Veni Vidi Excusavi -Geldim Gördüm Özür Diledim-

Papa 16. Benedict’in Türkiye ziyareti sonrasında Müslüman-Katolik ilişkilerinde önemli dönüşümlerin yaşanması bekleniyor. Çoğu uzman Papa’nın Ankara’da gönül alıcı bir mesaj vereceği beklentisinde. Ancak Papa’nın kişiliği tam aksi ihtimalleri de akılda tutmayı zorunlu hâle getiriyor.

Bir din adamının kendi dininden başka bir dinle alakalı kanaatleri o din hakkında değil, o din adamı hakkında bilgi verir. Papa 16. Benedict’in Regensburg konuşması İslam hakkında değil, Papa’nın İslam’la ilgili görüşleri hakkında kanaat edinmemizi sağlar. Bir dil sürçmesine indirgenemeyecek mesajlar içeren Regensburg konuşması mevcut Papa’nın ‘zor’ bir adam olduğunu ortaya koydu. Bir zamanların ‘çılgın kardinali’ Ratzinger, şimdinin kamera sevdalısı Papa 16. Benedict, dünyayı Medeniyetler Çatışması’na mı yanaştırıyor, yoksa farkında olmaksızın Medeniyetler İttifakına mı?


Regensburg konuşmasından sonra Vatikan’ın Müslümanlarla diyaloga yeni bir hız verdiği, hakaretamiz sözlerle açılan yaranın tedavisi için karşı yönde jestler yapıldığı biliniyor. Vatikan’ın Ankara temsilciliği Papa’nın ziyareti sırasında Diyanet İşleri Başkanlığı’nda da temaslarda bulunacağı gerçeğini hatırlatıyor ve Papa’nın diyaloga istekli, İslam’la barış ve huzur içinde bir arada yaşamaya kararlı bir papa olduğunun altını çiziyor. Buna karşılık söylediği sözlerle ilgili özür dilemeyi reddeden Papa 16. Benedict Türkiye’nin ve İslam dünyasının halen gergin olduğu bir ortamda Ankara, Efes ve İstanbul’u kapsayacak dört günlük turu için Türkiye’ye geliyor. Bu ziyaret Papa’nın kariyerinde önemli bir dönüm noktası olduğu kadar, Hıristiyanlarla Müslümanlar arası ilişkilerin seyrinde de önemli bir kırılmaya yol açabilecek. Aksiyon, bu ziyaretin Papa’yı ve Katolik – Müslüman ilişkilerini nasıl etkileyeceğini araştırdı.


PAPA KAPAKLARI KAPATTI


Bu ziyaret ‘Müslüman mahallesinde bir Papa’ kontrastının ortaya çıkardığı cazibeye kapılan yüzü aşkın TV kanalını getirdi Türkiye’ye. Dünya televizyonları Papa 16. Benedict’in Cumhurbaşkanı Sezer ile yapacağı görüşmeden daha ziyade Diyanet İşleri Başkanlığı binasında gerçekleşecek olan buluşmayla ilgilendi. Papa’nın Regensburg konuşmasına ilk ve neredeyse en ağır tepkiyi gösteren Müslüman din adamı olarak Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu’nun Papa’yla neler konuşacağı, karşılıklı iyi niyet bildirimlerinin dışında ne gibi ortak projelere imza atılacağı gibi sorular dünya medyasının ilgi odağına oturdu birden.


Bardakoğlu Papa’ya hitaben yapacağı konuşmada Regensburg konuşmasına değinecek miydi? İma eden bir değinme mi olacaktı bu, yoksa Hazreti Muhammed Aleyhisselam’a saldırıldığında her zaman kükremiş olan Türk ‘ağır mı’ konuşacaktı? Papa açıktan özür dilemeyecekti elbet; ama acaba Bardakoğlu’nun şahsında Müslümanların gönlünü alacak bir şeyler söyleyecek miydi?


Bütün bu sorular ve cevaplar konusunda sınırsız spekülasyon şansı gazetecilerin Papa ziyaretine olan ilgisini artırdı. Geçtiğimiz hafta dünyanın en çok satan haftalık haber dergisi TIME, ziyareti kapağa taşıdı. Newsweek soruyu tersten soran bir kapağı tercih etmişti: Başörtüsünün Arkasında; Nasıl oldu da bir parça bez politik bir silaha dönüştü? The Economist bile başmakalesinde Avrupa’nın göçmenleri ve Müslümanları entegre etmekteki başarısızlığını işlemişti. Dünya gündemi ‘sıfır beden hastalığı’ ile meşgul olmasaydı Latin Amerika’nın haber dergisinden çok magazini andıran haftalıkları dahi Papa’yı kapağa taşımayı tercih edecekti.


TIME doğrudan doğruya Papa’nın ziyaretini masaya yatırmış ve sorusunu net bir şekilde soruyordu: Bu Papa’yla ilişkiler nereye gider? TIME bu sorunun cevabını ilişkilerin Müslüman tarafını değil, Papa’nın kişiliğinin belirleyici yönünü ele alarak cevaplıyordu. Papa 16. Benedict, daha Kardinal Ratzinger’ken dinler arası diyalog faaliyetlerinden pek hoşlaşmadığını ortaya koymuştu. 1986’da Papa II. Jean Paul’un topladığı bir çok-dinli dua ayin hakkında konuşurken, ‘Bir felaketti. İnsanlar birlikte dua ediyorlardı ama kimse kime dua ettiğini bilmiyordu!’ değerlendirmesini yapmıştı. Hıristiyanlık ve Yahudilik dışındaki inançları birer din olarak değil, kültür unsurları olarak gördüğünü çok net bir şekilde ifade ediyor, hatta, söz gelimi İslamiyet hakkında ‘din’ ifadesini kullanan yardımcılarını tashih ediyordu. 2004 yılında Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıktığını açıklaması, ve nihayet 12 Eylül 2006’da (TIME bu günün 11 Eylül saldırılarının beşinci yıldönümünün akabindeki gün olmasının tesadüfle açıklanamayacağı kanaatindeydi.) Regensburg Üniversitesi’nde yaptığı konuşma ile Papa 16. Benedict kendi çizgisini ortaya koyuyordu.


ASIL PROBLEM AVRUPA MERKEZLİ DÜŞÜNCE


Papa’nın İslamiyetle Hıristiyanlık arasına net bir çizgi koyan yaklaşımına rağmen dinler arası diyalogun hem teorisini, hem de pratiğini yapmış isimler tümden pesimist değil. ABD’nin Connecticut Eyaleti’nde bulunan Hartfard Seminary’de karşılaştırmalı İslam ve Hıristiyanlık araştırmaları yapan Prof. Dr. İbrahim Abu-Rabi, Papa’nın asıl probleminin İslam düşmanlığı değil, Avrupamerkezcilik (Eurocentricism) olduğunu düşünüyor. Prof. Abu-Rabi’ye göre mevcut Papa Almanya doğumlu olmasının ve Müslümanlar ve İslam dünyası hakkında birinci elden bilgi edinme fırsatını yakalayamamanın handikabını yaşıyor. Abu-Rabi, “Papa’nın Avrupa dışındaki Hıristiyanlık hakkında da sağlam bilgilere sahip olduğunu sanmıyorum. Afrika’daki, Ortadoğu’daki, Uzakdoğu Asya’daki Hıristiyanların Müslümanlarla bir arada, nispeten barış içinde yaşadıklarını bildiğini sanmıyorum. Bu çoğu Batılıda gördüğümüz bir eksiklik. Hıristiyanlık hakkında konuşurken Avrupa merkezli bir dinden bahsediyorlar. Oysa sözgelimi Endonezya dünyanın en büyük Müslüman ülkesidir. 220 milyon nüfusu var. Ama bunun 20 milyonu Hıristiyandır. Papa kendisi ne düşünürse düşünsün, İslam hakkında konuşurken bu demografik gerçekleri göz önüne almak durumundadır.” şeklinde konuşuyor.


Prof. Abu-Rabi’nin eleştirisini Batı basınının Papa ziyaretini ele alış şekli doğruluyor. Newsweek ve The Economist’in Müslüman-Hıristiyan ilişkilerine sadece Avrupa’da yaşayan Müslümanlar ve bunların entegre edilip edilemedikleri açısından bakması bu durumun bariz bir göstergesi. Prof. Abu-Rabi, Vatikan’ın Regensburg konuşmasından sonra oluşan ortamdan istifade ile dinler arası diyalog alanında yeni bir ivme yakalaması gerektiğini düşünüyor. Bu sebeple de Papa’nın sadece Türkiye’ye değil, başka Müslüman ülkelere de gitmesi gerektiğini söylüyor Prof. Abu-Rabi.


Orta Florida İslam Merkezi Başkanı İmam Muhammed Musri dinler arası ilişkilerde yapıcı davranma sorumluluğunun aslen Müslümanların üzerinde olduğunu düşünüyor. “Al-i İmran suresinde gelen ‘aramızdaki ortak bir cümlede buluşalım’ ayeti Ehl-i Kitab’a bir çağrı olduğu kadar bize de Ehl-i Kitap’la iletişime geçmek yönünde bir çağrıdır.” uyarısında bulunan İmam Musri, bu ayetin “sizin ve bizim ilahımız birdir” ifadesinin de Ehl-i Kitab’a bir tebliğ olduğu kadar Müslümanlara da bir tebliğ olduğunu, bu hakikati idrak etmesi gerekenlerin sadece Yahudiler ve Hıristiyanlar değil, aynı zamanda Müslümanlar da olduğunu söylüyor.


DİN ATEŞ GİBİDİR; ISITIR DA YAKAR DA


Kur’an emirlerinin gayrimüslimlere bir çağrı iken, Müslümanlara bir emir olduğunu ve vazife yüklediğini hatırlatan İmam Musri, “Onlar bizimle konuşmak istemeseler de biz onlara ulaşmanın yollarını bulmak zorundayız” diyor. Musri’nin vurgu yaptığı konulardan biri de Kur’an’ın Benî İsrail ve Hıristiyanlar hakkında yüzlerce ayet içermesi. “Bir şey Kur’an’ı meşgul etmişse, bizi de meşgul etmeli.” şeklinde konuşan Musri, iletişimin koparılmasının Kur’an’ı pratiğin dışına iteceği, Kur’an’ın neredeyse üçte birini teşkil eden bu ayetlerin ya gereksiz nazil olmuş, ya da hayatta uygulama alanı olmayan ayetler durumuna düşeceği uyarısında bulunuyor.


İmam Muhammed Musri diyaloga sadece teolojik yükümlülük açısından yaklaşmıyor. Yıllardır ABD’de diyalog faaliyetleri organize eden Musri, yaşanan bir dizi acı hadiseye rağmen Amerikan toplumunda hoşgörünün artmakta olduğunu düşünüyor. “Korku nefrete, o da savaşa yol açıyor. Diyalog yoluyla birbirimizi tanımanın tek alternatifi var: savaş. Bosna’da gördük bunu. Sırplar Doğu Ortodoks’u idi, Hırvatlar da Katolik. Lübnan’da gördük yine.” şeklinde konuşan Musri, din eksenli diyalogun muhtemel dinî çatışmaları engellemekle kalmayacağını, dahası din unsuru içermeyen çatışmalarda da çözümü kolaylaştıracağını kaydediyor.


1965’te Appeal of Conscience (Vicdan Çağrısı) Vakfı’nı kurarak dünyanın dört bir yanındaki etnik ve millî çatışmalara müdahale etmeye başlayan Haham Arthur Schneier’in faaliyetleri İmam Musri’yi doğrular nitelikte. BM Genel Sekreteri Kofi Annan tarafından Medeniyetler İttifakı projesinin 20 Akil Adam Grubu’na davet edilen Haham Schneier eski Sovyetler’de, Doğu Avrupa ve Çin’de dinî özgürlüklerin korunması için bir dizi faaliyette bulunmuş. Yugoslavya savaşı sırasında Saraybosna ve Zagreb’den dinî liderleri İsviçre’de bir araya getirmiş. Arjantin, Küba, İspanya, Kuzey İrlanda ve Kosova’da yaşanan etnik ve millî içerikli çatışmaların dinî bir içerik edinmesine engel olmak için çalışmalar yürüten Arthur Schneier, tarihe dinî savaş olarak geçmiş çatışmaların çoğunun aslında etnik veya politik içerikli olduğunu düşünüyor. “Taraflar dini TNT olarak kullanıyorlar. Din çatışmaya güç kazandırıyor. Dini ben ateş gibi görüyorum. O seni ısıtabilir de, yakabilir de.” şeklinde konuşan Haham Schneier’e göre din, çatışmanın karakterinden bağımsız olarak bir çatışma çözüm mekanizması aslında.


Arthur Schneier son dönemde ortaya çıkmış ve Müslüman-Gayrimüslim dünya çatışması gibi algılanan savaşın da bir politik savaş olduğu kanaatinde. ‘Müslümanların içinde birileri halifelik, şeriat, cihat ve şehadet gibi dinî kaynakları kullanıyor ve bu sayede mücadelelerine dinî bir yön kazandırmaya çalışıyorlar. Ama bu çatışma temelde politik içeriklidir ve her çatışma gibi bir şekilde bitecektir.’ diyor Haham Schneier.


“Almanya ve Fransa bir zamanlar düşmandılar. Ama şimdi Avrupa Birliği’nin motor kuvveti oldular. Avrupa’da 100 yıl savaşlarını, 30 yıl savaşlarını, Birinci ve İkinci Dünya Savaşı’nı, Yugoslavya Savaşı’nı gördük. Ama hepsi bitti. Tarih sürekli ileri gidiyor, tedavi ve uzlaşma yaşanıyor.” şeklinde konuşan Arthur Schneier’e göre din adamlarına düşen bu çatışmayı bir an önce bitirerek insan kaybı trajedisinin büyümemesini sağlamak. Bu çerçevede Akil Adamlar Grubu olarak BM Genel Sekreteri’ne sundukları pakette özellikle eğitim, gençliğe ulaşma ve medya üzerinde durduklarını söyleyen Schneier, ‘Bizim dinimizde Tikun Olam diye bir kavram var. Bu bir paradoksu da çözüyor. Bazıları, ‘Allah mükemmeldir, o zaman kainatı niye mükemmel yaratmamış’ diye sorarlar. Oysa Allah insanı, kainatı mükemmelleştirmek için yaratmış. Bu anlamda insan kainatı kemale erdirirken yaratılış projesini de tamamlar.” şeklinde konuşuyor.


Amerika’da bir İslam Koleji bir de Luteran Koleji’nde İslam ve İslam-Hıristiyanlık ilişkileri dersleri veren Prof. Dr. Gulam Haider Aasi de dinler arası diyalogun dünyayı daha yaşanır kılacağına inananlardan. İbn Hazm’ın ‘Dinler, İdeolojiler ve Kültler’ (Kitab’ül-Fasl Fi’l-Mihal ve’n-Nihal ve’l-Ahvâ) adlı eseri üzerine yaptığı bir çalışması Türkçeye de çevrilen Prof. Aasi, İbn Hazm döneminde, Müslüman İspanya’da, Abbasiler dönemi Bağdat’ında ve Osmanlı’da dinler arası diyalogun özellikle II. Manuel ile ‘Persli müderris’ arasında geçen türden bir versiyonunun hep yaşadığını kaydediyor.


İSİMLERE TAKILIP KALMAYALIM


Prof. Aasi’nin verdiği bilgiye göre İbn Hazm’ın münazara arkadaşlarından birisi İbn Nagrilla’dır. Zamanının en meşhur hahamlarından biri olan bu zat aynı zamanda başbakanlık görevini yürütmektedir. Bu ve benzeri diyalogların İslam tarihi boyunca görüldüğünü kaydeden Prof. Aasi’ye göre zaman içinde değişen şeyler de var diyalog kültüründe. Bir zamanlar muhatabını ikna ve ilzam etmeye yönelik olan diyalog, bugünün ihtiyaçları çerçevesinde öğrenmeye kilitlenmiş.


Prof. Haider Aasi, böylesine köklü bir diyalog ve hoşgörü kültürü olmasına karşın bazı Müslümanların dinler arası diyalogu eleştirmesini anlayamıyor. ‘Bazıları isme takılıp kalıyor. Dinler arası değil de, din müntesipleri arası derseniz olur. Veya kültürler arası derseniz kabul ederiz diyorlar. Bu semantik bir ayrıntıdan başka bir şey değil. Önemli olan bu diyalogdan kaçamayacağınız ve varlığınızı devam ettirmek için buna ihtiyacınız olduğu gerçeği.” şeklinde konuşan Prof. Aasi’ye göre diyalogun sadece din alimleri arasında yapılması gerektiği ve cahil halkın bu işe kalkışmasının sakıncalı olduğu yönündeki iddia da tutarsız: “Diyalog bir proje değil. O zaten hayatın bir gerçeği. Bunu yapmak zorundasınız. Özellikle Batı ülkelerinde gayrimüslimlerle birlikte yaşıyoruz. Çocuklarımız onların çocuklarıyla oynuyor. Konuşmamak diye bir şansınız yok. Bugün diyalog faaliyetleri organize eden Müslümanlar bu işin gerekip gerekmediği üzerine değil, nasıl yapılması gerektiği üzerine kafa yoruyorlar.”


MÜTEKABİLİYETİ BİZ DE İSTERİZ


Papa 16. Benedict’in Cumhurbaşkanı Sezer ve Diyanet İşleri Başkanı Bardakoğlu’na daha kardinallik döneminde dile getirmeye başladığı bir eleştiriyi ileteceğine kesin gözüyle bakılıyor: mütekabiliyet prensibi. Kardinal Ratzinger’in sık sık dile getirdiği “Bizim Almanya’da Müslüman azınlıklara tanıdığımız özgürlüklerin aynını Müslümanlar kendi ülkelerinde yaşayan Hıristiyan azınlıklara tanımıyor.” eleştirisinin Ankara’da da gündeme geleceğinden emin Fatih Üniversitesi öğretim görevlisi Doç. Dr. Ali Murat Yel. Papa’nın Rum Patriği’ni ekümenik sıfatıyla selamlamasının da çok büyük bir mesele olmadığını düşünüyor. Türkiye’nin patriğin her zaman Türk vatandaşı olmasını garanti etmeye yönelik olarak Lozan’a koydurduğu bir maddenin bu ekümeniklik meselesinin önünde durduğunu, bu çekincenin temelsiz bir Türk korkusu olduğunu söylüyor Yel. Papa’nın Patriği ekümenik sıfatıyla selamlamasının Katolik Kilisesinin Rum Ortodoks Kilisesi ile ilgili tavrına uyumlu olduğunu, dolayısıyla güneşin altında yeni bir ‘ittifak’ aramanın anlamsızlığını da ekliyor. Murat Yel’in verdiği bilgiye göre Papa’nın Rum Patriği’ne yapacağı ziyaret tümden problemsiz bir ziyaret değil. Kendisinden Ankara’da bir ‘özür’ beklenen Papa, bir taraftan da Fener Rum Patriği’nin gönlünü almak zorunda hissedecek kendini. Dr. Yel bu durumu şöyle açıklıyor: “Papa geçtiğimiz dönemde kendi unvanları arasından Batı Kilisesi’nin Patriği ifadesini çıkarttı. Oysa o güne kadar Fener Rum Patriği Doğu’nun Patriği unvanını, Papa da Batı’nın Patriği unvanını kullanarak adeta otorite alanlarını bölüşürlerdi. Papa 16. Benedict’in bu unvan değişikliği Fener’de çok ters algılandı. Patrikhane defaatle Papalık makamından açıklama istedi. Papa ise sessizliğini korumayı tercih etti; tıpkı Regensburg konuşmasında olduğu gibi. Sanıyorum Patrik’le yapacağı özel görüşmesinde bu konu gündeme gelecektir. Kamuya açık bir açıklama yapılmasa da Papa’nın bu meseleye bir açıklık getirmesi gerekiyor.”


Hartford Seminary’den Prof. Dr. İbrahim Abu-Rabi Papa’dan gelecek bir mütekabiliyet çağrısının Müslümanların rahatsız etmeyeceğini düşünüyor. İki büyük İslam ülkesini örnek veriyor Abu-Rabi: Endonezya ve Mısır. Dünyadaki en büyük İslam ülkesi olan Endonezya’da Hıristiyan azınlık Müslümanlardan daha iyi eğitilmiş ve maddi durumu Müslümanların çok çok üstünde. İslam dünyasının en büyük Arap ülkesi olan Mısır’da da Kıptî azınlık müreffeh bir hayat sürüyor. “İslam ülkelerinin çoğunda azınlıklar çoğunluktan daha iyi durumdadır. Çünkü İslam ülkelerindeki Hıristiyan azınlıklar toplumların asli unsurlarıdır. Sonradan gelme değil, o toprakların asıl sakinleridirler. Bu da kabul görmelerine yol açmış.” şeklinde konuşan Abu-Rabi Müslümanların Avrupa’da tam olarak özgür oldukları ifadesinin de temelsiz olduğunu düşünüyor. Arnavutluk’ta, Bosna’da Müslümanların katledildiğini hatırlatan Abu-Rabi, Endonezya’da Hıristiyanların yirmi adet akredite üniversitesi varken, hemen hemen aynı nüfusa sahip Avrupa Müslümanlarının Avrupa’da kabul gören tek bir üniversitesi olmadığının da altını çiziyor. Abu-Rabi ekliyor: “Bir mütekabiliyet arayışı olacaksa, bunda biz alacaklıyız.”


TÜRK YAKLAŞIMI PAPA’YI ISITIR MI?


Prof. Abu-Rabi Papa 16. Benedict’in Türkiye’yi ziyaret ettiği gerçeğinin herhangi başka bir Müslüman ülkeyi ziyaret etmesi durumundan daha önemli olduğunu düşünüyor. Batı’da İslamiyetin bir Arap ve Afgan dini olduğu ve köksüz, son yüzyıl içinde ortaya çıkmış bir din olduğu gibi kanaatlerin varlığından söz eden Abu-Rabi, Papa’nın ziyareti sayesinde Arap İslam’ının yanı sıra köklü bir medeniyet geliştirmiş Türk İslamiyeti’nin varlığının da dünya medyasına yansımasını sağlayacağını düşünüyor. Kendi diyalog tecrübelerinde de Türkiye ziyaretlerinden fazlasıyla istifade ettiklerini söyleyen Abu-Rabi geçen yıl Türkiye’ye 45 kişilik bir akademisyen grubu getirmiş. Bu insanların Türkiye’ye bakışlarının kökten değiştiğini söylüyor Abu-Rabi ve ekliyor: “Böyle bir ziyaretin sağladığı bilgi birikimini kitaplar dolusu malzeme sağlayamazdı.”


Prof. Haider Aasi de Türkiye’nin dinler arası barışa katkısının başka Müslüman ülkelerden fazla olacağını düşünüyor. Kendi tecrübesinde Chicago’daki oldukça küçük bir Türk Müslüman grubunun dinler arası diyalog anlamında çevrelerine örnek olduklarını görmüş. Haham Arthur Schneier Türk İslamiyetindeki bu farklılığın ‘laik demokrasi’ şeklinde özetlenebileceğini söylüyor. Ona göre Avrupa ve ABD’de sayıları oldukça az olmasına karşın Türklerin etkinliği sayılarıyla orantısız bir şekilde büyük. “Türkiye’nin etkisi özellikle Orta Asya’daki Türk cumhuriyetlerinde görülüyor.” şeklinde konuşan Schneier Sovyetlerin çöktüğü dönemde bu cumhuriyetlerin Türk modelini mi, yoksa İran modelini mi takip edeceklerinin tartışıldığını anımsatıyor: “Bugün söz gelimi Kazakistan’da dinler arası diyaloga değer veren bir yönetim var. Ezici çoğunluğu Müslüman bir ülke. Ama toplum içinde muhteşem bir harmoni kurulmuş.”


Papa 16. Benedict’in Türkiye ziyaretinin hem Papa’nın İslam dünyasına vereceği mesaj, hem de bu ziyaret sonrasında devreye sokulabilecek ortak projelerle İslam ve Katolik dünyalarının ilişkilerinde yeni bir sayfa açabileceğine değiniliyor. TIME’a bir makale yazarak ziyaretin muhtemel etkilerini değerlendiren Avrupalı Müslüman lider Tarık Ramazan, ziyaretin bir fırsata dönüşebilmesi için öncelikle Batı medyasının bu olaya bakış açısının değişmesi gerektiğine değiniyor. Bu gezinin Batı’dan çok farklı bir kültür ve coğrafyaya yapılan bir gezi gibi lanse edilmesinin yanlış olduğunu söyleyen Ramazan, önce Papa’nın sonra da Hıristiyan dünyasının bu ziyaret vesilesiyle İslam’ın bir Batı dini olduğunu kavramasını ümit ediyor.



PAPA’YA SUİKAST


Papa 16. Benedict’in Türkiye ziyareti bir dizi ‘kalem hokkabazı’ için para kapısı oldu. Yücel Kaya yazdığı “Papa’ya Suikast: 16. Benedict’i İstanbul’da kim öldürecek?” isimli romanıyla birdenbire en çok satanlar listesine girdi. Kaya’nın romanı öylesine pazarlama endeksli hazırlanmıştı ki kitabın kapağında ‘Who will kill the Pope in Istanbul?’ ifadesi yazılarak uluslar arası pazara ulaşması da sağlanmaya çalışıldı. Kitapta MİT’ten Mason localarına, Opus Dei’den 1981’de zamanın papasına yönelik suikast girişiminde bulunan Mehmet Ali Ağca’ya kadar bir dizi aktör buluşarak Papa 16. Benedict’in kaderini mühürlüyorlar.


Papa ziyareti endeksli olarak kitapçı raflarına ulaşan ikinci bir roman Mustafa Karnas imzalı ve ‘Deccal Yazmaları’ adını taşıyor. Kötü bir Dan Brown taklidi olan roman; Papa, Bush ve Merkel’in Deccal’ın uşakları olarak yeni bir dünya savaşı başlatmaya çalıştıkları ve buna Maestro ve Kurtbeyler adlı kahramanların engel olduğu bir kurguyla yazılmış.



DİPLOMATİK KULİS


IRAK’A ZİYARET TEKLİFİ


Papa 16. Benedict’in Diyanet İşleri Başkanlığını ziyareti tarihî bir olay. İçeriden edinilen bilgilere göre bu ziyaretin son şekline gelmesi hayli sancılı olmuş. Papa Diyanet İşleri Başkanı’nı Cumhurbaşkanı’nın konutunda, veya bir otelde kabul etmek istemiş. Ancak Bardakoğlu bunu kabul etmemiş. Türk Dışişleri’nin bu konudaki tavsiyelerine rağmen Bardakoğlu görüşmenin kendi makamında yapılmasında diretmiş ve sonuçta diplomatik bir zafer kazanmış.


Diyanet İşleri Başkanı’nın Papa’ya bir sürpriz de hazırladığı söyleniyor. Prof. Bardakoğlu görüşme sırasında yapılan konuşmalarda Regensburg’a atıfta bulunmayacak, Papa’nın özür dilemesini de talep etmeyecek. Ancak Papa’ya hitaben yapılan konuşmada sıklıkla Hazreti Muhammed’in yeryüzüne getirdiği güzelliklere ve bir din adamının başka bir din hakkında konuşurken benimsemesi gereken prensiplere atıfta bulunarak Papa’ya ‘Türk usulü’ bir ders verecek. Diyanet İşleri Başkanı’nın Papa’ya vereceği hediyenin de Regensburg konuşmasına imada bulunan bir hediye olması bekleniyor.


Alınan bilgilere göre Papa’ya Al-i İmran suresindeki meşhur “Ey Ehl-i Kitap! Aramızdaki ortak kelimeye gelin.” ayetinin özel bir hatla yazdırılarak verilmesi de tartışılmış. Ancak bu ayetin sonunda geçen ‘Kimimiz kimilerimizi rabler edinmesin’ ifadesinin bizzat Papa’nın Katolikler nezdindeki konumunu eleştirdiğinin düşünülebileceği ihtimaline binaen bundan vazgeçilmiş.


Diyanet İşleri Başkanı Prof. Bardakoğlu’nun Papa 16. Benedict’e bir dizi proje de teklif etmesi bekleniyor. Bu projelerle ilgili Papa ve Bardakoğlu’nun birlikte Irak’ı ziyaret etmesi veya Diyanet’in üst düzey görevlileri ile bazı kardinallerin katılacağı mutad danışma toplantılarının tesisi gibi fikirler zikrediliyor.



Bazı hahamlar, “Allah mükemmeldir, o zaman kainatı niye mükemmel yaratmamış?” diye sorarlar. Oysa Allah insanı, kainatı mükemmelleştirmek için yaratmış. Bu anlamda insan kainatı kemale erdirirken yaratılış projesini de tamamlar. Buna Tikun Olam diyorlar Yahudilikte.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir