YAŞASIN HÜZÜN, FAKAT ÖLÜYOR!

Yaşasın hüzün, fakat ölüyor!”Ölü ya da diri ele geçirilmeli!” Fakat afişin altında resmi yok. Ressamlar mutluluğun peşinde koşmaktan yorulup, hüzün ateşleri yaktılar. Kıvılcımlar sıçrayınca ağaçtan, fotoğrafçıların filmleri yandı. Patlayan flaşlardan korkan keskin nişancılar hüznün bıçağıyla yaraladılar kendilerini. Yine de bulunmalı hüzün.
Ödül büyük. Deliller her yerde: Şu adamın gözlerine bir kara ağaç yıkılmış, şu kadının dudaklarına simsiyah kar yağıyor, şu çocuğun yanaklarında yaralı bir karga, şu ihtiyarın ellerinde kurşunî bulutlar… Kim bilir daha nerelerde kol geziyor gölgesi üzüntünün. Kelebek değil ki avuçlarımızla tutalım. Balık değil ki ağ atalım üstüne. Kaplan değil ki mavzeri doğrultalım. Renk çemberinden kovmalı siyahı. Kovmalı ama nasıl? Neşe tohumları atarak tarlalara; mavi, sarı, yeşil, turuncu… Hüznü saman çöpleri gibi bırakarak rüzgârda. Neşe güneşin çocuğu; buğday tenli. ” Hadi ne duruyorsunuz! Hep beraber!” Bu sözleri söylerken iki elini havaya kaldırmış nasıl el çırpılacağını gösteriyor. Bir anda salondakiler aynı tempoyla el çırpmaya başlıyorlar. Yüzlerine bak! Hepsinde aynı ifade. Pelteleşmiş, yayvan bir neşe suratlarından akıyor. Korkunç bir fotoğraf bu! Tenekeden bir fotoğraf, altın suyuna batırılmış. Kuyumcular yüzlerini buruşturuyor: Yirmi dört ayar neşe!


Yaşasın hüzün, fakat ölüyor!


Kimi düşünceli görseler sorguluyorlar. Beyaz elbiseleriyle karartıyorlar odayı teşhis koyarken: Hüzün bir hastalık belirtisi! Yalnız yüzlerden değil sözlüklerden de kazımalı onu. Hem istenmeyen bir misafir o, geniş harmanisiyle gelen. Hem kayıplardan duyulan keder. Ciğerlerin bir akordeon gibi daraldığı an. İmkânsızın takvimi. Kindî’nin gemisi, asıl yurtlarını unutup geç kalan yolcularını bırakan karada. “Ölümden sonraki hayatı unutanlar,” diyor onlara kaptan. Molayla yolculuğu değişenler. Kötü bir hüzün onların hüznü, kralları köleleştiren. Sokrates’e soruyorlar: “Niçin kederlenmiyorsun!” Gülümsüyor felsefe: ” Çünkü kaybettiğimde beni kederlendirecek şeyler edinmiyorum!” Cevap bir ateş topu gibi yuvarlanıyor bir başka devre. İbn Hazm, Endülüs’ün bahçeleri içinde bir güle çeviriyor onu. Hüzün: ” Sonu üzüntüye varan dünyevi istekler.”


Yaşasın hüzün, fakat ölüyor!


Hüzünlenemediği için hüzünlenenler var bir de. Ağlayamadığı için ağlayanlar… Hüzün bir yağmur gibi iniyor sahralarına. Bir rüzgar gibi savuruyor günahlarını. “Padişah” diyor ona Bişr b. Hâris, “Bir yere girdiğinde kendisinden başka sultan tanımaz.” İlâve ediyor Ebu Ali ed- Dekkâk, “Hüznünü kaybedenin birkaç senede kat edemediği mesafeyi hüzün sahibi bir ayda kat eder.” Hüzünden daha hızlı koşan at mı var cennete! Bir kabile onlar dünyaya yüz vermeyen. “Harap olur bir ev oturulmazsa içinde,” diyerek kalplerini sultanlarına veren. Onlardan İbn Halil. Sevincin çılgınlığını hüzünle dizginliyor. Dünyadaki hüzün kadar sürüyor sevinç öte dünyada. Hem hüzün bir boya değil yüzlerine sürdüğü. Bir yaldız değil döktüğü vaktin. Rabia el- Adeviyye, “Ey hüznüm! Senin zamanındır!” dediğini duyuyor da birinin, uyarıyor, “De ki ey kifayetsiz hüznüm!” Nefsini sürgüne gönderen bu esrarlı adamlar, özlediklerinden kalıcı yurdu, her ölümle sarsılıyorlar hüznün elinde. Tir tir titreyerek hata yapmaktan işlemde, hesaba çekiyorlar kendilerini. ” Kalbin zekatı hüzündür.” Sevincin bedelidir hem.


Yaşasın hüzün, fakat ölüyor!


“Ölü ya da diri ele geçirilmeli!” Son mahzunlar avlanmalı bir bir. Güldürülmeli son suskunlar. Baş tacı olmak varken, başı ellerinin arasında düşünmek de ne! Darbukalar çıksın kış uykusundan. Kemanlar daha hızlı çalsın. Piste sürüklensin oynamayanlar. Kaptanınız konuşuyor: “Hava ılık, dünya güzel, inmek üzereyiz piste.” Kontrol kulelerinde şarkı: “Hadi ne duruyorsunuz! Hadi hep beraber!” Kaldıralım elleri havaya. Dua etmek için değil hayır, el çırpmak için. Güneş çılgınların üstüne doğsun, hüznü paslı bir çivi gibi sökelim ruhumuzdan. Üstümüzde palyaço kostümleri. Alkışlarla yürüyelim gergin tellerde. Küçük bir baş taşıyarak omuzlarımızda, koca bir sırık taşıyarak ellerimizde. Siz trapezciler! Siz alkışlamayın. El ele tutuşmanız gerek havada. Aslanlar daha hızlı geçin alevli çemberden; tutuşacaksınız. Hüznü bisiklete bindirin fillerle beraber. Gergin telde yürütürken altından ağı çekin. Bir fotoğraf çekin: Kim daha çok güldürürse, kralımız olsun.


Yaşasın hüzün, fakat ölüyor.


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir