ÜMİT PENCEREDEKİ IŞIK

Anahtar, sürgü ve zincir sesleriyle çınlıyor şehir. Bir korku sağanağı bu! Şakır şakır kilitleniyor kapılar. Yolların eğimi evlere doğru. Kalabalıklar zeytincinin küreğinden kese kağıdına dökülen kara zeytinler gibi akıyor hanelerine.
Pencereler sıkı sıkı kapatılıyor. Karartma günlerinden kalma bir halatla boğuluyor ışık huzmeleri. Cellat işini bitirip son cılız boyna taktığında ilmeği, sokaklarda hiç kimse kalmıyor. Köpekler ve kediler ilk kez korkuyorlar geceden. Gözlerinin fosforuyla yol alıyorlar bir kuytu bulabilmek için. Kargalar ilk kez gecede eriyorlar. Kara üzüm şarabında çırpınıyorlar, neresi karanlık, kanatları neresi? Ah kanatlar! Çelik kanatlardan mı korkuyor şehir! Hayır yeni bir dünya savaşı çıkmadı. (En azından ilan edilmedi henüz.) Savaş uçakları ışık gördükleri yere bırakmayacak bombalarını. (İnsan hakları beyânnâmesi hâlâ geçerli.) İşte bir insan! Dikkat! Herkes daha sıkı çeksin perdeleri! Yürüyor tek başına. Evet tek başına! Saatlerdir yürüyor pencerede bir mum görebilmek için. Fakat susuyor beş yüz mumluk ampuller. Cinayeti gördükleri halde konuşmuyorlar. Şahitlik tehlikeli. Bir insan görmek tehlikeli. Bir insana “Nasılsın?” demek tehlikeli.


-Nasılsın?


-Gerçekten bilmek istiyor musun bunu!


Bu soru sorulmadı. Bu cevap verilmedi. Hey duyuyor musunuz! Tek başına yürüyen adam bir ışık vahası gördü. Soluk bir çöl mavisi. Bir bedevi çadırından süzülüyor olmalı. Bu soru az sonra sorulacak. Bu cevap az sonra verilecek. Serap görmüyorsa, pencere vurulacak az sonra. Nefes nefese yürüdü, adımlarını kırbaçlayarak yürüdü, ayaklarını unutarak yürüdü, pencereye başını dayayıp mavi ışığı kana kana içeceği anı düşünerek yürüdü. Sonunda yaklaştı pencereye. İşaret parmağını büktü tıklatmak için. Tıklattı da. Evet cam sesi bu! Şimdi “Kim o?” diyecekler. “Tanrı misafiri!” diyecek. Fakat açılmıyor kapı. Tanrı misafiri bekliyor. Çıt çıkmıyor pencereden. Beyaz bir yazı çıkıyor camda. Dilsizler oturuyor olmalı. Bir yazı yürüyor mavi camda: “Hoş geldiniz.” Yaşasın hoş geldin diyorlar bana. “Şimdi kartınızı yuvaya sokunuz.” Kart ve yuva mı? Bir yuvaya girmek için kart gerekiyor demek. “Şifrenizi yazınız.” İnsan, yazsam. “Şifrenizi tekrar yazınız.” İnsanı kabul etmiyor. Altı haneli rakam kabulü. “İşleminizi seçiniz.” İşlem eylem mi demek oluyor! Ne yapacağıma karar mı vermeliyim? Ne yapsam Allah’ım! Yol göster! Bir kul sesi yok koca şehirde. Hesabımdan hesabına aktaramam, yüzüm yok!


Sabah olmak üzere. Birazdan ezan okunacak. Camiye gitsem. Neden daha önce aklıma gelmedi. Cami, toplayan yani. Minareye çıkıp ezan okusam, ışıklar yanar mı bir bir. Yeni bir sağanak başlar mı şehirde? Anahtar, sürgü ve zincir sesleriyle çınlar mı sokaklar? Şakırtıyla açılır mı çelik kapılar? Toplanır mı ırmaklar yeşil vadide. Yoksa uykularını mı derinleştirir sesim. Hiç çıkmasam şerefeye. Tek başıma dursam mihrapta. Şimdi sırası değil bunları düşünmenin. Tarihi bir hamam değil mi caminin yanındaki? Evet, tarihin kaynar sularında yıkanmalıyım önce. Açmalıyım muslukları taşana kadar kurnalar. Bağırmalıyım, çın çın ötmeli duvarlar. “Tellak yok mu!” Yok tabii. Kim çıkartabilir başkasının kirini! Âdet değişti. Şeytanlar kese taktı ellerine. Kendinin tellağı olmalı herkes. Kapıdan adımımı atar atmaz kilitlemeliyim. Kapıdan adım atar atmaz soğuklukta ihtiyar bir tellak çıkıyor karşıma. “Bu hamam kapandı,” diyor. İstersen dinlen biraz. Ben de sana Attar’dan bir kıssa anlatayım. Kese kadar uyan eline, kaynar su kadar arıtan.


Ebu Said-i Mihne hamamda yıkanıyordu. Çiğ bir adam olan tellak, ihtiyar Ebu Said’i keselerken bütün kirlerini vücudundan sıyırıp önüne yığıyordu. Bir aralık alay eder gibi sordu “Âlemde erlik nedir ey temiz adam?” diye. Ebu Said, “Kirleri gizleyip sahibine göstermemek… Halkın gözü önüne yığmamak!” dedi usulca. Tellak kaynar suyla değil, bu cevapla yandı. Ayaklarına kapandı ihtiyarın. Ve şu duayla bir kere daha sarsıldı: “Ey bizi yaratan, besleyip yetiştiren, bize nimetler veren Allah’ım! Ey padişah! Ey kulların işlerini yapan, onlara keremlerde bulunan! Bütün dünya halkının erliği, kerem ve lûtfu, senin ihsan denizinden bir çiğ tanesidir. Bizim kirliliğimizden, utanmazlığımızdan geç; kirliliğimizi gözümüzün önüne getirme; yüzümüze vurma!”


Tanrı misafiri hamamdan çıktı. Derin bir ferahlıkla çıktı tarihin içinden. Henüz sökmemişti şafak. Fakat sökmüştü o kelimeyi. Okumayı yeni öğrenen bir çocuk gibi hecelemişti: “Recâ”. “Seninle kuşatılmışken ümitsizlik de ne!” Ellerine baktı. Sağ ve soldan iki ağaç dalı gibi uzadı kolları. Ümit hareket demekti. Tırmandı minareye. Işıklar yandı o anda bir bir. Açarak kollarını, havf ve recâyla sarıldı şehre.


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir