YANARDÖNER BİR YILDIZIN BİTMEYEN MUKADDİMESİ

Kıpırdadıkça rengi değişiyor ve parlıyor. Parıldadıkça yeri değişiyor ve kayıyor. Ne gökte duruyor, ne taçta. Ne ele geçiyor, ne elden çıkarılıyor. Hem elinden geleni yapıyor, hem ardına koymuyor elinden geleni. Hem ihsana boğulmak için aranıyor, hem boğulmak için.
Şahlar, vezirler ve kaleler onunla tanıştıklarında piyonlara dönüşüyorlar. Akıl alırken, akılları çıkıyor. Bin kere ihanete uğrayıp bin kere affediyorlar. Güçlü bir hafızası, işlek bir zihni ve sağlam bir muhakemesi var. Zekâ meşalesiyle aydınlatıyor sarayları. Zekâ isiyle karartıyor delilleri. Üzerine yağdırılan oklar ‘isabet’ kelimesinin uzağına düşe dursun, o isabetli kararlar vermekte zorlanmıyor. Teşhisleri tabipleri, tespitleri müneccimleri kıskandırıyor.

İbn Haldun’dan söz ediyorum. 17 yaşına gelinceye kadar fıkıhtan tefsire, felsefeden matematiğe, edebiyattan mantığa, belagattan gramere zekâsının parıltısını düşürmediği kitap bırakmayan, 22 yaşında Mağrip Hükümdarı Ebu İnan’ın ilim meclisine katıp ihsana boğduğu İbn Haldun’dan… Hayır “vefa”, “dostluk” ve “minnet” kelimelerine bir yakınlık duymuyor. “Dolap”, “Tertip” ve “ Entrika” kelimelerine ise tuhaf bir meyli var. Henüz iki senedir sarayda ama iki bin senedir oradaymış gibi rahat. Velinimeti Sultan Ebu İnan’ın muhalifi eski hükümdar Ebu Abdullah’a elini uzatıyor titremeden. Bu esir hükümdardan hürriyetine ve yeniden hükümdar olmasına karşılık “başvezirlik” talep ediyor. Ancak genç bir çekirge olduğu için daha ilk sıçrayışında yakalanıp zindana atılıyor. İşte bitmeyen mukaddimesi de burada başlıyor İbn Haldun’un. Vicdanını rahatlatmak için mazeretler bulmalı: Ebu Abdullah’la aralarında ailevi bir dostluk olduğundan söz edebilir mesela.

Doğrusu iki sene saray hayatının üzerine iki sene zindan hayatı hiç çekilmiyor. Şiire mi başlamalı! İki yüz beyit tutan içli bir kaside pekâlâ Sultan’ın kalbini yumuşatabilir. İbn Haldun’un kefaleti oluyor ilk şiiri ve serbest bırakılıyor. Sultan vefat etmiş olsa da veziri Hasan b. Ömer ona izzet ve ikramda kusur etmiyor. Ancak çekirge de yeniden sıçramakta tereddüt etmiyor ve vezirin hasmı Mansur b. Süleyman’ın iktidarı ele geçirmesi üzerine yeni hükümdara tâbi olup veziri terk ediyor. Elde var yeni hükümdarın kâtipliği. Fakat bir daha sıçramalı çekirge. Hükümdarlığın yeni taliplisi eski hükümdar Ebu İnan’ın kardeşi Ebu Salim’le anlaşmalı bu kez. Devlet büyüklerini ve âlimleri yeni velinimeti Mansur b. Süleyman’a karşı kışkırtmalı. Bakın nasıl teslim ediyor Ebu Salim’e sultanın azl ve hal’ fermanını. Nasıl ele geçirmesine zemin hazırlıyor sarayı. Elde var “en yeni” hükümdarın sır kâtipliği. Bu kez vicdanını, “Mansur b. Süleyman’ın yönetimi kötüydü. Er geç hüküm Ebu Salim’in eline geçecekti.” diyerek ferahlatıyor. Sonra da şiir sevgisi depreşerek yeni kasideler yazdırıyor “en yeni sultan”a iki yıl.

İki senede eskiyor “en yeni sultan”. Sıra kardeşi Taşefin’de. Çekirge dördüncü kez sıçrayarak yeni gücün yanında yerini alıyor. Yeni güç Taşefin’den çok onun vezirinde. İbn Haldun yine ihsanlara boğuluyor. Fakat hiçbir ihsan onun iktidar susuzluğunu bastıramıyor. Kendi ifadesiyle “Gençliğin verdiği azgınlık yüzünden” daha yüksek makamlara göz dikiyor. Hırsı veziri korkutuyor İbn Haldun’un. Daha etkili bir mevkiye gelmesine karşı çıkıyor. Bu yüzden hasmı olan Tilemsan emiri Ebu Hammu’ya iltihak edebileceğini düşünerek şehri terk etmesine de izin vermiyor. İbn Haldun’da çare mi yok? Bu kez şiir anahtarını diğer vezirin üzerinde deniyor ve aracılığını talep ediyor ayrılmak için Fas’tan. İzin, Tilemsan’a gitmemek kaydıyla verilince İbn Haldun’a Endülüs yolu görünüyor.

Yeni sultan Gırnata Emîri Muhammed, yeni vezir eski dostu şair İbn Hatib. Yeni görevi Castille Kralı Zalim Pedro’ya elçi olarak gitmek. Hediyeler ve başarıyla dönüyor Gırnata’ya. Başarı kıskançlığı, kıskançlık tehlikeyi sürüklüyor peşinde. Tehlike İbn Hatib’le aralarında bir kara kedi iki buçuk senelik Endülüs serüveninin sonunu hatırlatan. Hem hapis arkadaşı Ebu Abdullah da tahtı yeniden ele geçirmiş onu çağırıyor. Allah’a ısmarladık Gırnata! Ver elini Bicâye. Ver elini devletin en yüksek makamı: Hâciplik. Fakat tehlikenin vahşi kedisi burada da tırnaklarını çıkarıyor yuvalarından. Ebu Abdullah’ın amca oğlu Bicâye’yi kuşatıp sultanı öldürüyor. Devletin en tepesinde İbn Haldun var. Tehlike çanları bu kez onun için çalıyor. Devlet büyüklerinin tavsiyesine uyup, katledilen sultanın oğlunu sultan mı ilan etmeli? Hayır, her zamanki gibi yapmalı: Yeni bir sıçrayış galip tarafa! Hükümdarını katletmiş olan Ebu Abbas’ı selamlamalı saygıyla, bağlılığını gösterip hizmetine girmeli. Şehri teslim etmeli ona!

Ve bitmeyen mukaddimesine devam etmeli İbn Haldun. Vicdanını rahatlatmak için yeni bir cümle bulmalı. Doğumundan yüz otuz yedi sene sonra dünyaya gelecek Machiavelli’yi kıskandırmalı bu cümlesiyle

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir