Yem

Köprünün üzerinde sıralanmış onlarca amatör balıkçı, söğüt dalları gibi suya doğru kıvrılan av köprüleriyle balığa ulaşmaya çabalıyorlardı.Denizin içinde yüzlerce küçük kanca vardı ve her biri kendi kokusu ve rengiyle balıkları çağırıyordu. Karides parçaları kancaların ucunda inciler gibi parlarken, solucanlar renkleriyle olmasa da hareketleriyle dikkati çekiyor, arkalarında taşıdıkları mızrakları balıkların iştahlarını kabartarak gözlerinden kaçırıyordu. Balıkların cinsine göre yem takıyordu avcılar. Hangi balık hangi yeme gelir biliyorlar, kovalarına hangi balığı koymak istiyorlarsa kancalarına o balığın karşı koyamayacağı yemi takıyorlardı. Kimi zaman taşla kırıp çakılarıyla birkaç parçaya böldükleri midyeler, kimi zaman ekmeğin içinden çıkarıp yoğurdukları hamurdan kopardıkları bilyeler örtüyordu kancaları. Kendi etlerine de geliyordu balıklar. Az önce köprünün üstünde çırpınan bir balık çok geçmeden köprünün altına parçalar halinde sarkıtılıyor, bir balıkla onlarca balık yakalanıyordu. Her neyse. Biz balıkçıları köprünün üzerinde bırakıp yemler üzerine konuşmaya devam edelim.

Yemlerin her zaman tuzağa düşürüp yakalamada kullanıldığını söyleyemeyiz. Beslemek için de kullanılır yemler. Hangi hayvan hangi yemle beslenir bilmezsek, hem hayvanımız ölür hem yemimiz zayi olur. Aslanın önüne ot, tavşanın önüne et koymak olmaz. Mesela yılanımız mı var, faremiz de olmalı onu besleyecek. Zürafamız varsa otlarımız nerede? Güvercinimiz varsa buğdaylarımız!

Hayvanat bahçeleri insanlarla hayvanları araya demir parmaklıklar koyarak ayıran alanlardır. İnsanlar hayvanları seyrederken, hayvanlar da insanları izler. İşte yılanın yemek vakti geldi. Madem ormandan ayırdınız onu, beslemek de size düşer. Tokyo Mutsugoro Okoku hayvanat bahçesi çalışanları, yılanın sabrı kalmadı, yemini getiriniz! Canlısını vermek ayıp olur. Donmuş fare neyine yetmiyor! 120 santimlik yılan yemine doğru sürünüyor. İyice yaklaşıp kokluyor, sonra yemekten vazgeçip uzaklaşıyor donmuş fareden. Bunu gören yılanın bakıcısı Kazuya Yamamoto, yılanının aç kalmasına razı olmuyor ve canlı bir hamster’ı lezzetli bir lokma olarak sunuyor ona. Yılan işte beklediğim an deyip bir lokmada mideye indirmiyor hamster’ı. Bir anlık lezzet yerine bu tüylü kemirgenle arkadaş olmayı tercih ediyor. İşte o günden beri avcıyla yemin aynı kafesi paylaştığına şahit oluyor ziyaretçiler. Yılan bakıcısı Yamamoto bugüne kadar böyle şey görmediğini söyleyip yeminler ediyor. “Düşünebiliyor musunuz?” diyor, “Hamster uyumak için yılanın sırtına çıkıyor bazen!”

Evet, düşünebiliyoruz. Eğer düşünemeseydik kafesin dışında değil içinde olacaktık. İnsan ancak düşüncesiyle ayırt ediliyor ve ayırt ediyor. Kütüphaneden çektiği bir kitabın kapağını aralıyor ve okumaya başlıyor: “Bir zamanlar Londra’da, beslediği vahşi hayvanlara yem yapmak üzere başı boş kedi ve köpekleri toplayan bir hayvanat bahçesi vardı. Bir gün hayvanat bahçesine gitmek üzere yola çıkan bir adam, yolda bir köpek yavrusu bulmuş, onu beraberinde hayvanat bahçesine götürerek kapıdaki görevlilere teslim etmişti. Çok geçmeden görevli talihsiz köpekciği tuttuğu gibi aslanın kafesinden içeri fırlattı. Zavallı küçük köpek… Ne yapacağını şaşırmıştı. Aslan kendisine yaklaştıkça, kuyruğunu bacaklarının arasına alıp kendisini kafesin bir köşesine sıkıştırdı. Aslan iyice yaklaşmıştı. Sonra aniden durdu ve kurbanını koklamaya başladı. Ama o da ne! Aslanın gür yeleleri minik köpeği gıdıklamış, küçük yavru yerde öteye beriye yuvarlanıp neşeyle kuyruğunu sallamaya başlamıştı. Aslan onu pençesiyle şöylece bir dürtükledi ve kafesin tabanında ileri geri iteleyip çekti. Tam o sırada aslanı şaşırtan bir şey oldu. Küçük yavru çevik bir hareketle yukarı doğru zıpladı ve arka ayakları üzerinde yalvarırmış gibi durdu. İlginç bir gösteri vardı ortada. Aslan uzun uzun yavru köpeği seyretti, bu küçük hayvanın ne yapmak istediğini tam da anlayamadan kocaman başını ağır ağır bir o yana bir bu yana salladı. Fakat ona hiç dokunmadı. Yemek zamanı gelmişti. Görevli kafese kocaman bir et parçası attı. Aslan onun bir parçasını yavru köpek için koparıp verdi. Günbatımında aslan uyumak için yattığında, küçük yavrucuk da onun hemen yanına uzandı ve minicik başını aslanın güçlü pençelerine bırakıverdi… Derken bir gün iyi giyimli bir adam hayvanat bahçesini gezmeye geldi. Aslanın kafesine baktığında, çok uzun süredir kayıp olan köpeğini tanıdı. Görevliye haber verildi. Ancak aslanın şiddetli öfkesi ve kükremeleriyle karşılaşınca görevli köpeğe yaklaşamadı… Aslan ve yavru köpek böylece birlikte yaşamaya devam ettiler. Ta ki bir yıl sonra küçük köpek hastalanıncaya kadar. Çok geçmeden de minik yavrucuk öldü. Peki aslan o zaman ne yaptı?! Zavallı… Sürekli arkadaşının tüylerini yaladı, kokladı, pençeleriyle onu dürtükledi. Sonunda onun gerçekten öldüğünü anladı. Öfkeyle yerinden fırladı. Yeleleri hiddetle titriyor, kafesin içinde bir o yana bir bu yana yürüyüp kuyruğunu sallıyor, sonra kendisini kafesin demir parmaklıklarına doğru çarpıp pençeleriyle yerleri tırmalıyordu. Bütün gün boyunca acıyla kükredi, inledi ve sonunda cansız arkadaşının yanına uzanıverdi. Sesi soluğu kesilmişti…” Tolstoy’un “Aslan ve yavru köpek” masalı yıllar sonra gerçek olunca bu masalı sizinle paylaşmak istedim. Yem olarak atılanlar her zaman yem olmuyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir