YA DEVLET BAŞA YA ERGENEKON REVİRE

Devletle cilve olmaz; devlet ciddi bir iştir. Ya devlet başa ya da kuzgun leşe demişler. Bu söz devletin başına geçmek niyetiyle yola çıkanların ya bu muradına ereceğini veya leşine kuzgunlar geleceğini anlatmak için söylenir. Bu sözü karşılayan bir diğer deyim de “Devletlinin iki gömleği vardır; bir bayramlık, biri idamlık”.
Tarih bunun örnekleri ile doludur. Yıldırım Bayazıt, Timur’a karşı meydan okudu, Ankara Savaşında yenilince Bayazıt, demir bir kafese konarak bütün Anadolu’da dolaştırıldı. Büyük Selçuklu Sultanı Sencer, Oğuzları bir kenara itmenin cezasını isyanlar sonucunda yenilince demir kafeste gezdirilmek olarak çekti.
Hanedan mensubu olmanın itibarı da vardır, riskleri de. Başa geçersen Sultan olursun; aksi takdirde boğulursun. Çünkü sultan olunca bütün kardeşlerini katledersin. Yoksa koltuğunda rahat oturamazsın. Bu nedenle devletle cilve olmaz. Altın bir tahta doğru emin adımlarla yürüme ihtimali de vardır; cellatlara teslim edilme ihtimali de. Bazen kaderdir bazen tarih ve coğrafya seni mukarrer akıbetine doğru sürükleyen.
İttihat ve Terakki’nin Babıali baskınları ile payitahtta onlarca kişiyi öldürmüş, yanlış politikaları ile sınırlar boyunda milyonlarca vatan evladına hayatını kaybettirmişti. Yanlış politika ve bundan doğan düşmanlıklar İttihat ve Terakki ileri gelenlerini yabancı diyarlarda tek tek katletti. Onlar bunu göze alıp politika yapıyorlardı. Siyaset tehlikeli sularda gezinmektir. İktidara, ikbale de ulaşabilirsin, cezaevine, idam hücresine de gidebilirsin.
Türkiye’de cumhuriyet döneminde bir başbakan, iki bakan asıldı. Namık Gedik gibi bakanlar/siyasetçiler intihar etti. TBMM’nin DP’li üyeleri yıllarca hapis yattı. Başbakan, bakan ve mebus koltuklarından zindana yollandılar. Demirel, Ecevit yargı kararı olmadan Uzunada’da ikamete zorlandı. Erbakan, Türkeş dört yıla yakın hapis yattılar. HEP milletvekilleri Meclis’ten toplanıp onlarca yıl cezaevinde kaldılar. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan şiir okudu diye cezaevinden geçerek başbakanlığa yürüdü. Siyaset bayramlık gömlek de giydirir, idamlık gömlek de. 1960 İhtilalinden sonra iki kere ihtilale teşebbüs eden Albay Talat Aydemir idam edildi. Darbe yapıp başarılı olursan devlet başkanı olursun, darbe yarım kalırsa idam edilirsin.
Siyasete atılan ve devlet yönetimine talip olanlar bunu bilir, bilmek zorundadır.
Ergenekon davası ile meşru bir hükûmete karşı darbe teşebbüsleri olduğu açılan dava iddianamelerinde dile getiriliyor. Darbe için ülkede kaos ortamı yaratmak amacıyla çeteler oluşturulduğu, fail-i meçhul cinayetler işlendiği, suikastler yapıldığı, Danıştay’a baskın yapılarak yüksek bir yargıcın öldürüldüğü ve diğer yargıçların yaralandığı olayları hep birlikte yaşadık. Ülkenin değişik yerlerinde cephanelikler bulundu. Ortaya çıkan silah ve mühimmat insanı ürkütecek boyutlardaydı. Ölüm kuyularından kemikler çıkmaya devam ediyor. Hrant Dink, Trabzon’da papazlar, Malatya’da İncil dağıtan hristiyan TC vatandaşları genç suikasçiler tarafından katledildi. Bu cinayetler, yargılaması halen süren ve unutulmayacak kadar yakın günlerin olayları. Bu ölümlerin asli failinin Ergenekon yapılanması olduğu iddia ediliyor. Yeni suikast hazırlıklarının sürdürüldüğü, bunun için gerekli silah ve cephanenin ülkenin her yerinde emre amade hazır tutulduğu yapılan kazılarla ortaya çıkmıştır. Terörün ve suikast olaylarının azalması ve Şemdinli’de olduğu gibi bombalama olaylarının sona ermesi, Ergenekon davasına, silah ve mühimmatların yakalanmasına bağlanıyor.



Sekiz yıl YÖK Başkanlığı yapan bir zat; arkasında Genelkurmay 2. başkanı Çevik Bir’in olduğu, derin-sığ bütün yapılanmaların kendisini desteklediği güveniyle, onlarca rektörü, binlerce öğretim üyesini, onbinlerce öğrenciyi mağdur ederken bir damla gözyaşı dökmedi. Ancak Ergenekon davası kapsamında iki-üç gün misafir edildiği şubelerde ağlamak dışında bir duruş sergilemediği gibi çıkar çıkmaz kendisine yönelik hareketin arkasında Amerika olduğunu sandığı için “Ben Amerikancıyım” diyerek anında çarketti.
İddianameye göre ülkede binlerce faili meçhul cinayet, toplumu sarsan suikastler, kan ve gözyaşı getiren kaosun arkasından bu olayların mimarları iktidara doğru yürüyeceklerdi. Bulundukları makamlar yetmemiş, ülkede dikensiz gül bahçesi oluşturmak için derin kararlar almakta ve uygulamaya sokmakta hiç tereddüt etmemişlerdi. Darbe yaptıklarında ulaştıkları makamlarda ülkeye yön ve nizamat vereceklerdi.
Oysa bakıyoruz Ergenekon davası ile ortaya çıkan sanıklar hastalıklı, zavallı, acınacak durumdaki insanlarmış meğer bunlar. Her biri dava ile hastalandı, kanser oldu, Adli Tıp veya GATA raporları ile tahliye olmaya çalışan anasının kuzusu insanlar oldukları görüntüsü medyaya yansıyor. Kuddusi Okkır’ın kanserden ölümünü bile tahliye olmak için kullandılar. Şener Eruygur’un ranzadan düşmesi iddiasıyla hastaneye sevki, Ümit Sayın’ın küsüp yataktan çıkmaması, davada sanık olmanın şokuyla ağlamalar, hastalık beyanları, Hurşit Tolon’un Gata’ya kapağı atmak için verdiği uğraşlar, Levent Ersöz’ün kızının ağlatan duygulu konuşmaları, sanıklardaki tahliye olmak için her yola başvurma çabalarını gözler önüne seriyor.
Hatta öyle ki emekli bir Genelkurmay Başkanı, Veli Küçük için “o adamı tanımam” diyerek hemen red yoluna gitti. Buna karşılık Veli Küçük “O adam değilim, sizin terfi ettirdiğiniz tuğgeneralim” diye açıklama yapmak ve biriken ses kayıtlarının servis edilmesini bizimle birlikte seyretmek zorunda kaldı. Hüseyin Kıvrıkoğlu, bir soru üzerine kapısına polisler gelebileceğini açıklarken, tedirgin bir ruh hali içinde görünüyordu.
Bu görüntünün ortasında askerliğin onurunu kurtaran sadece Abdülkerim Kırca oldu. Polislerin arasında tekerlekli sandalye ile teşhir edilmek yerine intiharı seçti. Tecrübeli Doğu Perinçek de süngüyü düşürmemek için çaba sarf edenlerden. Abdülkerim Kırca, devletin şakaya gelmediğini, bayramlık gömleğin yanında idamlık gömleğin giyilebileceği ihtimalini bilen biri olmanın resmini bütün Türkiye ile birlikte Ergenekon sanıklarına da hatırlatarak gitti. Yalçın Küçük, şerefiyle gitti, yattı, tahliye oldu. Sesini yükselterek konuşmaya devam etti. Ergenekon sanıkları kendilerine moral verdiğini söylediler; Yalçın Küçük de bu benim için onurdur, dedi.
Ergenekon’u savunanlar, bu emekli adamlar mı darbe yapacak diye savunuyor, kamuoyu nezdinde olayı küçümsemek istiyorlar.
Olayların iddianame ve haberlere yansıyan biçimi ile Ergenekon sanıkları vatan için yaptıkları eylemlerde, karşı tarafın acıları, gözyaşları, ölümleri, felaketler karşısında ağıt yakanlar insanları hiç ciddiye almamışlar. Adeta beyazların yerlilere bakış açıları içindeymişler. Onlar insan değil, acı bilmezler, yüksek değerlerin farkında olmazlar, bizim yönlendirmemizle koşuşturan sürüler gibidir duygusu içindeymişler demek ki.
Bu nedenle iktidarda, devletin makamlarında otururken insanların acılarını hiç düşünmeyip, aldıkları kararların oluşturduğu aile facialarını ve insanlık trajedilerini bir an dahi dikkate almamışlar. Ne zaman ki Ergenekon davası ile sanık sandalyesine oturunca birden “insan” olduklarını, bir aileleri bulunduğunu, zillete düşürülmenin acılarını hissettiler. Ağlaşmalar, hastalık mazeretleri tahliye olma çabaları, birbirini tanımadığını beyan eden sözleri ortalıkta uçuşuyor. Darbe yapıp Türkiye’nin kaderini eline almak isteyen insanlarla değil sanki çerden çöpten bir devlet anlayışının elemanları ile karşı karşıyaymışız gibi bir izlenim veriyorlar.
Bu “duruş” içindeki sanıkların tarihe bir dipnot bırakacak dermanları olduğu kuşkuludur. Türkiye’nin kaderini eline almak iradesini göstermekten uzaklar. Cumhuriyet döneminin en önemli davası ile değil huzur evinden toplanan yaşlıları her nasılsa gündeme taşıyan bir operasyonla yüzyüzeyiz gibi bir intiba bırakılıyor. GATA yoluyla, tedavi için yaşlılar nihayet bir fırsat bulmuşlar duygusuna kapılıyor olayı seyreden kitleler.
Eylemlerinin sonucunu öngörmeyen hasta ve gayriciddi adamların “derin devlet”; prostatlı ihtiyarların “Encümen-i Daniş” olduğu bir ülkede Türkiye vatandaşları kaderlerine yön veren mekanizmanın aczine şahit oluyor sanki. Devletle cilve olmadığını bilmeyen adamların elinde Türkiye’nin oyuncak oluşu vatandaşlar için gerçekten ağır ve zül geliyordur.
Diğer yandan Ergenekon karşısında yer alan medya, sanıkların insani mazeretlerini bile acımasızca eleştiren, neredeyse her birini cezaevinde tutukluluk döneminde öldürmeye kararlı bir dille haber yapmayı sürdürüyor. Hanedan mensupları öldürülürken asil kanları yerlere saçılmasın diye yay kirişi ile boğulurdu. Sultanlar oğlunu boğdurduktan sonra günlerce saçını başını yolarak ağlıyorlardı.
İktidar kavgaları tarih boyunca majestik olmuştur. Darbede başarılı olamayan huzura getirilince kendi cezasının idam olacağını ifade edebilmiş; buna karşılık kazanan kaybedene şerefli bir son için çırpınmıştır. Ortaçağ bunun örnekleri ile doludur.
Günümüzde ise ülkeyi sahiplenme adına verilen iktidar mücadeleleri etik, estetik bir duruştan çok uzak bir yaklaşımla sürdürülmektedir.
Oysa sokak kavgasının ortasında en cazgır ağızla ve karşı tarafı zillete düşüren bir dille darbe, iktidar, hukuk, demokrasi, bağımsızlık, cumhuriyet savaşları veriliyormuş. Bu kadar alçaltıcı bir mücadeleden yüksek değerler çıkmaz. Türkiye her mücadeleden büyüyerek çıkmalıdır. Oysa gördüğümüz her şeyi mübah gören bir anlayış ve birbirini yokeden bir dil egemen kılınmaya çalışıyor. Bu dil demokrasiyi ileriye götürmez ve darbe dönemlerini sona erdirmez. Çünkü siyasette son maç yoktur.
Her maçın bir rövanşı vardır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir