ZITLIKLAR ARASINDA SALINAN SARKAÇ

Mıhlandığı sabit bir nokta olsa da zıtlar arasında gidip geliyor sarkaç. İklimler güneşlerini hediye ediyorlar ona. Fakat tam güneşe sarılacakken güneşi arkasına alıp aya doğru koşuyor.
Krallar saraylarının anahtarlarını veriyorlar ona. Fakat tam anahtarı çevirecekken kendini zindanda buluyor. Sözlükler kelimelerini sunuyorlar ona. Fakat tam kitabını eline alacakken alevler sayfalarını tutuşturuyor. Kimi zaman Fransa’yla İngiltere arasında gidip geliyor sarkaç, kimi zaman İsviçre’yle Prusya arasında. Kâh hukukun terazisiyle tartıyor insanı kâh şiirin. Akılla delilik, cesaretle korkaklık, samimiyetle yapmacıklık, cömertlikle cimrilik, güçlülükle zayıflık arasında salınıp duruyor. Hem alay ediyor krallarla hem yere göğe koyamıyor onları. Hem Avrupa’nın büyük çıkarlarının peşinde, hem kendi küçük çıkarlarının. Karakteri mi böyle. Peki karakter ne?

“Yunanca basım, basma sözcüğünden. Bu doğanın bize bastığı şeydir. Acaba onu silebilir miyiz?” diye soruyor Voltaire Felsefe Sözlüğü’nün “CARACTIERE” maddesinde ve cevabını hayatıyla veriyor. İşte hayatı: Cizvit kolejinde bir öğrenci, henüz on yaşında. Kış titretse de zayıf bedenini sobaların yanması için kutsal suyun donması gerek. O halde kimse görmeden buz parçaları atmalı su çanağına. Isınmalı ki hayatta kalabilsin. Hayatta kalabilsin ki, noter babasının ısrarlarına rağmen kanun adamlığını değil, düşünce adamlığını tasdik etsin. Senyörlerle kralların arasında otursun, erdemle entrikanın arasında yürüsün. Bir yandan haksız yere cezaya çarptırılanların yanında doğruları savunsun, diğer yandan âşık olup “Matmazel Olympe Protestan’dır. İstemediği halde zalim bir annenin yanında alıkonulmaktadır. Kız kurtarıldığı takdirde Katolikliği kabul ederek benimle evlenecektir.” yalanını uydursun. XIV. Louis öldüğünde eski dönemi özgürce lanetlerken herkes, o birkaç iğneli mısra yüzünden Bastille Hapishanesi’ni boylasın. Ve herkes Paris’te çılgınca eğlenirken o Londra’nın sisine razı olsun. Swift’i tanısın orada. Fransa’nın devlerini ve cücelerini Güliver’in Seyahatleri’nde bulsun. Alay etsin ve alay edilsin onunla. Sokaktaki banklardan birine çıkıp, “Ben zaten aranızda dünyaya gelmemiş olmam nedeniyle yeteri kadar talihsiz değil miyim!” diye seslensin İngilizlere. Trajediler yazsın art arda. Islıklansın ve alkışlansın tiyatro salonlarında. Komedyenlere dinî cenaze merasimi düzenlemeyen Kilise’ye tepki olarak, genç yaşta ölen bir tiyatrocu kızın arkasından onu azizler mertebesine yükselten bir şiir yazsın ve dinsizlikle suçlansın. Bir gün Parlamento kararıyla sarayın merdivenlerinde yakılacak Felsefe Mektupları’nı kaleme almaya başlasın sığındığı kasabada. Bir başka gün Prusya Kralı II. Frederic’in dostu ve eleştirmeni olsun kraliyet sarayında.

Sarkacı zıt yönlere gidip gelse de hakikati göstermeye çalışıyor Voltaire’in saati. “Bir kurbağaya güzelliğin, asıl güzelin, tokalon’un ne olduğunu sorunuz. Size bunun, küçük kafasından fırlamış iki patlak iri gözü, yassı ve geniş suratı, sarı karnı, esmer sırtı ile dişisi olduğunu söyleyecektir.” diyor sözlüğünde. İnsanın ufkunun genişlemesini ise kâinattaki konumuna bağlıyor. “Karşılık beklemeksizin başkalarına yararlı olmak” işte yükselişe götürecek erdem. O halde kan dökmek niye! Kahramanı Zadig’in diliyle insanlığa, “Dostlarım kavganız anlamsızdır. Çünkü hepiniz aynı fikirdesiniz” diye sesleniyor. “Tabiat” kelimesine sığınıp evrendeki baş döndürücü nizamı görmezlikten gelenleri ise Evhemere’nin diliyle sarsıyor: “Ya ben size tabiat diye bir şey yoktur; evrende her şey sanattır, sanat ise bir sanatçının bulunduğunu gösterir dersem…” Sonra Callicrate’ye veriyor sözü tabiatçılar adına: “Ne demek istiyorsunuz! Tabiat diye bir şey yok mu? Her şey sanat mı? Amma da boş bir fikir ha!” Ardından söz sırası tekrar Evhemere’ye geliyor: “Her şeyin bir sanatçı tarafından yapıldığını anlamak için yalnız bir böceği, bir sümüklü böceği, bir sineği inceleyin yeter; her böcekte, hiçbir insan zekâsının taklit edemeyeceği sonsuz bir sanat eseri görürsünüz; bunun için de son derece usta bir sanatçı lazım; işte bilgeler bu sanatçıya, Tanrı diyorlar.”

Kilise’nin dinsizlikle suçladığı Voltaire, bağnazlıktan hakikate bir çıkış yolu arıyor hayatı boyunca. Kapıyı aralasa da bir an, eleştirdiği bağnazlığın kurbanı oluyor bir an sonra. Felsefe Sözlüğü’ndeki “Cahillik” maddesinde bakın nasıl resmediyor kendini: “Bir papağandan farksızdım. Sonraları, bitip tükenmeyen kendi yolumda yürümek istediğimde, tek bir dar patikadan başka bir yol bulamadım; bir de tam manasıyla anlayamadım hiçbir şeyi. Sonsuzluğu seyretmek için çıktığım yerden, cahilliğimin uçurumuna yuvarlandım yeniden.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir