YERİ GÖĞE YAKLAŞTIRAN ADAM

Yerle gök gibiydi “yüzeysel ben”le “derin ben”. Zaman, saat kadranlarının ölçebileceği bir şey değildi. Bir ağaç kabuklarını soymakla tanınamaz, parça bütünü anlatmaya yetmezdi. Hiçbir engel yoktu ki iradeyle aşılmasın, hiçbir güzellik yoktu ki hakikatin siması olmasın. “Akıl gözü” başka “iç gözü” başkaydı ve gözler ancak ruhun anlamaya hazır olduğu şeyleri görebilirdi.

Olacak olan olmadan önce keşfedilemez, zekâ tek başına evreni kavramaya yetmezdi. Kâinat sonsuz, insan aklı sınırlıydı. Hakikate ancak sezgiyle ulaşılabilirdi. Geçmiş ve geleceğin çocuğuydu “şimdi”. Yaşanan her saniye ruh haline yeni bir biçim verir, hafızasız bir bilinçten söz edilemezdi. Yaşamak, yaşlanmaktı. Mademki ölü değildi, derinlerinden yükselen müziği duymaya çalışmalı, en zayıf titreşimin üstüne titremeliydi.

Mademki herkes gibi kendi hayatının sanatçısıydı, “yüzeysel ben”ini kazıyıp “derin ben”ini ortaya çıkarmalıydı. Çevresindeki varlıklara karşı takınacağı tavır buna bağlıydı. Ya “yüzeysel ben”inin menfaat ipleriyle bedenini hareket ettirmesine razı olacak, ya da “derin ben”ine kaçarak kölelikten kurtulacaktı.

Bergson, ruhunu göğün rengini verdiği hür sularda yüzdürürken, pozitivizmin kancaları rengârenk giysilerini giymiş onu bekliyordu. Oltaları tutan eller farklı olsa da misinalar bir noktada birbirine karışıyor ve yemlerini birleştiriyorlardı: Madde. Ayrı yerlerden aynı sulara olta atan avcıların adları ise felsefe kayıtlarına şöyle geçmişti: Kant, Comte, Taine, Spencer, Hegel… Ağzındaki kancaları fark edene kadar çok kan kaybetti Bergson. Mavi sulardan gri sulara çekildi.

Kaçmaya çalıştıkça daha derine saplandı kancalar: “İlmî bilgiden başka bir bilgi yoktur”, “Tek bilgi vasıtası zekâdır”, “İlmî bilgi hadiseler âlemi ile sınırlıdır ve ilmin en küllisi matematiktir”, “Müstakil bir bilinç yoktur”, “Bilinç beyin hareketlerinin sonucu olup, maddi âlemi temsil eden bedenin emrindedir”, “İrade ve hürriyet vehimden ibarettir”…

1883 yılında Paskal Lisesi’ne 24 yaşında bir öğretmen tayin edildi: Bergson. Zaman buldukça şüpheciliğini şehirde bırakıp kendini kırlara atan bu genç öğretmen, evrendeki âhengin de yardımıyla söktü kancalarını. Ruhunu zenginleştirip maddenin üstesinden geldi. Derinliklerinde kaynayan merhamet, yardım ve şükran duygularını gün yüzüne çıkardı. Ruhun doğal iklimi olan sevinci “hayata güven” istasyonunda buldu. Şiir şimşeğiyle hakikatin üstüne düşen gölgeleri kaldırdı.

“Derin ben”iyle evrensel ilhamın pencerelerini açarak kâinatla bütünleşti. Kendini tanımayan insanın kendine ve çevresine uyum sağlayamayarak komik bir karaktere dönüşeceğinin altını çizdi. Pozitif bilginin insanı ahlâkî gerilikten kurtarmaya yetmeyebileceğini ileri sürerek, sezgiyle elde edilen yeni bir bilgi türünü hatırlattı. Zekâsının dış âlemin çeperlerine takılı kalması yüzünden insanın kendini tanımaya fırsat bulamadığını, bu yüzden Tanrı’yı içinde hissetmesine engel olan enkazlardan bir türlü kurtulamadığını vurguladı. Ona göre insan insanlığında mesafe kat ederek Tanrı’ya doğru şahlanmalıydı.

Ve materyalizme baş kaldırdı Bergson. Tekerleklerinin devir sayısı hesaplanan bir makine değildi insan. Her an yenilenen iç dünyası bir kimya maddesi gibi tahlil edilemezdi. Bir annenin çocuğunu kurtarmak için kendini denize atmasını uygun görmeyen akıl, iç dünyamızı çölleştirmekten başka ne işe yarardı! Bir düşüncenin derinliği, bir heyecanın büyüklüğü, kalori miktarıyla hesaplanabilir miydi! Özgürlükleri için canlarını feda eden insanların kahramanlığını, sinir sisteminin cesaret hislerini uyarması olarak algılamak mümkün müydü! Demek ki bizi bilinecek nesnenin etrafında dolaştıracak değil, nesneye nüfuz etmemizi sağlayacak bir bilgiye ihtiyaç vardı. Bu bilginin anahtarı ise sezgiden başka bir şey değildi.

1914’te Vatikan Bergson’un kitaplarını kara listeye alarak Katoliklerin okumasını yasakladı. 1924’te toplumla ilişkisini kesip evinde inzivaya çekilen büyük düşünür, sekiz yıl sonra evinden çıktığında “Ahlâk ve dinin iki kaynağı” adlı eserini tamamlamış bulunuyordu. Hayatın sırrını arayan bu eserde inanmış bir ruhun şiirsel bir dille harmanlanmış düşünceleri yer alıyor, on dokuzuncu yüzyılın hayata karşı mukavemetini kaybetmiş insanına ümit aşılıyordu. Ona göre Tanrı’yı içinde hissetmek de kâfi değildi. İnsanın daha üst bir makama çıkmaya, Tanrı’nın elinde bir aksiyon vasıtası olmaya ihtiyacı vardı. Ancak o zaman yaşama sevinci duyabilir, en küçük bir yorgunluk hissetmeden aşkla insanlığın hizmetine koşar, Tanrı’nın sevgisini insanlara taşırdı.

Aklın kölelerinin “Aklı akılla yıktın!”diyerek mağlubiyetleriyle bile cephelerini kuvvetlendirmek istediklerini gören Bergson, şu sözüyle onlara ölümcül darbeyi vurdu: “ Mademki aklı akılla yıktım, demek ki aklın son durağı, nihaî amacı intihar ve aczini itiraf etmekmiş.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir