Yoksulluğun Tablosu

Tarihin her döneminde görülen zengin fakir ayrımı son yıllarda had safhaya ulaştı ve Türkiye’de Ortaçağın kast sistemine benzer yapıdaki sınıf farklılıkları oluştu. Az sayıdaki zengin sayısı sabit kalırken dünün ‘ortadireği’ alt gelir grubuna dahil olmak zorunda kaldı..

Girişim ve kişisel yetenek artık başarı için yeterli olamıyor; zenginliğin ve fakirliğin derecesi katlanarak artıyor.
Türkiye nüfusunun yaklaşık yüzde 35’i yoksulluk sınırında yaşıyor, 11 milyon işsiz umutsuzca iş arıyor. Buna karşılık nüfusun yüzde 5’i dünya standartlarını zorlayan servete sahip. En zengin yüzde 20’lik sınıfın milli gelirin yüzde 55’ini aldığı, toplumun en fakir yüzde 20’lik kesiminin ise milli gelirden yüzde 4.9’luk pay aldığı gerçeği Türkiye’deki gelir adaletsizliğinin en belirgin örneği. Yine Türkiye gelirinin yüzde 18’ine sahip İstanbul’un en zengin 330 bin ailesi Türkiye nüfusunun ancak yüzde 2.5’ini oluşturuyor. Hayat standardının yükselmesiyle gelişmiş ülkelerde 79 yıla kadar çıkan ortalama yaşam süresi, Türkiye’de henüz 63 yaş civarında, kişi başına yıllık gelir 2500 dolar seviyesinde ve dünya ortalaması olan 4500 dolar seviyesine çıkması şimdilik imkansız…

BÖLGELER ARASI DENGESİZLİK
Kişiler arasındaki gelir dağılımındaki adaletsiz uçurumların yanında bölgeler arasında da büyük uçurumlar bulunuyor. Devlet İstatistik Enstitüsü’nün açıkladığı hanehalkı tüketim harcamaları çalışmasında kişi başına günlük ortalama harcama düzeylerine bakıldığında en yoksul bölgenin, 3.3 YTL’lik harcamayla yaşamın sürdürülmeye çalışıldığı Güneydoğu Anadolu Bölgesi olduğu belirlendi. Gaziantep, Adıyaman, Kilis, Şanlıurfa, Diyarbakır, Mardin, Batman, Şırnak ve Siirt illerinin yer aldığı Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nden sonra, 3.9 YTL ile Kuzeydoğu Anadolu, 4 YTL ile Ortadoğu Anadolu, 5.2 YTL ile Batı Karadeniz, 5.5 YTL ile Orta Anadolu, 6 YTL ile Doğu Karadeniz, yine 6 YTL ile Akdeniz, 7.1 YTL ile Marmara, yine 7.1 YTL ile Doğu Marmara, 7.7 YTL ile Ege, 7.7 YTL Batı Anadolu ve 10.8 YTL ile İstanbul geliyor. Günlük ortalama kişi başına düşen harcama düzeyleri arasında bölgeler arasında 2.3 katlık fark bulunuyor.

ZENGİN-FAKİR ARASINDAKİ FARK 13 KAT
Ancak bu fark, bölgeler itibariyle gelir dağılımı dilimlerine bakıldığında 13 kata kadar çıkıyor. Gelir dağılımındaki bu dengesiz yapı, hanehalkı gelirlerinin hanelerin yüzde 1’lik dilimlere göre dağılımda ise daha da ürkütücü boyutlara ulaştığını belgeliyor. 1994 yılı itibariyle, Türkiye’deki en zengin ile en fakir arasındaki fark 234 kata çıkıyor. Diğer bir ifadeyle, sözkonusu yılda en yoksul 134 bin ailede aile başına düşen yıllık ortalama gelir 392 dolar olurken, Türkiye’nin en zengin 134 bin ailesinde aile başına düşen ortalama gelir yıllık 91 bin 898 dolar oldu.
Devlet İstatistik Enstitüsü’nün son yaptığı hanehalkı tüketim harcamaları çalışmasında yapılan belirlemeler Türkiye’nin en düşük harcama düzeyinin günlük 1.7 YTL ile geçinmeye çalışan en az gelire sahip yüzde 20’lik dilimde yer alanları barındıran Ortadoğu Anadolu’da olduğunu ortaya koydu. Yoksulluğun en derin olduğu Ortadoğu Anadolu Bölgesi, Malatya, Elazığ, Bingöl, Tunceli, Van, Muş, Bitlis ve Hakkari illerini kapsıyor.
İstanbul ise en fazla gelire sahip yüzde 20’lik dilimi oluşturan kesimin kişi başına günlük 23.9 YTL’ye varan harcama düzeyiyle en çok harcama yapabildiği bölgeyi oluşturuyor. Böylece Ortadoğu Anadolu’daki en yoksul yüzde 20’lik dilimin kişi başına harcama düzeyiyle,
İstanbul’daki en zengin yüzde 20’lik dilimdeki kişi başına harcama düzeyi arasında 13 katlık fark bulunduğu ortaya çıkıyor.
Diğer taraftan Kocaeli’nde 7096 dolar, İstanbul ve İzmir’de ise 4286 dolar olan kişi başına yıllık gelirde, bu şehirlerle aynı ülkeyi, aynı rejimi paylaşan Ağrı’da 667 dolara, Muş’ta 644 dolara kadar düşüyor. Ege ve Marmara Bölgesi milli gelirden diğer bölgelere nazaran daha fazla pay alıyor ama kendi içinde daha acımasız bir fakir—zengin ayrımı yaşıyor. Marmara Bölgesi’ndeki zengin sınıf gelirin yüzde 61’ini, fakirler de yüzde 4’ünü alıyor. Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde bu oran yüzde 46’ya yüzde 7.

AKP DÖNEMİNDE UÇURUM DAHA DA DERİNLEŞTİ
Türkiye’nin gelir dağılımındaki adaletsiz yapının düzeltilmesi için şimdiye kadar hiçbir somut adım atılmadı. 3 Kasım 2002 seçimlerinden birinci parti olarak çıkarak iktidar koltuğuna oturan AKP hükümeti de gelir dengesizliğine çözüm üretemedi. Üretemediği gibi aksine aradaki farkı daha da artırdı. 2002 yılında hane halkı gelirlerinin yüzde 20’lik nüfusa göre dağılımında en fakir kesimin payı yüzde 5.3 olurken, 2003 yılında ise yüzde 6.0’a ulaştı.
AKP’nin 3 yıllık iktidarı döneminde övünç vesilesi olarak kamuoyuna duyurduğu yüzde 9.9’luk büyüme oranı da ne gelir adaletsizliğine, ne de kronikleşen işsizlik sorununa merhem olabildi. Aksine, yara daha da derinleşerek tedavi edilemez bir hal aldı. 2004 yılında sadece 644 bin istihdam artışı sağlandı. İstihdam edilenlerin sayısı ise 21 milyon 791 bin kişi olarak belirlendi. 1999 yılında istihdam edilenlerin sayısının 22 milyon olduğu dikkate alınırsa ülkede yaşanan ekonomik kriz sonrası istihdam kaybının giderilemediği bir yana, nüfus artışına paralel olarak işgücü piyasasına girenlere yeni istihdam alanları açılmadığı ortaya çıkıyor.

2006 BÜTÇESİ’NDE FAKİRE DEĞİL FAİZCİYE “MÜJDE” VAR
Hükümetin 2006 bütçesi de zengin ile fakir arasındaki uçurumu daha da artıracak. Zira, Türkiye dünyada da Senegal, Kenya ve Lesotho’yla birlikte son sıraya yerleşmek üzere..
Toplumun yüzde 80’ini oluşturan fakirlerin ise tahammül sınırının nereye kadar süreceği şimdilik kestirilemiyor.
2006 yılı genel bütçesinde 174.3 milyar YTL’lik bütçe giderine karşılık 156.8 milyarlık gelir öngörülüyor. Bu durumda harcamalar yüzde 7.8 artarken memurlara ödenen pay yüzde yüzde 22.3’e indi. 174.3 milyar YTL’lik 2006 bütçesinde 46.2 milyar YTL ise faiz giderlerine ayrıldı.
46.2 milyar YTL’yi bin kişiye faiz olarak ödeyen AKP hükümetinin 2006 bütçesi 45 milyon kişiyi ilgilendiren sosyal güvenlik sistemi için sadece 19.5 milyar YTL ayrıldı. Rakamın belirlenmesinde Hükümet, önümüzdeki günlerde çıkarılacak olan SSK ve Bağkur prim affından yapmayı planladığı tahsilatı da dikkate aldı. Kısaca bütçeden 45 milyon kişiye yüzde 10’luk pay verilirken; sadece 250 bin kişiye bütçenin yüzde 40’ı devrediliyor.

UÇURUM 24 OCAK KARARLARININ ALINMASIYLA BAŞLADI
Toplumda zengin diye adlandırılan sınıfın, fakir sınıfa göre milli gelirden 13 kat daha fazla pay almasının en büyük sebebini Prof. Dr. Osman Altuğ, 1980 yılında alınan 24 Ocak kararları olarak gösteriyor. Altuğ, 24 Ocak kararlarından sonra servet beyannamesi, gider esasına göre kontrol sistemi ve Türk parasının değerini koruma kanununun kaldırılıp yerine yeni bir sistem geliştirilmemesinden sonra servetlerinin sebebini ekonomik yatırımlarla açıklayamayan zenginlerin sayısının hızla arttığını iddia ediyor. Ekonomistler gelir dağılımındaki adaletsizliğin en büyük sebebi olarak 1980’den sonra üretimin yavaşlayıp, paradan para kazanma yönteminin pirim yapmasını gösteriyorlar. 1980’den sonra çalışanların yüzde 50’sini istihdam eden tarım sektörünün milli gelir içindeki payı yüzde 40’lardan yüzde 15’ler seviyesine indi. 5 milyon civarındaki yoksul sayısı 12 milyona çıktı, ücretlilerin alım gücü her yıl yüzde 3—6 oranında düşmeye başladı. Menkul kıymet gelirleri hızla artarken, girişimcilerin payı hızla düştü.

PARA CAMBAZLIĞI DAHA CAZİP
Türkiye’de 24 Ocak ve 5 Nisan kararlarının etkisiyle üretime yatırım yapmanın hiçbir cazibesi kalmadı. Türkiye’de bugün çoğunluğu büyük holdinglerin olmak üzere 60 civarında banka, 32 tane de yabancı finans kurumu faaliyet gösteriyor, yastık altında duran 100 milyar dolarlık döviz ve altın Türk parasının değer kaybetmesini bekliyor. Akbank’ın 2005 yılının ilk 9 ayında net 1 milyar 132 millyon YTL, İş Bankası’nın da 710 milyon YTL kâr yaptığı düşünülürse büyük grupların niçin bankalara yatırım yapmayı üretime tercih ettikleri anlaşılabiliyor. Hazine bonosu, tahvil satışları ve borsa, işçi istihdamı, yeni üretim, ihracat gibi özelliği olmadığı halde son 10 yılda en çok rağbet edilen ve kazandıran yatırım araçları oldular. Dövizden para kazanma devri belki bitti, eski yüksek reel faizlerin devri de kapandı. Bu bir gerçek. Ama faizlerin reel düzeyleri hâlâ en iyi paranın Hazine kağıtlarından kazanılacağını gösteriyor. Reel ekonominin büyümesini bu yıl için yüzde 5 beklediğimize, Hazine kağıtlarına yatırım yapanlar da gerçek anlamda yüzde 10 kâr edeceklerine ve büyüyeceklerine göre, en garantili, en zahmetsiz ve en yüksek kazanç kapısı yine bono oluyor. Bu kazanç düşmüş olmasına karşılık, diğer bütün kazançların düşmesinden dolayı, göreceli olarak hala yüksek.

VERGİ DE ADALET SAĞLANMADIĞI SÜRECE…
Bugünlerde kamuoyuna anlatılmak istenen vergi düzenlemeleri de, gelir adaletini sağlamada önemli faktörlerden olan ‘olumlu vergi uygulamalarından’ yine uzak. Vergi tekniği ve adaleti açısından gelir ve servet üzerinden alınması gereken vergiler, KDV ve ÖTV gibi dolaylı vergiler yolu ile, zengin-yoksul ayrımı yapılmadan tamamen tüketim üzerinden alınır noktasına geldi. Son yıllardaki vergi dağılımına baktığımızda bu gerçeği çok açık bir biçimde görebiliriz. Örneğin, dolaylı vergilerin toplam vergiler içindeki payı 1998 yılında yüzde 54.42 iken, 1999 yılında yüzde 54.59, 2000 yılında yüzde 59.87, 2002 yılında yüzde 65.9, 2003 yılında yüzde 66.35, 2004 yılında yüzde 69.0 ve 2005 yılında ise tahminen yüzde 74.0 (!) dolayında olacağı ifade edilmektedir. 2006 Bütçe’sinde vergi gelirleri dağılımına bakıldığında bu oranın yüzde 75.0 dolayında olacağı görülmektedir. Görüldüğü gibi yıllar itibarı ile dolaylı vergiler giderek artan bir seyir izlemektedir.
Peki bu ne anlama gelmektedir? Birincisi, vergiler, gelir ve kurum kazançları üzerinden alınmadığı için dolayısı ile dolaylı vergilerin, toplam vergiler içindeki payı artmaktadır. Veya, kamuya ait işletmelerin satılması ile kurum kazancı üzerinden vergi verenlerin azalması ile dolaylı vergilerin payı artmaktadır. İkincisi ise, kolay bir yol seçilerek vergi vermek konusunda direnen rantçı takımına boyun eğilerek dolaylı vergilere yüklenilmektedir. Baştan boyun eğildiği için her yıl bütçede belirlenen vergi hedeflerinde en büyük pay dolaylı vergilere ayrılmaktadır.

RANTÇI KESİME TRİLYONLAR AKTARILMADIĞI SÜRECE…
Peki kimdir bu rantçı takımı? Tabiki, devlete borç veren sülük takımıdır. Bunların bu direncine boyun eğen işbirlikçisi durumundaki siyasi iktidarlar (!) haliyle hazırladıkları bütçelerde vergi hedeflerini belirlediklerinde büyük payı dolaylı vergilere ayırmaktadırlar. Bu kesimler vergi vermediği gibi, bütçedeki en büyük payı da faiz adı altında cebe indirmektedirler. Sadece faiz yolu ile değil, çeşitli vergi istisnası ve teşvikler yolu ile de trilyonlarca kaynak aktarılmaktadır.
Peki bu dolaylı vergileri kim ödüyor? Tabi ki açlık sınırında ücretlerle çalışan işçiler, memurlar ve yoksul halk ödemektedir. Denebilir ki, dolaylı vergiyi zengin-yoksul herkes ödüyor! İyi de sorun da bu zaten. Zengin yukarıda belirttiğimiz yöntemle fazlasıyla cebe indirdiğinden buradan etkilenmemektedir. Bir fakir ile zenginin ekmeğe, suya, ilaca veya bir başka ihtiyaç maddesine aynı oranda vergi vermesi hangi adalet ilkesine sığar? Ayrıca, bir ücretlinin 45.0 YTL’lik ücretinin vergi dışında bırakılmasına tahammül edilmezken, hazine bonosundan 303.000 YTL dolayında faiz geliri elde eden bir zenginin vergiden muaf tutulması hangi adalet ilkesine sığar?
Anayasa’nın 73. maddesi vergi ödevini; “Herkes, kamu giderlerini karşılamak üzere, mali gücüne göre vergi ödemekle yükümlüdür. Vergi yükünün adaletli ve dengeli dağılımı, maliye politikasının sosyal amacıdır…” şeklinde tanımlar. Ancak 1980 yılından sonra uygulanan IMF politikaları nedeni ile bu ilkeden söz etmek mümkün değildir. Hele hele AKP’nin uyguladığı politikalarla dargelirli için bu ilkenin adı bile anılmamaktadır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir