Yalçın Küçük Koç’a Seslendi.

Küçük, Koç ailesi hakkında konuştu… “Fazla zorluyorlar ve ben henüz Koç’ları yazmak istemiyorum. Beni zorlamamalarını rica ediyorum.” dedi

Ne demek “gitmek” hocam?
Haa! Şimdi ben bir tv’ye söyledim yakında tekrarlanacağını duydum.. Türkiye’de Koç’lara söz söyleyen olabilir, ama bunu yayınlayacak “medya” namevcuttur. Bu nedenle kim söylemiş, kim yan bakmış haberimiz yok; Rahmi Bey aksırsa bütün gazetelerde haber oluyor, bir kez kayarken düştü, matbuat ceketinin altından incinmiş kemiklerinin fotoğrafını bastı.. Bu arada not etmek istiyorum, Rahmi Bey, her türlü sınırı aşıyor, Rahmi bey’i uyarıyorum, “cumhurbaşkanı hanımın türbanlı olması” için de fetva veriyor. Kim, ne biliyor, hangi hakla? Vehbi Bey, bu tür ölçüsüzlüklerden uzak kalmaya dikkat ediyordu. Bakın Rahmi Koç’un bu yetkisiz, irticai lafları da bütün matbuatta yayınlandı, dolayısıyla, Memioğlu nerden çıkarıyor, Demirel’in bir zaman çok kullandığı bir deyişle, karnından konuşanları mı dinliyor, bilemiyoruz.

Rahmi Koç’u uyarıyorum, hiç güçlü görünmüyor ve ben sabrediyorum. Devam ediyorum, çok açık bana bazı iş adamları da telefonla söylediler, “sana cevap veriyor” dediler. Ben de o kanaatteyim. Çünkü bir tek ben söylüyorum “AB’ye kaçıyorsunuz” ikinci nokta budur. Güven bir yana artık bu ülkede güvenli hissetmiyorlar. Haa, “biz kaçmıyoruz” diyorlar, yağmadan bir büyük parça almakla da kaçmamış olunmuyor. Ofer de alıyor..

Üçüncü nokta, ne kadar ihale diyeceğiz; yabancılar, “ihale” dememeye başladılar.

a-Galata’nın satışında, Ofer ile görüşüldüğü ortaya çıktı. Bakın Gürkan Dostumuz, ihale kurulu varsa, maliye bakanı koltuğunda bir kimsenin daha sonra ihale alanlarla daha önce konuştukları ortaya çıkarsa, bu mutlaka soruşturma gerektirmektedir. Cezai bir soruşturmaya mutlak ihtiyaç var. Peki “ihale komisyonu” varsa, maliye bakanı koltuğunun, başbakan koltuğunun burada ne işi olabilir; “ihale komisyonu” varsa, bu komisyon, maliye bakanı ve başbakanın üstündedir. Eğer aşiret devleti değilsek, usul budur.

b- Eğer başbakan titrine sahip bir kimse, bizim eski vilayetimizde, bir taşra politikacısının evine gidip derin üzüntüsünü ifade ettikten sonra hızını alamayıp bir de mezarına gidiyorsa…

Burada, Gürkan Dostum izninizle bir parantez açabilir miyim, Yüksek Paşalar’ıma soruyorum, nerede büyük Türk Milleti, nerede kurulmuş, on altı devlet forsu, nerede bütün Araplar’ın örnek aldığını söylediğimiz Atatürk, artık bunlara biz inansak bile başkalarını inandırabilir miyiz? Bir söz vardı, “işte Paşam, istanbul” ve şimdi bu söz, “işte Paşam, halimiz” şeklinde söylenmektedir. Şimdi bu paşasal parantezi kapatıyorum.

Sonra milli telekomünikasyon ağı bu mezarı ziyaret edilen Suudi’nin damadının oğluna veriliyorsa, bize gelen bilgiler bir yana, soruşturma zorunludur. Ama işin hukuki yanını bırakıyorum.

Bir plancı, devletin en yüksek ekonomik teşkilatında çalışmış ve üniversitelerde istatistik okutmuş olarak düşünüyorum. Hem ön konuşma var ve hem de bunlar dayandılar en yüksek fiyatı verdiler; erken bunamış, gazeteciliği çok terketmiş medyakratlar alkışladılar, ben ise düşünüyorum; acaba bunlara, “Yükselt Hariri Ağam, yükselt Ofer Paşam” mı deniyordu. Yükselt! Yükselt!, yüksekliğin sınırı yoktur ve “telafi ederiz”. Tekeliyet’te tek tek alış fiyatlarına, departman karlılığına bakamıyoruz, bütününe bakıyoruz.

Ve bir soru daha soruyoruz; güzel, Galata Umanı’nı Yahudi Ofer’e verdik, çok yükseltti, amma o zaman bilmiyorduk, Tüpraş’ın çok büyük bir bölümünü, daha önce, Tayyip Bey’in Kemal Abisi’nin sohbetiyle, kelepir fiyatıyla aynı Ofer’e kapatıldığını öğrenmedik mi? Biz iktisatçılar, bu durumda, Ofer’in sürdüğü bu artık fiyatın daha önce Hazine’den kendisine bağışlanan paralarla realize edildiği sonucuna varıyoruz.

Hariri’ye gelince, bize gelen bilgiler, bu işte, Çin Şeddi erbabından Ömer Çelik’in hayli önemli olduğu noktasındadır. Lübnanlı bir yat satıcısından gelen bu bilgiler, benim, bu Ömer Çelik’in, Çin Seddi’nde ne iş yaptığı yollu merakıma da, kısmi, açıklık getiriyor. Demek ki gündüzleri hayırlı iş yapıyor, başka işler de yapması gerekiyor.

Gürkan Bey, bu üçüncü noktadır. Demek ki bilemiyoruz, Koç’lar ne kadarını ellerinde tutacaklarını henüz bilmiyorlar, peşin mi vadeli mi bu da belli değil, bilmiyoruz. Bilemeyiz, Friedman-Karamehmet’e ait Turkcell de Virginia Adaları’na göçüyormuş; her halde Turkcell’den “Türk” adını paşa paşa sileceğimiz zaman yaklaşıyor..

Ben artık, “Koçiye Cumhuriyeti” dememiz gerektiğini düşünüyorum, ingilizce “Republic of Kochia”, bunu, bir televizyon mülakatında açıkladım, bana gelen işaretlerden, halkımız bu ismin daha realist olduğu kanısında, programın tekrarlanacağını tekrarlıyorum. Bu yeni cumhuriyetin adının diğer bazı dillerdeki karşılığını kitaplarıma bırakıyorum. Rahmi Bey’i, Mustafa Koç’u, Koç’ları uyarıyorum. Fazla zorluyorlar ve ben henüz Koç’ları yazmak istemiyorum. Beni zorlamamalarını rica ediyorum.

Gürkan Dostumuz, Şükrü Saraçoğlu’nun biyografisini yazıyorsun, arada konuşmalarımızdan çok ilgi çekecek iyi bir çalışma olduğunu biliyorum, Struma Gemisi Faciası’nda Saraçoğlu Dış işleri Bakanı olmalı, Struma’yı biliyorsun..

Evet

Struma da Yahudiler’in içinde bulunduğu meşhur gemi. En fazla müdahil olan kimdi

Vehbi Koç

Güzel, burada durmak istiyorum. Vehbi Bey, toplumu antagonize etmeme konusunda dikkatli ve özenliydi, oğlu ve torunu fazla açıldılar. Öyle ki, Struma ile ilgili yakın zamandaki bir memorial gününde, Mustafa Koç, “ev sahibi” olarak davrandı ki talihsizliktir.Talihsizliktir, artık halkımız, hem benim çalışmalarım ve hem de Türkiye ile Israel’i bir “birleşmiş millet” yapma konusunda fütursuz gelişmeler dolayısıyla başka türlü bakıyor. Tarih bilincimizin değişmekte olduğunu görmeleri konusunda tekrar tekrar uyarıyorum.

Beş taş oynamıyoruz. Karamürsel sepeti değiliz.

Karamehmet’lere geçebiliriz. Aydın Doğan’ı üzecek kadar Koç’larla yakınlaştığını görüyoruz. Hürriyet, dış kredi için ilk bağlantısını “Israel” deyip önlemeye çalışmıştı, olmadı, işaret ettim, “Alfa”, Israel yanlısı Yahudi sermayesidir. Karamehmet’in, Israel ile başka alış-verişleri de var. izliyorum.

Mehmet Bey, Tarsuslu ve ben iskenderunluyum, ne de olsa “Güneyliyiz”, sempati de duyuyorum, ancak artık ölçüler aşıldı. Sami Ofer, cami duvarına ..edi, artık kimse eski tür bakamıyor. Üstelik adı da “sami”, “reyyan” veya “reyhan” dediğimiz zaman hemen başlıyorlardı, “Peygamberimizin cariyesi…”, güzel, ama öyle mi, güvenilir Yahudi tarihleri başka yollu yazıyorlar, güzel ama, öyle olsa da, “reyyan” adını Yahudiler de taşıyorlar. O zaman, “acaba?”, ama beyinler donmuş ve her yerde sabetayist hegemonya veya judaic sansür var, düşünemiyorlardı. İşte şimdi “sami” çıktı, demek ki her “sami” Türk-Müslüman olmayabiliyor. Kaç Sami’miz var.

Sami Kohen var, Süleyman Sami Demirel var…

Süleyman Sami Demirel var, başka? Ben devam edebilirim, Hikmet Sami Türk var, Kurtuluş Savaşı’mızda Bekir Sami var… Artık başka türlü görebiliyoruz.
Nasıl, Gürkan Bey dostum her oluşuma teoriyle bakmak mecburiyetindeyiz, çok acı ama Bekir Coşkun da yazıyor, acı yazıyor, mealen “bunların hepsi arada-bir etek türban diyorlar bu vesileyle satıyorlar atam”. Doğrudur. Ne zaman türban derlerse, ne zaman Taksim’e cami derlerse o zaman satıyorlar. Planlıyorlar mı, hayır, o plancı kafa yok, refleksif bir davranıştır. Bakın, Taksim’e cami veya Ayasofya’yı ibadete açmak, bunlara karşı Brüksel duyarlıdır, bu nedenle Kadıköy’e cami yapmaya kalktılar. Çünkü satış büyüktür, Sami Ofer’e satış var, diğer satışlar var, bu nedenle refleksleri harekete geçiyor. Ben, istanbul’da bir camide hilafet çağrısını planlı görmüyorum, amma, buna karşı Vali Güler ile Emniyet Müdürü Cerrah’ın hareketsizliği planlıdır..

Hocam Çanakkale zaferi gibi bu sene insanların bir de 6-7 Eylül’ü geldi, gerçi 50 yılı olması dolayısıyla da olmuş olabilir ama sergiler açıldı gazeteler çok yoğun ilgi gösterdi.

Limânları satıldı. Rafinerileri satıldı. Mustafa Kemal’in bizim en çok çocukluğumuzdan beri sevdiğimiz bir lafı vardır. “Makine başındayım” diyordu, telgraf başındayım, demektir. Şimdi bunları satıyoruz, bundan sonra makine başında her gizli konuşmayı önce ecnebiyat dinleyecek. Büyük olmaya çok büyüğüz, amma, bir Iran kadar olamıyoruz. Havaalanlarını yapan TAV’ı, tazminatını verdi ve kovdu. Neden mi, TAV’da, başkaları bir yana ihsan Doğramacı’nın şirketleri de var ve Yalçın Küçük’ün kitaplarına göre ise Doğramacı’nın ana dili ibrani’dir…

İran’da takip ediliyor musunuz hocam?
Evet. Ben bütün bu bölgede ciddi olarak hükümet düzeyinde takip ediliyorum. Doğru mu? Bana bu bilgiler veriliyor. Turkcell’i iran’a almıyor, ister havaalanı olsun ister telekomünikasyon olsun. Çünkü bir ufak düğme koyduğun takdirde bütün sistemini Kudüs’te dinlerler. Eğer sen Türkiye’deki telekomünikasyonunu Suudi’ye veya Alfa’ya veriyorsan şu andaki konuşmanı MİT’in yanında Mossad’ında dinlediğini kabul ediyorsun. Ne yazık, Yüksek Komutanlarımız bunda hiçbir sakınca görmüyorlar. Görseler, “milli güvenliğe aykırıdır” yollu bir yazı gönderseler, satılması imkansızdır.

Hepsini daha önceden haber verdim, doğru çıktı, bütün isimler, sovyetolijide nomenclatura deniyordu, çıkmış kitaplarımda var. Bu nedenle, onların, Mit’i-Mossad’ı varsa Türkiye, halkının da Yalçın Küçük’ü var…

Peki Hülya Avşar Vak’asında yanılmadiniz mı? Kaya boşanmamaya hükümlü demiştiniz…

Bana göre ben doğrulandım. Hep “Zavallı Kaya boşanmak istiyor” diyordum ve düzen, boşanmasına karşı idi. Birkaç kez baş kaldırdı, kendisini uygunsuz halde yakalattı, amma düzen boşanmayı hiç istemiyordu, o kadar öyle ki Reyhan Meselesi’nde, Hürriyet Gazetesi, Kaya’nın çıktılarını toplayan Reyhan’ı, nerde ise, hapse attıracaktı. Demek ki Kaya, Trotsky’nin meşhur önermesini hatırlayacak olursak, “düzene karşı sürekli isyan” halindeydi. Kendisini bir daha yakalattı ve artık düzenden kurtuldu, tebrik ediyoruz..

Zaten ilişkisinin ortaya çıktığı TV programı Kaya’nın yakın arkadaşı tarafından yapılmış…

Evet ona rağmen Hülya “bir çocukluk yaptı, cam kırdı” deyup kapatmaya çalıştı ama Kaya-Feraye isyanı sürdürdüler. Hülya ve düzen teslim oldu.. Ben burada tamamen haklı çıktığımı düşünüyorum. Ama düzenin medyası bir kez daha iflas etti..

Nasıl iflas etti?
Serdar Turgut ve Ayşe Arman aynı sesi çıkardılar, başkaları da var, ama Serdar’ı Washington’dan döndükten tartışma alanımızı genişleten yazıları nedeniyle beğeniyordum. Anlaşılan beyin rahatsızlığından henüz kurtulamadı. Ayşe’den de olumlu etkilenmiştim, öyle anlaşılıyor, Dubai’nin geniş yatakları vücuduna iyi gelse beyninin Dubai sıcaklarından etkilendiğini görüyoruz. Ayşe için “Dubai’den önce ve Dubai’den sonra” dememiz gerek, parıltısını kaybediyor. Her ikisi de düzenin duymak istediğini yazıyorlar, Hülya, sütten çıkmış ak kaşık ve Kaya ise uçarı; ve “vah Hülya, ah Hülya”, düzen, bunu, istemektedir.

Serdar, ben Gebze Kapalı’da iken, bazen yazılarına “Google’a girdim” diye başlıyordu, şimdilerde de “gir Serdar gir” ve “haydi, Ayşe” dememiz gerekiyor, giremiyorlarsa, bana başvurabilirler, bazı adresler verebilirim. Gerek var mı? Ben arşivime bakıyorum.

Bakın, 27 Mart 2003 tarihli Hürriyet’te “Hülya Avşar-Duygu Asena Kavgası” var, cinsel yaşam hakkında bir otorite bildiğimiz Duygu Asena, Hülya Avşar’a , “birlikte olduğu insanla seks yapmayan kadın huysuz olur!” yollu çıkışıyor. Neden yapamıyormuş ve haberleri yokmuş, haber veriyoruz. 12 Eylül 2005 tarihli Posta’da Güler Kazmacı, “Ayrılmış Bie çiftin ayrılığı” başlıklı yazısını çıkarıyor. Demek ki, Aydın Doğan tröstüne göre, Kaya ile Hülya “dünya ahiret” bacı-kardaş yaşıyorlar, çoktan beri aynı yastığa baş koymaz olmuşlar. Demek bunu Serdar ile Ayşe hiç bilmiyorlar. Çok yazık çok yazık, Serdar ile Ayşe, herkesi, herkesi aptal sanıyorlar…

Ama Hocam, ayrılıktan sonra Hülya Avşar, “bu eve Kaya’dan başka erkek giremez” dedi..

Bak Gürkan Dostum, tam seçim günü, Nixon, başkan adayı idi, karısı Patricia’ya , “Pat, honey..” diye başlamış, bu geceden sonra artık Amerika Cumhurbaşkanı ile sevişeceksin, Başkan’ın yatağında yatacaksın, demiş, duygusallık-cinsellik dolu bir hitabedir, Pat tahrik olsa da, ne yazık, seçimi Kennedy kazanıyor, biliyoruz. Seçim sonuçları belli olunca, Pat’ın sırasıdır, Patricia, Nixon’a sesleniyor, “Hey Rick..”, böyle başlıyor, “what l’m gonna do now..” diyor, “peki şimdi ben ne yapacağım”, Nixon, anlaşılan, bu darbeyi hiç beklemiyor, bizim mankenlerimiz misali “what” yollu çığlık atıyor, hançereyi yırtan bir “ne!” demektir. Pat ise, piar yapan bir sabetayist hanımımız misli sakin, “l mean, what l’am gonna do now” diyor, “Deki, şimdi ben ne yapacağım, Jack Kennedy mi buraya gelecek yoksa ben mi Beyaz Saray’a gideceğim?”, sorusu sade ve bu kadar basittir. Demek ki Başkan ile yatmak söz konusu olursa, yer mi yok; Serdar ile Ayşe’ye, internete girerek adres bakmalarını söylüyorum. Sonra gazetecilikten atarlar, en acımasız iş kolu oldu, atıyorlar. Üstelik hem atarlar hem de atarlar. Artık atma özgürlüğünün sonsuz olduğu bir düzende yaşıyoruz. Üstelik işten atılmak eve atılmaya da benzemiyor.
Artık Hülya Avşar Vakası bitmiştir.
Ve şimdi geliyoruz 6-7 Eylül’e.

iyi olur Hocam…

Hemen başlayabiliriz, ellinci yıl bahanesiyle, 6/7 Eylül 1955 tarihinde Yunaniler’e yapılan “Türk” Mezalimi Sergisi, Tarih Vakfı’nı da başkanı Orhan Silier’i de aşar, kaldı ki “Helsinki Yurttaşları” ile birlikte düzenlediklerini ilan ettiler. Bu Yurttaşlar’ın başkanı da Murat Belge olup, Ermeni Meselesi Ulema Meclisi’nin de baş aktörlerindendir, demek ki bir bağ var. Ancak her ikisinin de asıl amili Hürriyet Gazetesi’dir.
Hem yapan ve hem de yapan Hürriyet Gazetesi’dir.

Ne demek?
Hürriyet Gazetesi ki kuruluşu ile Is-rael Devleti’nin kuruluşu eş zamanlı idi.

Kurulduğu andan itibaren halkımızı Yunaniler’e tahrik ediyordu, “palikaryalar” deyu hep aşağılıyordu. Kıbrıs Meslesi ile bu tahriki artırdı, “Kıbrıs Türktür” Cemiyeti’nin.
Biz Bil’i istihbarat servisleriyle bağlantılı biliriz.
Hemen izleyen zamanda öğrenci lideri idim, hayatta olanlardan Can Kıraç, Yekta Güngör Özden benden önce, Nurettin Sözen.Tuğrul Erkin, benimle beraber, biz Türkiye Milli Talebe Faerasyonda Milli Türk Talebe Birliği vardı, Gül ve Erdoğan oradan olduklarını iddia ediyorlar, bizden çok sonradır, biz Milli Türk Talebe Birliği yönetici kadrolarını istihbaratçı sayarız. “Kıbrıs Türktür” ile Talebe Birliği birlikte çalıştılar.

Kıbrıs Türktür Ceiyeti’nin Başkanı Hikmet Bil, Hürriyet’te idi, 6/7 Eylül yıkımından sonra tutuklandı, yargılandı. Göstermelikti.
Şimdi bu toplantıların sponsoru da Hürriyet Gazetesi’dir.
Demek ki, onların Mit’i Mossadı varsa, halkımızın da Yalçın Küçük’ü var.
Demek ki, Tekeliyet’te, Hürriyet çıkınca, Yahudi parasıyla yayınlandığı iddialarına karşı, Sedat Simavi’nin baş yazısını boşuna yayınlamadım. Kuşkusuz reddediyordu.

Peki öyle yaptılarsa şimdi neden…
Özüne bakacağız, Gürkan Bey Dostum, bilim ortaklıkları tespit işidir, bu derine bakmayı gerektiriyor, bilim dizgedir.
Bu Ermeni Meselesi Ulema Meclisi’nden geriye ne kaldı? ittihat ve Terakki’nin “bütün azınlıkları” Türkiye’den çıkarmak istediğini ilan ettiler. Bakın, bu söz ülkemizde yenidir ve benim kitaplarımın ve çalışmalarımın bir yansımasıdır…

Sizi mi kabul ediyorlar?
Hayır, tam tersi, yazdıklarımı falsifiye etmeye çalışıyorlar. Tam tersidir.
Bakın 7 Eylül 2005 tarihli Milliyet’te, 6/7 Eylül Sergisi üzerine bir haber var, başlığı şudur, “Olay, bütün azınlıklara karşıydı”; demek ki aynı falsifikasyon, vuruşa vuruşa çekilseler de, aynı tahrifatı burada da buluyoruz.
“2005 6/7 Eylül Gösterileri” nedeniyle Dilek Güven’i keşf ile ileriye sürdüler. Bu, yıkım, “bütün azınlıklara karşıydı” iddiası da, Doktor Güven’den geliyor. Öyle anlaşılıyor, Doktor Güven de tarafgir olmakla birlikte saf ve deneyimsizdir, çünkü, iddiasında, 1955 yılında, istanbul Ticaret Odası Meclisi’nin yüzde onunun gayri müslim olduğunu ve yıkım sonrasında, 1963 yılında, bu oranın yüzde dörde düştüğünü kaydediyor. Çok güzel, amma Dilek Hanım her halde saflıkla, “Meclis’te sadece Yahudi üyeler kalmıştı” deyiveriyor, işte mesele budur, Yunani ve Ermenilere ait ev ve iş yerleri tahrip edilmiş ve sadece Yahudiler bırakılmıştır. Kovuldular ve şimdi tarihimizdeki Yahudi Vektörü ortaya çıkıyor. Artık örtemeyiz, “hem 1915 ve hem 1955 bütün azınlıklara karşıdır”, yeniden şal örtmeye çalışmaktır. Aslı, Ibraniyet’in diğer tüm azınlıklara savaşıdır.
Her ikisinde de Türklük’ü ibra ediyoruz.
Berat etmektedir.

Doğru mu?
Gürkan Bey Dostum, yanlışlıkla kısmen zarar verilen bir sinagogdan gayri, belki iş yerlerinde de bir-iki yanlışlık yapılmıştır, Yahudiler’e hiç dokunulmamıştır. Neden mi, güruhun, iki rehberi vardı, yıkılacak yerleri gösteriyorlardı.

Kimlerdi bu kişiler. Biliyor musunuz?
Söyleyemem, ibrani asıllı olabilirler, bakanlık yapmış olabilirler; her ikisinin de bir zamanda ve bir şekilde Hürriyet Gazetesi ile ilişkisi olduğunu düşünmem gerekiyor. Ölseler de Hürriyet Gazetesi bu bağı sürdürüyor. Hizmet, hizmet’tir.
Tekrar ediyorum, benim bulgularıma göre, hem 1915 ve hem de 1955, Türkiye’de ibrani asıllıların işidir.
Hem 1915 ve hem 1955, Türkiye’deki Yahudi-Hıristiyan Savaşları’nın bir parçasıdır.

Peki doğru mu?
Belki de iddia edildiği türden “milliyetçi” oldum ve uyduruyorum.

Çok basit, istihbaratçı bildiğimiz Amiral Çöker, bütün fotoğraflara el koymuş, saklamış ve Tarih Vakfı’na vermiş, Sıkı Yönetim’de her halde hakim-üsteğmen idi, güzel, o halde tahrip edilen binaların listesi elimizdedir. O zaman Tapu’ya gidebiliriz ve bunlar içinde bir tek Yahudi var mı, bakarız. Hatta kovduklarımızın iş yerlerini kimlere verdiklerimize de bakarız, bu takdirde iki test yapmış oluyoruz. As simple as this, diyebiliyoruz.
Bunlar mı tarihçi? Ben çok güvenilir bir kaynağın, hem Yahudi ve hem de Amerikalı ve hem de Türkiye’de büyükelçi, bu tür yıkımlarda, yöneticilerimizin, Yahudiler’e, binalarının bir yerine, “jewish the sho-emaker, jevvish the tailor..”, Amerikalı ambasadör ingilizce yazdığı için öyle aktarıyorum, “Yahudi ayakkabıcı, Yahudi terzi..” işaretlerinin konmasını tembih ettiklerini her zaman çıkarabilirim. Gelenek sürüyor. Ama ne gerek var; Ermeniler, kendilerine yapılanları Yahudiler’e ve kesinlikle bağlıyorlar. Merak edenlere “google’a gir, Ç. Altan’ı tara, Erivan’dan mektup var” diyebiliyorum.

Milliyet Gazetesi’nde bir röportajı çıkmıştı Orhan Silier’in. Ailemin soyağacını bilmiyorum demiş…
Orhan, benim öğrencimdi, sonra ODTÜ’de asistanımızda oldu, bu bilgisizliğine çok üzüldüm. Madem ki merak ediyor, yeni kitaplarımda açıklarım, ne de olsa eski öğrencimdir. Bana, her zaman olduğu üzere yine savrulduğu izlenimi veriyor.

Ama burada da eşantiyon kabilinden şunları not edebiliyorum, şimdiki eşi Ayşe Erzen’dir ve Ayşe Hanım, bu arada, Orhan Pamuk misali, düvel-i muazzama şirketlerinden ödül toplamaktadır. Ayşe Erzen, daha önce Gündüz Vassaf ile evliydi. Orhan’ın ilk eşi bizim Oya Köymen’dir, öğretim üyesi arkadaşımızdı, Oya’yı pek severim, bir ara Oya Baydar-Orhan-Oya Baydar, “Parti” Dergisi çıkardılar ve beni de ikna etmek için çok çalıştılar, olmadı. Kızı Yıldız, bizim Oya Köymen’den doğmadır.

İzzet, ağabeyinin adıdır ve annelerini Aşiyan’a gömebildiler ki bu çok önemlidir. Şimdilerde Aşiyan dolu olup ya ailenin orada olması ya da bir komitenin karar vermesi gerekiyor. Şüphesiz hepsini tetkik etmedim, Aşiyan’da çok önemli sabetayistlerimiz yatabiliyor. Bizim Mehmet Ali Aybar da orada mı, tam hatırlamıyorum.

Yakın tarihimizle ilgili ilginç bir tartışma geçtiğimiz günlerde yine gündeme geldi. Süleyman Demirel, Fikret Bila’ya Tan Gazetesi baskınına katıldığını söyledi. Arından Can Dündar o baskında Cumhuriyet yazan ilhan Selçuk’unda bulunduğunu yazdı, iki zıt kutuptaki isimin aynı eylemde buluşması biraz ilginç değil mi?
İlhan ilerici oldu devrimci oldu ama hiçbir zaman solcu olmadı.

Solcu olmadı!
Evet, hele sosyalist olmadı. Zaten bir sosyalistlik iddiası da yoktur. Ancak ilhan’la ben Cumhuriyet’te yazdığım zamanlar, bir konuda, beni çok rahatsız ederdi.

Neyi rahatsız ederdi?
Devamlı, her sohbetimizde, Süleyman Bey’i çok överdi. Hep Süleyman Demirel’in hesap adamı olduğunu söylerdi. Benim Süleyman Bey’in hesapsız olduğu yazılarım biraz bu sohbetlere cevaptır. Dolayısıyla bu tür bilgiler beni hiç şaşırtmadı. Soyutlama yapacak olursak ilhan Selçuk’u Türkiye ilerici hareketinde Süleyman Bey’in kolu olarak da görebiliriz. Bunu öteden beri düşünüyordum.

Ne demek Hocam biraz açar mısınız?
Bunu öteden beri düşünüyordum. Ama Süleyman Bey’in çok çok yakınları, Süleyman Bey ile çok çok çok yakın çalışmış insanlar, bana, ilhan Selçuk’u nasıl değerlendirdiğimi sordular. Ben değerlendirmemi söyledim. Buna cevaben, ” ’Beyefendi’ dediler, “İlhan Selçuk ne zaman randevu isterse bütün işlerini bırakır randevu verirdi, çok memnun olurdu” ifadelerinde hayret ve tasvip etmeme vardı. Cumhuriyet Gazetesinin mali işlerinde Başbakan olarak Süleyman Bey’in ilhan’a çok yardım ettiğini zaman zaman da örtülü ödenekten para verdiğini de söylediler. Çok yakını idi. Dolayısıyla bunlar beni şaşırtmaz.

Yanlış anlamadım değil mi? Süleyman Demirel ilhan Selçuk’a örtülü ödenekten para verdi diyorsunuz.
Evet. Bana söylenen budur. Eski tabirle Tahsisat-ı Mesture’den para veriyormuş, her halde Cumhuriyet’e katkıdır. Ama ben bu kadarını da ilhan’a yakıştıramam. Yine de yanlış olmasını temenni ediyorum. Peki ne gerekçeyle verilmiş Tahmin ediyorum Cumhuriyet Gazetesi’nin sıkıntılı bir anında veya anlarında verilmiş; ilhan Selçuk Cumhuriyet’i yaşatmak için her yere başvuruyor. Süleyman Demirel’in de imkanlı olduğu zamanlar olmuştur. Süleyman Bey bir bankaya kredi verin der kredi verirler. Karamehmet’e ortak ol der, itibar ederler. Bana söylenenler direk Tahsisat-ı Mesture’den para verdiği şeklindedir.

Peki bu örtülü ödenek Başbakanların namusuna emanet edilmiş bir para değil midir?
Bunda Süleyman Bey açısından hiçbir sakınca yoktur. Örtülü ödenek bunun içindir.

İstediği yere parayı dağıtabilir mi?
Tabi.

Ülke çıkarını gözetmesi gerekmez mi?
Efendim Necip Fazıl’a da verilmiştir.

Ama o yüzden Yassıada’da yargılanmıştır.

Yanlış yargılanmıştır. Başbakan’ın takdirine bırakılan bir paradır. Kenan Evren için program yapmaları için Amerikan Üniversiteleri’ne dolarların da buradan verildiğini düşünüyoruz. Bu bizim Ulemalarımızın aksine, Türkler’in Ermeniler’e kötülük yapmadığını savunan Yahudi asıllı Amerikalı profesör McCarthy’ye de buradan verildiğini düşünebiliriz. Başbakanlar takdir ederler.

Sadece Çiller zamanında hiçbir kayıt olmadığı söyleniyor. Tedbirli başbakanlar mutlaka bir not koydururlar kasaya, ikincisi daha tedbirli olanlar ellerini sürmezler. Zannediyorum, Bülent Bey elini sürmemiştir. O öyle bir adamdı.

İlhan Selçuk için bana söylenenleri önemsemedim. Tan baskınında, Demirel’le birlikte, yürüdüğü ortaya çıkmasa da, söz etmezdim. Doğru olmamasını diliyorum. ilhan’a sorun.

Akıl yürütürsek Süleyman Demirel’in 1991’deki Başbakanlığı döneminde mi?
Evet. Ama daha önce de oldu mu olmadı mı, bilemem. Ama benim ilhan’la konuşmalarım I970’li yıllardadır, ilhan, Süleyman Bey’i her zaman övüyordu. En övücü yazıları fırsat buldukça ilhan yazmıştır. Zaten ilhan soldan gelmedi Dolmuş Dergisi’nden geldi. 60’lı yılların yükselişinde bize katıldı, ilhan’la olup da solcu harekette olanların hiç biri memnun değildir. Hayal kırıklığı yaşamışlardır. Daha fazla konuşmak istemiyorum. Cumhuriyet Gazetesi’ni kariyer yapmıştı. Demek ki “kariyerizm kötüdür” diyebiliyoruz.

Atatürk’ün evladan gündemde…
Nasıl gündemde.

Siz Isyan’da yazmıştınız. Atatürk’ün 8 evlatlığı olduğunu ve bunlardan Abdurrahim adına da Başkent Üniversitesi içinde bir müze yapılmasını da eleştirmiştiniz.

Ben eleştirel yaklaşmadım, durumu tespit ettim, Mehmet Haberal’ın Abdurrahim Tunçak için bir müze açmasını şaşırtıcı ve bir deviation buldum.. Abdurrahim Tunçak’ın büyük kurtarıcının, Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’nin, öz oğlu olduğuna dair rivayetler var. Fotoğrafından çok benzediği söyleniyor ve Sa-biha Gökçen buna karşı çıkıyor.

Manevi evlatları kaç tane, bunu bilemiyoruz. Ben pek çoğunu saptayabildim, dokuz mu, daha çok mu, bilemiyoruz. Abdurrahim, evlatlık değil; Şam’da veya Halep’te doğmuş, Zübeyde Hanım’ın çok iyi baktığı kesindir, Kemal Paşâ’nın “emaneti” sayıyor, Kemal Paşa Hazretleri “oğul” diyor. Fahrettin Paşâ’nın anılarında değerli bilgiler var. Fahrettin Altay, çok büyük bir komutandır ve günü gününe aldığı notları okuyoruz, değerlidir. Kitaplarımda var.

Hocam Yalçın Küçük’e getirilen eleştirilerin başında herkes için yaptığı derin analizlerin Mustafa Kemal Paşa’ya pek bulaştırmak istemediği yönünde. Onu hep ayrı ve yüksek tutuyorsunuz.
Güzel kardeşim limanlarımızı aldılar tersanelerimizi aldılar telefonumuzu aldılar, Paşamız da bize kalsın. Çok yoksullaştık, iyi ve kötü taraflarıyla paşamız da bize kalsın.Trotskiy’nin bir sözü vardı “It’s right or wrong, it’s my party” diyordu.. O da Ingilizler’den alınmıştır: “It’s right or wrong, it’s my country”, Doğru veya yanlış bu benim memleketimdir, doğru veya yanlış bu benim partim, doğru veya yanlış bu bizim paşamızdır. Şu anda ihtiyacımız var.

Teşekkürler Hocam.

www.haber10.com SİTESİNDEN ALINMIŞTIR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir