Zulmü klip yaptım, kimse yayınlayamadı

Ben, sanatçılıktan öte öncelikle insanım… Zalimin karşısında, mazlumun yanında olması gereken bir insanım. Ne yapabilirim? Ben gazeteci değilim, sizin gibi hergün bu gavurlukları eleştirecek durumum yok

Milletvekili değilim, meclis kürsüsünden konuşayım. Başbakan değilim, nutuk atayım. Ben de kendi çapımda bir türkü yaptım. Cebimden


milyarlarca lira verip bir klip çektim. Orada yaşanan mezalimi, öldürülen insanları, mazlumlara yapılanları, bombaları, füzeleri o klibimde değerlendirdim. Aldım klibi, televizyon televizyon dolaştım. Bir Allah’ın kulu yüzüme bile bakmadı. Hiç kimse yayınlamak istemedi…


Son dönemde sanat ve sanatçılık kavramları belden aşağı seviyelerde seyrediyor. Sanatçı toplumun önünde yürüyen insandır, toplumun aynasıdır. Siz, ülkemizdeki gerçek sanatın durumunu nasıl görüyorsunuz?


Ben sanat ve sanatçılık kavramlarıyla ilgili gelişmeleri çok kötü görüyorum. Rezalet ve çirkin buluyorum. Günü kurtarmaya çalışan, sanatın gerçek kimliğiyle ilgili hiçbir şey ifade etmeyen, bir anlık şöhret oluşturup, ondan faydalanıp bir sene sonra tutup çöpe atmak… Bunun çok acı örneklerini ülkemizde yaşıyoruz. Bir anda şöhret oluşturuyorlar, sattığı kasetin rantını yiyorlar, ertesi sene bir mendil gibi kenara koyuyorlar. Çünkü, bu tür insanlarda bir numara yok, bir temel yok, altyapı yok, kültür yok… Dağarcıkta hiçbir şey yok… Televizyonlarda yapılan bu çirkefler, dedikodular her alana giren ölçüsüzce, şuursuzca yapılan işler ortalığı gerçek anlamda kirletti. Ben bunun bir oyun olduğunu düşünüyorum. Aile yapımızın içine giren, zaman zaman mahremimize kadar girebilen şeyler zihinlerimizi çöplük haline getirdi. Televizyon iyi bir silahtır… Nasıl kullanırsanız toplumu öyle yönlendirebileceğiniz bir araçtır. Maalesef son dönemde medyayı kötüye kullandılar. Ahlakımızı dejenere ettiler… Müslüman Türk aile yapısını bozdular.


Çoluk çocuğumuza bu anlamda sahip çıkacağız. Gerçi kalktı ama, son dönemde devam eden “o şöyleydi, bu böyleydi”, “Görümcem şöyle yaptı, kocam beni şöyle aldattı” diye gözümüze sokulan, mahremiyet kurcalayan kadın programları tam anlamıyla rezilliğin daniskasıydı. Bu görüntüler toplumumuza yakışmıyor. Bu tür programlara ben de katıldım ama onları acımasızca eleştirdim. Dedikodu için katılmadım, Türkiye için, sanat için, sesimizi bir yerlere duyurabilmek için katıldım… Orada oturan seyircilere dikkat edin… Hep aynı yüzlerdir… Yıllarca bu ülkede biz de şov programı yaptık. Benim seyircime bakın… Benim seyircim kimdi? Aileydi… Adapazarı’ndan, Konya’dan, Urfa’dan karısıyla kızıyla ailesiyle katılanlardı. Bu tür programlar seyircileri de kurgulanmış yapımlardır… Hep aynı yüzler… Hep aynı tartışmalar… Soru-cevabı bile yazılmıştır. Ağzı laf yapanlara sorulacak soruları bile verirler… Böyle bir kısırdöngü, böyle bir rezilliğin içine girdik… Sonumuzu Allah hayır etsin… Böyle bir ortamda sanat olur mu? Sanatçılığın altyapısı hazırlanabilir mi? Böyle bir bakış açısıyla, bu medya anlayışıyla nasıl sanat yapacaksınız?


Müzikte kirlenme rezalet boyutlarında


Müziğe gelelim istiyorsanız… Son dönemde müzikte bir kirlenme var. Dilde var, icra edilmesinde var… Siz Karadeniz müziğinin temsilcisisiniz. O bölgenin güzelliklerini yansıtıyorsunuz. Yöresel müziklerin ekranlarda yansıtılmasında bir sıkıntı yok mu?


Çok büyük sıkıntı var. Bakın ben kendi yöremden bahsedeyim… Türkiye’de tüm müzik anlayışı bozuk, sektör sıfır gibi ele almayalım… Sözlerimiz baldır bacak değildir, belden aşağı değildir… Espri de böyle değildir… Sözün bir derinliği, manası olması lazım..Bir konuyu anlatması lazım… Yıllarca bir ayak üzerinde niye durduk? Yazdığımız güzel sözlerle, verdiğimiz mesajlarla. Yöresel müzik, Karadeniz müziği denilince yıllarca insanların aklına “gıy gıy”, “vıy vıy” diyerek bazı şeyleri sokmaya çalıştılar. Horon’umuzu geri planda tuttular. Oysa durum böyle değildi… Bizim yöremizin, Karadeniz’in kültürel bir derinliği var. Ezgi zenginliği var… Hareketli olduğu kadar, yumuşak ezgilerle bezeli müzik derinlikleri var. Biz bunu ortaya koyduk. İsmail Türüt olarak ben, şehirdeki insanlara ulaşabildiğim kadar, köydeki Fadime nineye kendimi dinletebiliyor muyum? Benim için asıl başarılması gereken şey budur. Karadeniz bölgesi denilince özellikle medyada birilerinin tüyleri diken diken oluyordu. Biz Allah’a şükür bunu kırdık. Peki son dönemde, Karadeniz ritimlerini kullanarak, Karadeniz müziğinin ezgilerine yaslanarak bu yörenin güzelliklerini tepeleyen insanlara ne dememiz lazım? Ben bu insanlara saygı duymuyorum… Hip hop, tekno gibi tarzlarla Karadeniz müziğinin ezgilerini kirleten, derinliği olan müziğimizi reyting unsuru olarak kullanan, bundan çıkar sağlayan genç nesile de şiddetle karşı olduğumu her yerde söylüyorum.


Peki, televizyon ekranlarında Türk Halk Müziği programı bulabilmek de imkansız. Var olanlar da birkaç kişinin tekelinde. Genç kuşağın önünü acabilmek için neler yapılmalı?


Reyting numaralarıyla sanat yapılmaz


Öncelikle şunu belirtelim… Müzik hiç kimsenin tekelinde veya yedeğinde olan bir şey değildir. Yeteneği olan, kabiliyeti olan her zaman gelir, en olumsuz şartlarda bile kendisine halkın önüne çıkacak bir yön bulur. Televizyon ekranlarında Türk Halk Müziği programı yok… Bunu yapacak olanlar televizyonların yöneticileri… Ben yıllarca çok seyredilen televizyon kanallarına müzik programı koyabilmek için mücadele ettim. Sanki sihirli bir el bizim her projemizi engelledi. Ne yapayım yani? Kendime televizyon mu kurayım? Bu tür sanatımıza yön verecek, halk müziğimize hizmet edecek programları da ekrana koyacaksınız ama, bunun çerçevesini çok iyi çizeceksiniz. Türk Halk Müziği programına halk müziği icra edenler dışında hiç kimseyi almayacaksınız. Reyting numaralarına kapılmayacaksınız. Ben de yıllarca sadece Karadeniz’i değil, Anadolu’nun her köşesini ekrana yansıtan bir program yaptım. Ben programlarında böyle ucuz numaralara girişmedim. Yani, medyanın anlayışı reyting ucuzlukları olduğu için, daha kaliteli işler gerektiren Türk Halk Müziği’ne gerekli prim verilmiyor.


Erbil, bizden özür dileyecek


Reyting deyince… Geçtiğimiz günlerde sizin sunuculuğunu yaptığınız Fıkralarla Türkiye programına, bir şovmen “Bu kalitedeki yapım, şu diziyi geçti. AGB deneklerini değiştirelim” diye bir eleştiri getirdi. Bu konuyu nasıl değerlendireceksiniz?


Öncelikle şunu söyleyeyim. Mehmet Ali Erbil ile çok iyi görüşebiliriz. Ama, Erbil, Fıkralarla Türkiye programıyla ilgili saygısızlık yapmıştır. Kendisine de söyledim, “Seninle dost olmamız, sana cevap vermemi engellemeyecek” dedim. Bu saygısızlığı sonrasında, programımızın izleyicileri, sizin gibi sorumlu gazeteci arkadaşlarımız bize her türlü desteği verdiler. Fıkralarla Türkiye, mizahın belden aşağı yapılmadığını göstermiştir… Anadolu’nun her köşesinde anlatılan, zevkle dinlenen, insanları gülümseten, düşündüren fıkraların, doğru bir projeyle ne kadar çok izleyici alabileceğini göstermiştir. Sormak gerekiyor: Sayın Mehmet Ali Erbil, sen yıllarca belden aşağı espriler yaparken, çok afedersin kadrolu elemanının donunu aşağıya çekerken, AGB’nin şikayet ettiğin reyting aletleri, senin evinin içinde miydi? Hem bu konu seni neden ilgilendiriyor? Sen yaptığın şovlarla, donunu aşağıya çektiğin görüntüyle kendine ve çalıştığın kanalına zarar vermedin mi? Hem sen bizimle, o dizi arasında kıyas yaparken, neyi kriter alıyorsun? Madem ki, senin dediğin gibi çok kaliteli oyuncular, o zaman neden reyting alamıyorlar? Bu proje, Anadolu insanının güzelliğinin, kendilerini televizyon kumkuması zanneden bir avuç azınlığa karşı kazandığı bir zaferdir. Diğer yandan Mehmet Ali Erbil, profesyonel bir televizyon çalışanıdır. Bir yerde, insanlar büyük değil, kurumlar büyüktür. Yarın birgün Mehmet Ali Erbil, elinde bir projeyle, “Dört büyük kanal” dışında kalan bir televizyon ekranında çalışmak zorunda kalırsa ne olacak? Mehmet Ali Erbil’den üç konuda özür bekliyorum… “Değiştirelim” diyerek saygısızlık yaptığı, bizim programımıza teveccüh gösteren izleyicilerden… Fıkralarla Türkiye ekibinden… Bu programın yayınlandığı televizyon ekranı olan Kanal 7’den…


Siz sanatçı sorumluluğuyla bir çok değerli eser üretmiş bir insansınız. Son olarak Ortadoğu’daki soykırımla ilgili sorumlu sanatçı duygularıyla bir eser yaptınız. Ama hiçbir medya organı size sahip çıkmadı? Toplumsal duyarsızlığın temelindeki medyanın bu anlayışını nasıl değerlendiriyorsunuz?


Ben bu ülkenin değerlerine sahip bir sanatçı olarak, bir çok toplumsal konuda eser yaptım. “Erzurum’da kar yağsa, burada üşüyorum” dedim… Bosna-Hersek’le alakalı türkü yaptım. Bizi birleştiren, kaynaştıran konularda yüreğimin sesini ortaya koydum. En son olarak Ortadoğu’daki katliamlarla ilgili çok güzel bir türkü yaptım. Ben size bir şey söyleyeyim, bizim korkmamız gereken, dışımızdaki gavurlardan daha çok, içimizdeki gavurlar. Ben bu türkümden sonra bunu açıkça yaşadım. Elin Amerikalısı, ta dünyanın bir ucundan gelip Ortadoğu’yu bombalıyor… İnsanları, suçsuz masumları öldürüyor…


Zulmü klip yaptım, kimse yayınlayamadı


Yapılanın iki ucu var. Birincisi yapılan katliamlar, ikincisi bu katliamların İsrail’i korumak için yapılması. Ben, sanatçılıktan öte öncelikle insanım… Zalimin karşısında, mazlumun yanında olması gereken bir insanım. Ne yapabilirim? Ben gazeteci değilim, sizin gibi hergün bu gavurlukları eleştirecek durumum yok. Milletvekili değilim, meclis kürsüsünden konuşayım. Başbakan değilim, nutuk atayım. Ben de kendi çapımda bir türkü yaptım. Cebimden milyarlarca lira verip bir klip çektim. Orada yaşanan mezalimi, öldürülen insanları, mazlumlara yapılanları, bombaları, füzeleri o klibimde değerlendirdim. Aldım klibi, televizyon televizyon dolaştım. Bir Allah’ın kulu yüzüme bile bakmadı. Hiç kimse yayınlamak istemedi… Sadece TV5 ve Türkmen TV dışında klibimi yayınlayan çıkmadı. Herhangi bir televizyon programına konuk oluyorum, klibimin görüntülerini bant olarak bile veremiyorlar…


Amerika’nın aleyhinde, İsrail’in aleyinde bir Türkü yayınlayamazsın diye sanki birisi bütün televizyon kanallarını satın almış. Emir almışlar ve yayınlayamadılar benim kasetimi. Yazık oldu… Şuna yazık oldu. Bu duygularla yaptığım bir eseri ekranlarla insanlarla paylaşamadığım için üzüldüm. Maalesef konjontür bu, Türkiye’nin durumu bu. Bana bir cevap verin, niye yayınlamıyorsunuz? Diyorum. Cevap yok… Tanıyorum adamı, televizyonun genel yayın yönetmeni, “Arkadaş, benim klibimi niye yayınlamıyorsun? Biri baskı mı yaptı sana?” “Sorma arkadaş” deyip geçiştiriyorlar… İnandığım kanallarda bile yayınlatamadık. En çok ona üzüldüm. Ve bunu böyle yaşadık. Daha ne yapabilirim? Seni susturuyorlar.


Ambargo budur. Hani nerde, demokrasi, çağdaşlık, insan hak ve özgürlükleri? Ne özgürlüğü! Türkümü ekranlarda okutmuyorsunuz, sonra da kalkıp özgürlükten bahsediyorsunuz. Böyle şey olur mu?


Kitap almıyorsun bari gazete oku


Son olarak Millî Gazetemiz hakkında neler söyleyeceksiniz?


Efendim… Millî Gazete, ismi gibi çok güzel bir gazete. Yazılarından istifade ettiğim çok güzel dostlarım var, tanıdıklarım var. Bir kere gönül bağımız var.


Şunu anlamış değilim: Bu tip gazeteler, bu ülkede olması gereken bizim gazetelerimiz. Beni üzen konu şu: Bu tip gazeteler, her evde olması gerek. Öyle gazete gibi paçavralar var ki, 500 bin satıyor. Bizi anlatan, değerlerimize sahip çıkan gazetelerin tirajlarını görünce insan ister istemez üzülüyor. Bizde de bir yanlışlık var gibime geliyor. Yapımızda bir terslik var. Okumuyoruz… Benim evime günlük 10 tane gazete giriyor. Al kardeşim, gazete kaç para? Kitap almıyorsun bari gazete oku. Davamıza sahip çıkamıyoruz, gazetemize de sahip çıkamıyoruz. Bu tip gazetelerin okuyucularının çoğalmasını arzu ediyorum.


Çünkü, bizim duymak istediklerimizi her yerden duyamıyorsunuz. Millî Gazete’nin tüm çalışanlarına da teşekkür ediyorum. Okuyucularınıza da saygılarımı sunuyorum. Son olarak yaklaşan Kurban Bayramı dolayısıyla, tüm İslam aleminin, tüm milletimizin ve gönül dostumuz olan müzikseverlerin bayramlarını kutluyorum.. Bu mübarek günlerin hayırlara vesile olmasını, kanayan coğrafyamızın daha mutlu yarınlara ulaştırmasını Allah’tan temenni ediyorum.


Röportaj: Nedim OdabaŞ – Erol ÇakIr

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir