Zırh ve ecel

Savaşa giderken zırhını düşürüyorsa insan başka bir zırhı vardır. “Başında nöbet bekleyelim mi!” sorusunu “Kişinin nöbetçisi ecelidir.” diye cevaplayan biri varsa Aliyyu’l-Murtaza’dır.
Galip geldiği savaşlar sevinçle değil hüzünle kaplıyorsa yüzünü Talha ve Zubeyr’dir öldürülenler, yenilen Hz. Peygamber’in (sas) hanımıdır.

İşte ağlayarak defnediyor az önce kendisine karşı dövüşenleri. Müminlerin annesinin yanına gelip hatırını soruyor. Kardeşi Muhammed b. Ebu Bekir ve Basra eşrafından kırk kadının refakatinde Medine’ye yolcu ediyor onu. Keşke her şey burada bitse. Keşke her şey burada başlasa. Keşke râşid halifelerin dördüncüsüne biat edilse artık. Yaklaşık yedi ay sonra geliyor yeni facia: Sıffîn! O Sıffîn ki oraya giderken düşürmüştür Hz. Ali zırhını. Mendilini düşürür gibi düşürmüştür ve ancak savaştan sonra gelmiştir aklına. Bir Hıristiyan’da görünce hatırlamış, “Bu zırh benimdir!” diye dava etmiştir onu.

Hıristiyan inkâr edince Kûfe Kadısı Hz. Şureyh şahit istemiştir Ali’den (ra) Şahitlerden biri oğlu Hasan olunca Kadı, “Evladın babası lehine şahitliği şer’an makbul değildir.” diyerek yeni bir şahit talep etmiştir Hz. Ali’den. Hz. Ali’nin başka şahidi yoktur ve bu yüzden düşmüştür davası. Ancak üzülmek şöyle dursun Kadı Şureyh’in hassasiyeti hoşuna gitmiştir Ali’nin. Dava boyunca gülümseyip durmuştur. Davalı ise hayretler içinde kalmıştır olanlar karşısında.

Zırhı aldıktan sonra birkaç adım ilerleyip durmuş, sonra geri dönüp, “Bu mahkemenin verdiği hüküm ancak Peygamber’in hükmü olabilir!” diyerek Müslüman olmuş, zırhın Hz. Ali’ye ait olduğunu söyleyerek geri vermiştir onu. Ali’ye gelince; bu manzara karşısında zırhı geri almayıp bu yeni Müslüman kardeşine bağışlamış, dahası bir de at hediye etmiştir ona.

Sıffîn, daldan dala atlayıp yayılan ateşin üç ayda 70.000 Müslüman’ı kül ettiği yerdir. Hz. Ali’nin Muaviye’yle imtihan olduğu yer. Mushaflar mızrakların ucuna asılıp, “Allah’ın kitabı aramızda hakem olsun!” denildiğinde Ali ne yapabilir kazanmakta olduğu savaşı durdurmaktan başka! Ancak “Fitne savaştan daha şiddetlidir.” (Bakara, 191) Hakemler belirlense de böyle bir ortamda adalet tecelli etmez. Daha acısı Hâricîler denen yeni bir isyancı fırka türer ki, Hz. Ali’nin yanındayken Hz. Ali’nin düşmanı olurlar, sırf savaşı durdurup uzlaştığı için. Hz. Ali bu manzara karşısında dehşete düşer.

Halifelik yükü sırtını çatırdatır. İsyanı bastırmak için yeniden kılıcını kınından çıkartmak zorunda kalır. Asileri hezimete uğratsa da sonunda Hz. Peygamber’in (sas) sözü gerçekleşir. Hani Hz. Ali hastalanmıştır da Hz. Peygamber’e “Ey Allah’ın Resûlü! Ali ölüyor!” diye feryat etmiştir, Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer. Hz. Peygamber (sas) ise, “Hayır o şimdi ölmeyecek. O maktul olarak can verecektir.” buyurmuştur.

İşte bir Ramazan günü sabah namazına giderken eceli zehirli bir hançer kılığında bulmuştur Hz. Ali’yi. Hâriciler’in İbn Mülcem adlı intikamcısının elindedir hançer ve Hz. Ali oğlu Hasan’a (ra) şunları söylemektedir: “Bunun yemeğini yedirip, istirahatini temin edin. Yaşayacak olursam cezalandırır ya da affederim. Ölürsem cezasını verin, fakat sakın haddi aşıp Müslümanların kanına girmeyin. Zira Allah haddi aşanları sevmez!” Durumu ağırlaşınca Hz. Ali tekrar oğullarını çağırmış, “Allah yolunda olmaktan sizi hiçbir şey alıkoymasın!” cümlesiyle mühürlediği bir konuşmadan sonra âyeti kerimeler okuyarak âhiret sınırına yaklaşmış, sonunda “Lâ İlâhe illallah Muhammedun Resûlullah” diyerek adım atmıştır cennet yurduna.

Bu anlaşılması zor öykünün hikmetlerine gelince; bazı okurlarımın yönelttiği bu sorunun cevabını ararken büyük İslam düşünürü Bediüzzaman’ın Mektûbat ve Lem’alar adlı eserlerinde sayfalarca ince izahla karşılaştım. Hz. Ali için, “O mübarek zât, siyaset ve saltanattan ziyade, daha çok mühim, başka vazifelere lâyık idi.

Eğer tam muvaffıkıyet-i siyasiye ve tamam saltanat olsaydı, “Şah-ı Velâyet” ünvan-ı mânidârını bihakkın kazanamayacaktı. Halbuki zâhirî ve siyasî hilafetin pek çok fevkınde mânevî bir saltanat kazandı ve Üstad-ı Küll hükmüne geçti; hatta kıyamete kadar saltanat-ı mânevîsi bâki kaldı.” diyen Bediüzzaman’ın, sahabelerin meselelerinde ileri geri konuşmanın mahzurlarına da dikkat çeken bu doyurucu satırlarını yer darlığından dolayı ne yazık ki iktibas edemiyorum. Ancak son günlerde dünyada yaşanan tehlikeli gelişmelerin Bediüzzaman’ın şu sözlerine yeniden güncellik kazandırdığını düşünüyorum: “Ey ehl-i hak olan Ehl-i Sünnet ve Cemaat! Ve ey Âl-i Beyt’in muhabbetini meslek edinen Alevîler! Çabuk bu manasız ve hakikatsiz, haksız, zararlı olan nizâı aranızdan kaldırınız. Yoksa, şimdiki kuvvetli bir surette hükmeyleyen zındıka cereyânı birinizi diğeri aleyhinde âlet edip, ezmesinde istimâl edecek.

Bunu mağlup ettikten sonra, o âleti de kıracak. Siz Ehl-i Tevhid olduğunuzdan, uhuvveti ve ittihadı emreden yüzer esaslı râbıta-i kudsiye mâbeyninizde varken, iftirakı iktiza eden cüz’î meseleleri bırakmak elzemdir.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir