ZAMAN İKİ BURÇLU BİR KALE

Hava kapalı, meşin ciltli sözlüğüm de. Havayı açamam, sözlüğümü açabilirim. Elim şaşırtıyor beni. Kitaplık yerine pencereye gidiyor. Pencereyi açtığı anda güneş mi parlayacak? Pencereyi açtığı anda bardaktan boşanırcasına yağmur… Elimi seyretmeye devam ediyorum.


Benden bağımsız hareket ediyor. Odada kalması gerekirken damlaların hınca hınç doldurduğu boşluğa uzanıyor. Görme ve işitme duyularının yanına hissetmeyi katmak istiyor belki; yağmuru üç boyutlu yaşamak… Fakat ne tuhaf, kalsa da dışarıda elim kupkuru. Damlalar tam düşecekken parmaklarıma, taş atılmış bir serçe sürüsü gibi havalanıyor tenden. Garip bir yoksulluk bu. Elimde avucumda kalmıyor. Hava kapalı, meşin ciltli sözlüğüm de. Havayı açamam, sözlüğümü açabilirim. Elimi çağırıyorum. Kelimelere çağırıyorum parmaklarımı. Mevsim döndü. Şimdi tefeül zamanı. “A” ile “Z” arasında gidip geliyor dünya. İki kapağın arasında, bardaktan boşanırcasına yağmur: “Önce” ve “Sonra”. Her şey bu iki kelime arasında. Art arda geldiğinde “yağmur” oluyor damlalar. Art arda gelen anlar belirliyor “zaman”ı.

Sözlüğüm gözaltında. Eski filmlerdeki gibi yüzüne ışık tutarak sorguluyorum. Nedir zaman? “ Bir iş veya oluşun içinde geçtiği süre.” Peki süre nedir? “Bir olayın başı ile sonu arasındaki zaman parçası.” O halde parçayı anlat! “Bir bütünden ayrılan, ayrı sayılan veya artakalan şey.” Ya bütün nedir? Sözlüğüm sustu. Boncuk boncuk terler birikti alnında. “Konuş!” diyerek tuttum ışığı gözlerine. Kekeledi: “Eksiksiz, tam!” Tam o anda kapı vuruldu. Paltolarının yakası kalkık üç adam daldı odaya. “Ânı yakalayan adam, tam adamdır,” diye gürledi biri, “Zamanın ne olduğunu kim bilebilmiş! İş değerini bilmekte onun. Bir ânı, tarihî ân yaptığımız zaman onun değerini anlamayı öğrenmişizdir.” İkinci adam söze karıştı, “Harekete geçmek için neyi bekliyorsunuz. Suyu geçmek için nehrin geçip gitmesini bekleyen saf bir köylü gibisiniz. Sonsuza kadar akacaktır nehir.” Ve üçüncü adam suskunluğunu bozdu: “Aynı ırmakta iki kez yıkanamayız. İkinci kez girdiğimizde bu ırmak büsbütün başka bir ırmaktır artık.” Sözlüğümü hırsla kapattım. Sözlerinden tanımıştım onları: Goethe, Horatius ve Herakleitos. Sorularım var, demeye kalmadan kayboldular gözden. Pencereye koştum. Sorularım ne olacak! “Hey nereye!” diye bağırdım arkalarından. “Önce” ürkütücü bir aydınlık cevapladı beni, sonra korkutucu bir ses, sonra bir yağmur gökle yer arasında hışırdayan.

Bir sanrı olmalı “Önce” ve “Sonra”, uzaklık ve hızla yoğrulan. Şimşek çaktıktan sonra mı gürlemişti gök? Şimşek önce miydi, erken dokundu diye omzuma? Aynı anda doğan bu iki görklü çocuk birbiri ardından fısıldadı kulağıma: “Tek bir zaman var kâinatta!”, “Ne duruyorsun! Tek bir zaman!” Demek geç kaldım. Bir ata ihtiyacım var o zaman. Shakespeare’in Kral Richard’ı gibi, “Bir at! Bir ata karşılık bütün krallığımı verebilirim!” Ve bütün yoksulluğumu. Der demez ıslak bir at yelelerinden ırmaklar akıtarak ayağımı kesiyor yerden. Zamanım yok, zamana doğru yol alıyorum. Kovaladığım zaman yerinde duruyor. Kaçtığım zaman takip ediyor beni. Gecenin içinde bütün canlar ya saatlerine bakıyor, ya saat oluyorlar. İnsanlar ezanlara ve çanlara kulak kesilmişken, bitkiler ve hayvanlar fosilleriyle zamanı söylüyorlar. Eski bir kilisenin saat kadranında “Ultima Forsan” yazıyor Latince, “Belki de Sonuncusu” Eski bir caminin duvarında “Huve’l-Ezeliyyu el-Ebediyy” yazıyor Arapça, “O’dur Ezelî ve Ebedî olan.”

Uzaktan görünüyor kale; iki burcu var. Gecenin harmanisi düşmek üzere sırtından. Vakit geçmek biliyor. Kavuşmak üzere süvari surlarına. Göz gözü görüyor, insana ait her eylem barınıyor burada. Kale değil mücessem bir harita; iri taşlar gibi yapışık birbirine günler. Aylar fırlatılmış beyaz gülleler boşlukta. Her şey mevkut. Her şey devinmekte, önce ve sonra adlı iki kapak arasında. Vakti kaçıranın eylemi buharlaşıyor. Fakat yağmur olamıyor bir türlü inse de yere. Yağsa da ıslatmıyor. Kadim lügatlerde “mukadder”deniliyor zamana bu yüzden. Ve bu yüzden iki burcu var. Kâh zaferin kırbacıyla yaklaşıyor atıma, kâh mağlubiyetin mahmuzlarıyla uzaklaşıyor. Bir burcunda Târık bin Ziyad, yaktığı gemilerle aydınlanan uygarlığı seyrediyor. Diğer burcunda Ebu’l-Beka er- Rindî, sönen Endülüs’e yakıyor ağıtını: “Zaman değişmek bilmez kesin ölçülü ve hükümlüdür: Geri döner, paralar sahibinin zırhını, kılıçlar ve kargılar iIeri doğru işlemez oldu mu…/Kimi bir zaman sevindirirse, onu zamanlar üzer…/ İki burçlu bir kaleyse o, sevinç bir burcu, hüzün bir burcu.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir