YAZARLARINI ÖLDÜREN GAZETE

Sessizce otururdu masasının başına. Gelişini ve gidişini hissetmezdik. Sessizce geldiği gibi, sessizce kaybolurdu ertesi mesaiye kadar…

Dertlerini hiç anlayamadık. Entelektüel ve içine kapanık zannettik. Altı çocuğunun geçimini nasıl sağladığını hiç merak etmedik. Dahası, onu “Eski tüfekler” safına dahil edip, itekledik, “Yükselen yeni değerler”in peşindeki koşumuzda, onu bir engel olarak gördük, uzakta durduk.

“Gazeteci”, bizim gözümüzde, boyadan geçilmeyen, cafcaflı başlıklar atan, kerameti kendinden menkul “ünlü”lerin boş hayatlarını toplumun “istifadesine” sunan, tepedekilerle ve çıkarı olan herkesle “iyi ilişkiler” içinde olması gereken kişiydi. Yırtıktı, acardı, iğne deliğinden girer, açılmayan kapıları açardı. Haber toplama ve değerlendirme tekniklerini bilmesi, makalelere hâkimiyeti, edebiyat ve Türkçe kapasitesi, dünyaya bakış açısı ve felsefesi, kültürel yeterliliği ve kişisel yetenekleri ile bir takım meziyetlerinin, bizim için zerre kadar önemi yoktu.

Böylelerine binlerce lira aylık maaş vererek kendinize bağlayabilirdiniz. “Eski tüfek”ler mi? Onlar, haber toplama ve değerlendirme tekniklerini bilseler de, canavar gibi makale yazsalar da, edebiyat ve Türkçe kapasitelerini hayran olunacak derecede kullansalar da, dünyaya bakış açıları ve felsefeleri sağlam bir duruş sergilese de, kültürel yeterlilikleri, kişisel yetenekleri ve bir takım meziyetleri mükemmel olsa da, bin (yeni) lira aylığa razıydılar ya bir kere, bitmişlerdi bizim gözümüzde… Ağızları ile kuş tutsalar, yine yaranamazlardı. Sefildiler, açtılar, ikinci mevkiye layıktılar ve “halk” adamıydılar. Bazen “kolonya” kokarlardı.

Bu “banal” insanlar, onlara layık gördüğümüz aylık bin liralarını aylarca geciktirsek de sorun etmezlerdi nasıl olsa. Ne kadar çektirsek de, “bizim adam”dı onlar. Ama “büyük” gazetelerden transfer ettiğimiz cafcaflı, acar, “ismini vermek istemeyen kişiler”den iyi duyum alan muhabirlerin, binlerce liralık aylıklarını bir gün geciktirsek, hepsi birden o saat üstümüze yürürdü, amanin… E, onlar yüklü maişetlerini alamazlarsa, bizim onlardan da “yüklü” maişetimiz tehlikeye girmez mi?

İyi de ya şimdi bu eski tüfekler, bizden borç para isterse? Ya kiralarını ödeyemedikleri için para yardımı talep ederlerse? Nereye kaçarız?

Böyle düşünüyordu, onun ölümünden önce, bazı gazete yöneticileri…

Ölümünden sonra da aynı şekilde düşündüklerinden kuşku duymamak elde değil.

Hamit Can, daha 51 yaşındaydı. Uzun yıllar gazetenin Düşünce Günlüğü sayfalarının editörlüğünü yapacak kadar edebiyat ve felsefe bilgisine vâkıftı. Tek “suçu”, mütevazı olmaktı.

Bir gece, “sürgün” edildiği Yurt Haberleri servisinde, fenalaşmış. Başını masaya koyup, saatlerce öylece kalmış. Bir-iki arkadaşından başka kimse yanına gidip ilgilenmemiş. Kimse, onu hastaneye götürmeyi düşünmemiş. Kalkmış, sonra. Eve göndermişler. Sabaha karşı, sabah namazından sonra, beyin kanaması geçirmiş. Kurtaramamışlar… Allah rahmet eylesin.

Hamit Can gibi sessiz bir usta, o gazetenin en müstesna köşelerinde yazması gereken bir yetenek, böyle heba edilip, harcandı işte. Böyleydi onların hak ve adalet anlayışı… Allah’ın bu kuluna reva gördükleri için kendilerinden hiç hesap sorulmayacağını düşünüyorlardı.

Geride, aylardır alamadığı aylığından biriken borçları kalmıştı. Bir de gözü yaşlı bir eş ve altı çocuk…

Belki yardımlar yağmıştır ailesine ama ne fayda…

Hamit Can, bugün yaşıyor olabilirdi. Bir gazete “yöneticisi” ilgi gösterseydi…

Hayır, bu zulüm daha fazla devam etmeyecek. Çalışanlar, yüreklerindeki isyanı bastıramıyor artık. Nusret Özcan, Hamit Can ve daha nice bir kenara atılmış değerler ve bu değerlere layık görülen sefalet…

O câmianın değerleri, milletvekili seçilmek için otuz takla atan ocakbaşları, cömertçe patronun nakit köprüsünün başını tutanlar, başbakan danışmanı olmak için el etek öpenler, karalardan kara beğenenler, olamaz! O câmianın gerçek değerleri, bugün yaşıyor ama çok yakın bir gelecekte, bu değersiz varlıklar yüzünden yok olacaklar. Onlar, yok ettiklerinin yerine kendilerinin ikame olacağını zannediyorlar ya, yanılıyorlar. Bindikleri dalı, kendileri kesmekle meşguller çünkü.

Gazete çalışanları, sendikalı olmak için harekete geçmiyorlarsa, oturun da halinize şükredin!

Sahi, Türkiye Yazarlar Birliği, bu konuya ne zaman el atacak?

18 Şubat 2010

iks Yayınları

(iks Yayınları sitesi yeniden yayında)

“El Kaide Allah`ın kaidesiymiş” başlıklı yazım için üç buçuk yıl sonra, bir okurum, düzeltme göndermiş. Düzeltmeyi, yazının altında aynen yayınlıyorum: El Kaide, “Allah’ın kaidesi”ymiş!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir