YERİNDEN YÖNETİM VE YEREL BASIN

Adapazarı’nda güzel bir adım atıldı. Umarız benzer adımlar tüm ülkeye yayılır.



Bugün yaşamakta olduğumuz çoğu problemin altında, Jakobenizm hastalığı var. Topluma tepeden bakan, her şeyi merkezden çözeceğine inanan bir anlayış. Bu anlayışa göre halk cahildir, ne istediğini bilmez. ” Türkiye’ye komünizm gelecekse onu da biz getiririz” diyen bir anlayış.



Şüphesiz bu bakış açısının kökenlerini tarihte aramak gerekiyor. Geçmişte yapılan önemli hatalarımızdan biri, tahsil için gençlerin Fransa’ya yollanmasıydı. Oysa Fransa yerine İngiltere seçilmiş olsaydı, bugün durumumuz çok farklı olabilirdi. Zira bilimin ve özellikle sanayi devriminin boy verdiği en önemli merkez İngiltere idi. Fransa’yı örnek almış olmamız, sadece bilim ve teknolojide dünyayı geriden izlememize yolaçmakla kalmadı. Aynı zamanda katı ideolojik kalıplar içine girmemize de zemin hazırlandı. Fransız İhtilalini hazırlayan fikir ortamını aynen ithal ettik. Nitekim dönemin Osmanlı aydınları, Voltaire, Diderot ve Cabanis gibi ihtilalci ve materyalist yazarlarla tanıştılar. Sadece onlardan beslenmeye başladılar. 2.Mahmud döneminde açılan Tıbbiye ve Harbiye okullarının kütüphaneleri onların eserleriyle doldu. Sözkonusu kitaplar, adeta öğrencilerin başucu kitabı oldu. Böylece öğrencilerin kafasında bilim-din, din-felsefe ve doğu-batı şeklinde çatışmalar başladı.



Mesela “ordu-millet” tabiri 18. yüzyılda Fransa’da doğmuş ve bize oradan gelmiştir. Zira Fransa’da bilim ve teknolojinin öncülüğünü hep askerler yapmıştır. Oysa İngiltere’de siviller bu konularda daha etkiliydiler. İngiltere’de Kraliyet Akademisi’nin öncülük ettiği ve ödüllendirdiği bilim zihniyeti, halka halka topluma yayılıyordu. Profesörler, meslek erbabı ve işadamları, toprak sahipleri ve askeri görevliler daima Akademi’nin yol göstericiliğinde ilerliyorlardı. Fransa’da ise mühendislik mesleği sadece askerlerin ve bürokratların tekelindeydi.



Burada oluşan zihniyet, bugünkü üniversitelerimizin şekillenmesinde önemli roller oynadı. Meslek kuruluşları ve hatta basınımız da aynı zihniyetin üzerine bina edildi. Bütün kurum ve kuruluşlarıyla bu Jakoben-diktacı anlayışa dayanan bir ülkede, hala darbelerin normal bir problem çözme yöntemi olarak kabul görmesi gayet tabiidir.



1933 yılında çıkarılan Üniversite reformu, dar bir ideolojik çevreye sığmayı kabul etmeyen, onurlu öğretim üyelerinin önemli kısmı üniversitelerden uzaklaştırıldı. Bazıları ise ülkeyi terketmek zorunda kaldı. Bu yüzden bizde fikir akımları ve bilim ekolleri gelişme fırsatı bulamadı. Oysa tabiat boşluk kabul etmez. Aynı yıllarda ortaya çıkan “Kadro” hareketi pozitivist ve Marxist bir zihniyetle “çağdaş” bir ideoloji kurmaya çalıştı. Bu dönemde kemikleşen zihniyet, her türlü gelişmenin ve yeniliğin önünde büyük bir set oluşturdu. Eğitimde, bilimde, bürokraside, edebiyatta, sanatta, hatta siyasette bu zihniyetin kalıntıları varlığını sürdürmeye devam etti.




Meşrutiyet döneminde liberal tezleri savunan Prens Sabahattin, “Türkiye Nasıl Kurtulabilir?” adlı bir kitabında, iktisadî görüşlerini bireyci bir toplumsal teoriye temel yapmıştır. Ona göre bireyci toplumlar kömüniteryen toplumlara göre daha üretken, girişimci ve bağımsız karakterlidirler. Bundan dolayıdır ki, Osmanlı Devleti’nin bunalımdan çıkabilmesi için bireyselliğin gelişmesi gerekiyordu. Ayrıca, verimsiz bürokratik mekanizmalar ortaya çıkaran merkeziyetçiliğin terk edilmesi ve idarenin adem-i merkeziyet ilkesi doğrultusunda yeniden düzenlenmesi şarttı.



Cumhuriyet döneminde bu yöneliş bir süre devam ettiyse de, İsmet İnönü’nün cumhurbaşkanlığı döneminde, faşizme duyulan sempatinin de tesiriyle bu çizgi kesintiye uğradı. 1950’li yıllar ve 1983 tarihi önemli dönüm noktaları olmuştur. Ancak arzulanan ivme bir türlü yakalanmadığı için adem-i merkeziyetçiliği anlama konusunda hala Batı’nın çok gerisindeyiz.



Son yıllarda önemli mesafeler katedilmesine rağmen birçok meseleyi Ankara’dan çözme alışkanlığımız devam ediyor. Oysa yerinden yönetim ne kadar güçlenirse, Türkiye o kadar hızla çözümsüz gibi görünen meselelerine çözüm bulur ve ilerlemesinide sıçramalar gerçekleştirir. Şüphesiz yerinden yönetimin en önemli dinamiklerinden biri de mahalli basındır. Mahalli basının güçlü olduğu ölçüde halk yönetime katılır. Ve böylece teşebbüs hürriyeti, ifade hürriyeti ve demokrasi gelişir. Mahalli basının etkili olduğu ülkelerde ekonomilerin ve insan haklarının ilerlemiş olması asla bir tesadüf değildir.



Geçtiğimiz hafta sonu Adapazarı’nda idik. Ve burada tarihi bir projenin doğuşuna şahitlik ettik. Sakarya Büyükşehir Belediyesi yerel basını deteklemek üzere bir eğitim hamlesi başlattı. BSF Akademi işbirliği ile “Gazeteceilik Okulu” na start veren Sakarya Büyükşehir Belediyesi’nin sayın başkanı Aziz Duran’ı ve tüm ekibini tebrik ediyorum. Bu vesileyle gördük ki, Adapazarı’ 1999 yılında yaşadığı büyük deprem yıkımından sonra toparlanmış, ayağa kalkmış ve dev projeleri birer birer hayata geçirmeye başlamış. Altyapıda sağlanan başarılar, kültür ve eğitim projeleri ile taçlandırılıyor. Böylece Sakarya geleceğini çok daha sağlıklı bir şekilde kuruyor. Bu güzel başlangıcın diğer belediyelere de örnek olmasını diliyorum. Ulusal basının sağlıklı bir zemine oturması da ancak bu yolla sağlanır.


Zira yerel olmadan evrensel olunamaz.





Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir