küresel bir güçtür. Ama bunu da sadece bir slogan olarak değil, gün be gün takip edilen diplomasiyle uluslararası platformda temsil kabiliyetiyle gerçekleştirmesi lâzım, bunu ümit ederiz. Önümüzdeki dönem 21. yy’ın ikinci yarısına geçmeden Türkiye bu küresel olma kapasitesini kazanacaktır.

Diplomasi ve İşdünyası Birlikteliği
Uluslararası ilişkilerde ve yeni dış politika açılımlarında ekonomi ve iş dünyasının rolü ile, sivil toplum kuruluşlarının rolü nedir?
Her ikisi de son derece önemli. Biraz önce ortak stratejik resim bütünlüğü dediğim hususta, en önemli bütünlüklerden biri artık diplomasi sadece dışişleri bakanlığımızın, bürokratların yürüttüğü, teknik ve formal bir süreç olma niteliğini kaybediyor. Bütün dünyada bu böyle. Sadece Türkiye’de değil. Artık diplomasi, ortak kümülatif bir faaliyetin sonucu olarak kendini belli ediyor. Yani bir ülkenin diplomatları, siyasetçileri, aydınları, işadamları, sivil toplum kuruluşları toplu olarak birlikte bir diplomatik performans sergiliyor. Bu şu anlama gelmez. İşadamlarının ve sivil toplum kuruluşlarının, resmî bir dış politikanın parçası haline gelmesi anlamına gelmez. Aksine karşı bir etkileşimle işadamlarının, iş dünyasının, dış politikayı etkileyebilmesi, dış politikanın iş dünyasından istifade edebilmesi, sivil toplum kuruluşlarının bu resim içinde yer alabilmesi anlamına gelir. Mesela Türk Hava Yolları’nın nerelere sefer yapabileceği meselesi, iş dünyasının belirlediği bir şeydir aslında. Nerelerde iş varsa, iş dünyası nerelere yöneliyorsa, Türk Hava Yolları oralara sefer yapmalı. Ama bu aynı zamanda bir ülkenin dış politika vizyonunu da ortaya koyar. Yani şu anda nerelere sefer yapabiliyorsanız, oralara ulaşabiliyorsunuz demektir. Veya dış politikanızda oralara ulaşabilir bir altyapı kurmuşsunuz demektir. İş dünyanız oralara ulaşabiliyor demektir. Halbuki bunun ötesine çıkmamızın yolu da, ancak ve ancak iş dünyası ve sivil toplum kuruluşlarıyla temas halinde olur.
Senegal’e gidişimiz o kadar güzel bir tecrübeydi ki, çok sayıda Türk iş adamı orada Senegal’de iş yapıyor olduğunu gördük. Senegal’de iş yapan iş adamlarının sayısı büyük rakamlara ulaştığı zaman, ister istemez Türkiye’nin Senegal’deki diplomatik temsili de büyüme ihtiyacı hissedecektir. Oraya yönelik Türk Hava Yolları’nın seferleri de olacaktır. Bu Mali için de, Benin için de yahut Latin Amerika, Avustralya için de böyle. Yani bunlar birbirleriyle paralel seyreden süreçler. İş adamlarının iş kapasitesinin uzandığı yerlerle, dış politika vizyonu arasında doğrudan bir ilişki vardır. Dış politika vizyonu da ancak böylelikle oralara ulaşabilir. Dolayısıyla sizler hem dış politikanın, diplomasinin önemli unsurlarını oluşturuyorsunuz hem de aslında bu yeni açılımların öncüleri oluyorsunuz. O bakımdan iş adamlarının hiç tereddüt etmeksizin bu diplomatik çabalara katkıda bulunmak ve yön gösterme sorumlulukları var. Ümit ederiz ki, MÜSİAD bu konuda da öncülük yapar.


Aktif Dış Politikaya Dış Borç Bağı
Dış borcun dış politika belirlemedeki rolü nedir?
Dış borç yükü, maratona kalkmak üzere kendini zorlayan bir atletin, üzerine bir anda büyük bir ağırlığın konulmasına benziyor. Psikolojik olarak zihnen veya kalp olarak maratona kalkış için hazırsınız, ama üstünüzdeki ağırlık kalkışınıza imkân tanımıyor, çoğu zaman. Sadece iç ve dış borçların mevcudiyeti sizin dış politika alanında birçok hassas, zaaf noktalarını göz önünde bulundurmanız bakımından sınırlayıcı faktörler olabiliyor. Ama şöyle mi yapmak lâzım? Üzerimizde madem ki, bu kadar çok borç yükü var. Madem ki, hareket kabiliyetimiz yok veya çok az. O zaman zihnimizi ve gönlümüzü de üzerimizdeki ağırlığa şartlanmış şekilde tayin edelim, dediğiniz zaman da, hiçbir zaman o ağırlıktan kurtulamazsınız. O zaman o ağırlığın altında ezilir, bırakın maraton, 100 metreye dahi kalkamadan çıkış noktasında düşer kalırsınız.
Dolayısıyla, yapılması gereken hem o şeyi unutarak yani o ağırlığı unutup hayalci bir dış politika geliştirmek değil, ama aynı zamanda o ağırlığı sürekli hissedip, o ağırlığın altında ezilerek, dış politika vizyonunu devamlı daraltmak da değil. Yapılması gereken, bir taraftan vizyonunuzu, zihninizi ve kalbinizi bir maratona ayarlı bir şekilde yine tutmak durumundasınız. Aksi taktirde sadece dış borç yükünü değil, içerdeki birliği ve bütünlüğü de koruyamaz hale gelirsiniz.
Öbür taraftan da, zihninizin ucunda hep o borç yükünü hesap etmeniz gerekir ve yavaş yavaş onu hafifletmeniz gerekir. Onun hafifletilmesi için de, dış politikada mesafe almanız gerekir. Bunlar birbirine bağlı süreçler. Dış politikada itibarınız artarsa, o borç yükü hafiflemeye başlar. Dış politikada itibarınız düşerse, borç yükü de sürekli artar. Çünkü zaten o borç yükünü döndürecek bir kaynak bulamaz hale gelirsiniz. Onun için bizim, psikolojik olarak borç yükü sanki yokmuş gibi, güçlü bir psikolojik özgüven ile davranmamız ve bu özgüveni inşa etmemiz lâzım. Ama realist olarak da, o borç yükünü nasıl hafifleteceğimizin hesaplarını da yapmalıyız.


Yükselen Türkiye İmajı
Dış dünya, Türkiye’nin siyasî yapısını, imajını nasıl değerlendiriyor?
Dış ülkelerde Türkiye’nin imajı sürekli yükseliyor. Gerek ikili temaslarda, gerek kamuoyu yoklamalarında gerek uluslararası platformlarda çok taraflı platformlarda bu açık bir şekilde kendini gösteriyor.Türkiye’de 90’lı yıllara bakarsanız, sürekli koalisyonlarla ve kısa dönemli hükümetlerle geçildi. Hele birkaç yıl var ki, 5-6 dışişleri bakanı değişti. Her bir dışişleri bakanı kendi dış politika üslubunu öne çıkardı ve dış politikada bir süreklilik problemi yaşandı. Şu anda yaygın kanaat bizim gözlemlediğimiz, dışarıda gözlemlediğimiz yaygın kanaat en azından Türkiye’deki siyasî istikrar nedeniyle önümüzdeki dönemde Türkiye’nin dış politikası ile ilgili görülebilir bir perspektifin olduğunun fark edilmesi. Bu ABD’de de, Avrupa’da da, Ortadoğu’da da, Rusya’da da bu biraz önce bahsettiğimiz ilkeler aslında büyük ölçüde fark ediliyor. Ve bunların sürebileceği kanaati hakim. Dolayısıyla iç siyasî istikrar, bu iç siyasî istikrara bağlı olarak, tutarlı bir dış politika söylemi büyük ölçüde dışarıdaki aktörler tarafından da kabul görüyor.
Bu sebeple, zaten dikkat ederseniz son dönemde sadece siyasî yetkililerde değil, uluslararası basında da Türkiye’ye dönük hem ilgi, hem de olumlu yaklaşım süratle artıyor.



Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir